Ana Sayfa / RİSALE-İ NUR & BEDİÜZZAMAN / Müdafaalar & Cevaplar / “Nurun Mânevî Avukatı Ahmet Feyzi Kul” Ağabeyin Son Afyon Müdafaaları – 4

“Nurun Mânevî Avukatı Ahmet Feyzi Kul” Ağabeyin Son Afyon Müdafaaları – 4

Sayın Savcı son mütalaasını iki bölüme ayırmıştır. Bunlardan birincisi: Bizi behemehal (herhalde) cemiyetçi yapmak ve o suretle cezalandırabilmek gayret ve hırsı ile bir araya topladığı özenişlerinin yekûnu… Diğeri de: Bizim bu memleket ve millete muzır fikirlere sahib olduğumuzu isbat edebilmek kaygısıyla serd ettiği delâil…

Birinci kısımda Sayın Savcı, çeşitli muğalataları bir araya getirerek ve emârât-ı lafziyeden istiâne ederek ve kelimelerin gölgesine sığınarak bizi behemahal uydurma cemiyet heyulâsına yerleştirmek istemiş ve “gizli olan Nurcular cemiyetinde cemiyetin belirli olan teşekkül formalitesini aramayacağız” diye verdiği bir hükümle bizi mutlaka cemiyetçi yapmak ve o tarik ile cezalandırmak istemiştir. Sayın savcı bizde formalite dediği kanunu teşekkül şartını aramayabilir. Ve kendine göre hükmünü verebilir. Çünkü öyle arzu ediyor. Ancak kanun sayın savcının bu istekleri hilâfına kanuni bir neticeye varabilmek için behemehal kanunî şeraiti arayacak ve hükmünü ona bina edecektir.

Sayın Savcı’nın son mütalaasını bir dokuma gibi ördüğü garaz ve mugalatalarından bir kaç misal göstereceğiz:

1- Cürmün vücuduna yer verebilmek için cürmün evveliyatı hikaye edilirken onbeş sene evvelki Eskişehir iltizamî mahkumiyeti yani yüz yirmi kişiden bir kaç kişiyi suçlandırmak yoluyla zevahiri kurtarmak mahkumiyete kayd edildiği halde, ona mukabil daha dört sene evvel cereyan eden ve adlin ve hakkın sesini ve hükmünü ifade eden Denizli beraati bililtizam meskut geçilmiştir.

2- Bilirkişi raporu (bu hareket sırf bir ilim ve din gayreti ile değil ve sırf talimi mahiyette de değil kayıtlarıyla ekseriyetin yanında cüz’iyete müteveccih tenkidleri muhtevi olmadığı ve tenkidsiz bırakmamak suretiyle zevahiri kurtarmak yoluna gidildiği halde sayın savcı insafsızca bir mugalata ile bunları mutlak bir itham haline kalbetmiş ve bizi suçlandırmak için bunları kat’i mesned yapmıştır.

3- Sayın Savcı bu defa bilirkişi raporunun yazıcılarının kanaatlarını kıymetlendirebilmek ve istinadını bürhan haline sokabilmek için onlar hakkında: Türkiye’nin tanınmış ve seçilmiş din ve ilim adamları dediği halde Denizli Raporunu hazırlayan ve üç aydan fazla bir zaman bütün Risale-i Nur Külliyatı üzerinde tedkikler yapan ve hepsi de (ordinaryus profesör lakabını taşıyan âlimlere edna bir paye vermemiş ve onların ne kendilerinden ne de raporlarından asla bahsetmemiştir) Halbuki sayın savcının tanınmış din ve ilim adamları dediği zevatın ilim âleminde kendilerini tanıttıracak en küçük bir eserleri yoktur ve kıymetleri birer etiket âlimi olmaktan ileri geçmemiştir.

4- Bilirkişi raporu güya bizim ilmen ve dinen bir çok yanlışlarımızı çıkararak ve bir çok hakikatleri siyaset ve mevki hatırı için inkâr ederek, sathi ve kıymet-i ilmiye taşımayan tenkidlerinin nihayetinde bizi dinen sorumlu yapdığı halde sayın savcı bu sorumluluğu kanuni bir sorumluluk haline çevirmiştir.

5- Denizli Beraati daha evvelki hadiseleri tasfiye etmiş olduğu halde ona kıymet ve değer vermeyen sayın savcı, yirmi senedir çok gizli bir faaliyet sarf etmiş gibi ithamlarla şimdiye kadar adeta gizli kalmış bir faaliyet-i muzırranın kâşifliği şerefini(!) kendine tahsis etmiş ve kendine gelinceye kadar hakikatı kimsenin anlayamadığını ifade eder bir tarzda eski tedkiklerin kâffesini itham altına sokmuştur.

Halbuki: Yirmi seneden beri kanuni tedkiklere tabi kılınmış bir malumiyet hâli ortada duruyor. Kanuni daha bir çok muğalatalardan başka sayın savcı Risale-i Nur’un mümin ve mâsun şerefini köreltmek ve müellifinin muhterem ve muvakkar değerini küçültmek ve kırmak için mevkiinin nüfuzuna dayanarak kendini mütebahhir selahiyetli bir profosör mevkiine çıkardıktan sonra hakîmane bir çok ilmî tenkidlere girişiyor(!) Mesela Risale-i Nur bir tefsir değilmiş; Onda metn-i Kur’an’ı görmüyormuş, okuyucularına bir şey öğretme bakımından ilmi bir kıymet ve mahiyyet taşımıyormuş!… Said’in (r.a) risaleleri mahkemelere aid müdafaalar ve saire gibi bir takım muhaverat-ı lisaniye kabilinden şeylermiş!… Hatta 81 yanlış cedveli de ileride bu kabil bir risale olacakmış!.. Said (r.a) hadiseleri kerametlere bağladığı için ilahi ve tabii tasarrufatı inkar etmiş ve bu suretle mü’meni bih’den ikisini, yani hayır ve şerrin Allah’tan olduğunu inkarla bir tezada düşmüş imiş!..

6- Bunlar çocukça ve gülünç iddialar ve kanuni makamın vakar ve mehabetine yakışmayan davalardır. Bunlarla çocuklar kandırılabilir. Sonra seylablarda ve zelzelelerde ölen imanı bütün hâlis müslümanlar ve masumlar da varmış! Acaba bu çocukların günahları ne imiş. Madem ki ceza maddi ve manevi suç işleyenlere verilirmiş, masum çocuklar ve hatta beşikteki yavrular da mı nura tecavüz etmişlermiş!… Said (r.a) bunları izah etmemiş ve edememiş. Bunlar mi’yar-ı cehalet olan kuru sözlerdir. (Bediüzzaman Hazretlerinin İzmir ve Erzincan zelzeleleri münasebetiyle yazdığı Zelzele Risalesi-Ondördüncü Sözün Zeyli Savcının bütün müşkillerini hallediyor.)

Sayın savcının bütün bu müşküllerini hâll için ve şayan-ı hayret bir eser-i feraset gibi bâlâpervazâne meydan okuyan mantığını cevaplandırmak için Hazret-i Kur’ân’ın bir tek âyetini haber verelim. Manasını öğrenerek sorularının cevabını toptan alsınlar. O da: Estaizü billah اتَّقوُا فِتْنَةً لاَ تُصِ ِيبَنَّ الرَّذِينَ َ لمَُرو (Enfal 25) âyet-i kerimesidir. Sonra hayır ve şer mü’min-i bihin ikisi değil biridir. Kadere inanmanın tafsili ve izahıdır. İyice öğrensinler de ondan sonra ortaya çıksınlar.

Kaza ve kader hakkında sayısız te’lifatı bulunan ve bu hususta en yüksek izah tarzlarını vermiş olan bir zata karşı böyle âmiyâne tâ’rizler bir kıymet-i ilmiye ifade etmez. İlk iddianamesinde İlâhî ve tabiî diyen Sayın savcı son mütalaasında “tabiî tasarrufat” tâ’birini kaldırmıştır ki bu da 81 yanlış cedveli ile mülzem olduğunu gösterir. Böylece basit bilgilerden mahrum olduğu tebeyyün eden bir zatın Risale-i Nur gibi eşsiz bir şaheserin okuyanlara bir şey öğretme bakımından ilmî mahiyyet taşıyıp taşımadığı meselesini takdir etmesine imkan yoktur. Dini malumatları vaktiyle ibtidai mekteplerinde öğrendikleri beş-on fıkıh kaidesine münhasır olanların ve dini yalnız bazı eşkal ve merasimden ibaret zannedenlerin ve ilmi sadece ahkâm-ı fıkhıyye öğrenmekten ibaret sananların dinimizin ruh-u hakikatından ve esasat-ı İslamiyye ve maali-i Kur’aniyenin bîhudud menazır-ı bediinden ve maarif-i Muhammediye’nin (asm) gûnâgûn pür-ihtişamından haberdar olmamaları gayet tabiidir. Müslümanlık, din hakkında yalnız Hristiyanlık telkinatından başka bir şey bilmeyenlerin zannettikleri gibi eşkal ve merasim, âdât ve zevahir-i dinî değil, bütün insanlığın bilumum ihtiyacatına ekmel bir tarzda cevap veren, manayı madde ile telif eden, faniyi bâki ile birleştiren ve tahkim eden, hayatın ve saadet-i beşeriyenin hududunu genişleten bir hakikat ve medeniyet dinidir. Dünyayı uhrâ ile bulunmaz bir bütün haline getiren hayat-ı fâniyeyi hayat-ı bâkiye ile düzenleyen ve küllîleştiren en yüksek bir tarîk-ı insaniyet ve en âli bir idare nizamıdır. Cevahir-i İslamiyenin en feyizli ve mücellâ bir âyînesi olan Risale-i Nur gerçi bize ahkâm-ı fıkhiyye öğretmiyor. Zira kavaid-i ilmiyye bazı muhtaç hall-i mesail müstesna olmak üzere on üç asırlık bir tekâmülün son merhalesindedir. Bu günkü müşkülât ise dinin esasatına taarruzların, ruh-u diyanete saldıran müthiş savletlerin karşılanması ve şecere-i Îmânın mel’un ihanetlerden korunması, ruh ve vicdanları istilâ eden şeni’ dinsizlik salgınının ve ahlaksızlık vebasının önlenmesidir. İşte Risale-i Nur îmândan sonra gelen a’mali değil a’malin istinad edeceği zemin-i îmânı ve mebnâ-ı diyaneti ele alıyor. Yıkmak için sayısız insafsızların üzerine çullandıkları bina-yı îmâna vâki mel’un tecavüzleri önlemek, kırmak ve onları te’sirsiz bırakmak ve iflas ettirmek için savaşıyor. Hakaik-ı ezeliyeyi ilan ediyor. Desâtir-i İslamiyenin kudsiyet ve ulviyetini belirtiyor. Hikmet-i İlahiyye ve hikmet-i Kur’aniyeyi yani felsefe-yi hakikiyeyi ta’lim ediyor. Desatir-i fıtratı ve hakaik-ı ezeliyeyi tedris ve neşr ediyor ve hudutsuz bir hararet ve bîintiha bir feyz-i mütazayidle coşuyor, akıyor… ve âleme meydan okuyor. İslâmiyeti kökünden kaldırmak için İblisâne ve sinsi metotlarla saldıran ruh-u habâsetle boğuşuyor. Silah olarak da sadece ilim ve hidayet kılınçlarını, meal-i Kur’aniye ve hakaik-ı İlahiye nurlarını kullanıyor. Yüksek bir din profesörü ve bir ilim şahsiyeti gibi tenkitler savuran ve bize dindeki noksanlarımızı ihtar eden sayın savcı Risale-i Nur’u kötüleyebilmek için ilk iddianamesinde şu yüksek hikmetleri serdetmiştir(!) 

“Yüz kırk sûreden ibaret olan ve yirmi üç senede inzâli tamamlanan Kur’ân-ı Kerim’e adeta bir nazire olarak yüz kırk parçadan ibaret olan Nur Risâleleri…” ve satırlar birbirinden kopya edilmiş bir halde ilk iddianamede aynen münderiçtir. Husûsi ahvalde bile bir ilmî tenkid yapabilmek için az çok bir sâlahiyet-i ilmiye lâzımdır. 40-50 seneden beri vatanın ve hatta İslâm dünyasının âfâk-ı ilminde sayılı bir şahsiyet olarak bir necm-i ziyâdar gibi parlamış ve namağlub bir hüviyet-i ilmiyye olarak kabul ve tasdik edilmiş ve muhiti ve erbab-ı ilim tarafından zamanın örneksiz şahsiyeti diye Bediüzzaman diye adı konmuş şahsiyet-i ilmiyeyi tenkid etmek ve ilmi değerlerini ölçmek için ise tebahhür derecesinde bir vüsat-i ilmiyye ve bir kariha-yı kâmile lazımdır. Daha Hazreti Kur’an’ın kaç sure olduğundan bihaber olarak derin bir cehl-i nâdan içinde pûyan olan bir kariha ile ve yekdiğerinin cehlini anlamayacak ve eser-i cehli farkında olmayarak yekdiğerinden aynen kopya edecek derecede koyu bir gaflet ve acz-i mutlakda, ilmî işlere karışmak insanı nihayet gülünç yapar. Kaldı ki vatandaşın mukedderatını tayinle muvazzaf resmi makamların mümessili olarak böyle bir hâle düşmek sadece feceattır ve bu hal şüphesiz idare mevkiinde bulunanların, idare eyledikleri câmianın temayyülat-ı ruhiyyeleri hakkındaki derece-i alâkalarına ve behre-yi ilmiyelerine ve o câmiadan kendilerini ne kadar müstağni ve yabancı telâkki eylediklerine bir mi’yar teşkil eder.

Kur’an-ı Kerim ma’lum olduğu üzere 140 sure değil 114 sûredir. Risâle-i Nur’un aslı adedi 33 söz, 33 mektup, 33 lem’a, 33 şua olmak üzere 132 adeddir. (Bunların ilaveleri ve zeyilleri ayrıca numara almazlar.) Bu 132 rakamı MUHAMMED مُحَمَّردٌ (sallalhu aleyhi ve sellem) ism-i pâkinin beyan-ı adedisidir ve Fatiha-ı Şerifenin de ALLAH ­ve RAHMAN الله و رَحْمرنْ ism(i şeriflerinin gayri mektup meddeleriyle aded-i hurufudur. İsm-i Pâk-i MUHAMMED’in مُحَمَّرد aded-i beyanına iki rakam tekabül etmektedir. Birisi 132 rakamı, diğeri de: ortadaki müşedded mim tek hesab edilmek şartıyla 92 rakamıdır. Resül-u müctebanın sinn-i şerifleri kamerî 63, şemsî 62’dir. Buna hadislerde hilâfet-i nübüvvet denilen hakiki ve meşru hilafetin müddeti olan 30 adedi ilave edilince 92 çıkar ki böylece ism-i pâki Muhammed (SAV) hem sinn-i Resululah’ı, hem de onun namına hakiki şekilde icra edilen hilafet-i meşruanın müddetini gösterir ve böylece Peygamberin hakiki ve hükmi yaşını yani hayat-ı dünyeviyesinin müddetini ifade etmiş olur. Şu münasebet-i adediyye bize şayan- hayret bir mucize-i ilâhiyeyi göstermekte ve adedî beyanların asla tesadüfi ve manasız olmadığına, bilakis İlâhî irade ve kasdın eseri olduğuna delil teşkil etmektedir. Zira ism-i pâk-i Muhammed’in (sav) 92 olması Zât-ı Pâk-i Risâletin hayat-ı kudsiyyesi ile onun fer’i olan Hulefa-i Raşidîn zamanı hayatının o adede göre zuhur etmelerini iktiza ettirmez. Bu hayatların bu adede göre zuhur etmeleri onların o adede göre ayarlandıklarını ve bu ayarlamanın o hayat-ı kudsiyelere tasarruf eden ve onları tanzim eden Kudret-i Âliyenin eseri olduğunu açıkça gösterir. Bu hal Kur’an’daki adedî vecihlerin hakkaniyyetine açık bir bürhan ve bu veche-i ilmiyyeye miftah olacak beyyinelerden biridir ve gayr-i kabildir, bir delil-i katidir. Bu itibarla 92 rakamı hayat-ı maddiyeyi Muhammediye (SAV))’nin remzî beyanıdır.

132 adedine gelince: Bu aded bütün teşkilat-ı Kur’aniyye içinde mündemiç bulunan ve bu itibarla ümmü’l-Kur’an Fatiha-i Şerife’ nin de aded-i hurûfu olduğundan hakikikat-ı Fatiha’yı ve bu tarik ile hakikat-ı hazreti Kur’an’ı ifade eylediği için bu hakaikın hâmili olan ve envar-ı Kur’aniyyenin ma’kesi ve teceliyat-ı İlahiyyenin mir’atı olan maneviyât-ı Muhammediye’yi (ASM) gösterir. Yani, erbâb-ı hakikat meyanında hakikat-ı Muhammediye’yi (asm) tesmiyye edilen nur-u Risâlet ve nübüvveti ve Peygamberimizin (asm) tecelliyat-ı İlâhiyeye mir’at olan hakikat-ı mâneviye ve hüviyet-i nuraniyesini yahud veche-i maneviyesini irâe eder.

İşte Nur Risâlelerinin 132 aded olması bunların Hakikat-ı Muhammediye (asm)’nin tam feyzine mazhar olarak envâr-ı Kur’aniye’ye hakiki ve katıksız tercümanlık yapmakta olduklarını gösterir ve Hakikat-ı Muhammediye’nin (asm) tam ma’kesi ve mir’atı bulunduklarını ve Nur-u Risâlet ve Nübüvvetin füyuzat ve inşiaatı olduklarını irae eder ve bu hâl, Risâle-i Nur’un hakiki mazhariyet ve hüviyetini izhar etmektedir. Bu itibarla Risâle-i Nur, Nur-u Risâlet-i Muhammediyenin (asm) Âhirzamandaki bir in’ikas ve tezahüründen başka bir şey değildir. Şüphesiz her ciheti harika olan böyle bir hakikat eserinin Hakikat-ı Muhammediye (asm)’nin remzi olan 132 adedine tevafuk etmesi beşerî bir kasd ve iradenin tasniine nispet edilmekten çok uzaktır. Çünki Risâle-i Nur’un bizzat kendisi ve şekl-i ifadesi ve tarz-ı tenkisi ve mahiyet-i te’lifi onu ezher cihet tasni-i beşerinin çok fevkinde bir harika olarak göstermektedir.

Münasebet gelmişken sayın savcının şu sorularını da cevaplandıralım:

“Ahmet Feyzi şeddesiz iki kere (Muhammed) مُحَمَّرد (a.s.m.)’dan ‘Bediüzzaman’; şeddeli iki kere (Muhammed) مُحَمَّرد (asm)’dan el Kürdî الْكُررْدِي çıkarmıştır. İki kere (Muhammed) مُحَمَّرد (asm) ne demektir? (Muhammed)‘مُحَمَّرد in şeddelisi ve şeddesizi olur mu? Ahirzaman Peygamberinin adı Mehmed değil مُحَمَّد (Muhammed)’dir.”

Sayın savcının bu yüksek ilmî ihtarına doğrusu teşekkür etmek gerek. İlk iddianamesinde bu mes’eleye şu cümlelerle temas etmişti: “Maidetü’l Kur’an’da şeddesiz iki kere (Muhammed)’ مُحَمَّرد in Bediüzzaman, şeddeli iki kere مُحَمَّرد (Muhammed)’in el-Kürdiye tevafuk ettiği bulunmuştur. Said-i Kürdi’ye izafe olunan Bediüzzaman ve El-Kürdi kelimelerini bulmak için şeddeli ve şeddesiz olarak iki kere مُحَمَّرد (Muhammed) (asm) kelimesiyle tevafukun bulunmasıyla acaba Said-i Kürdî ﺳﻌﻴﺪ كرردي Peygamberimiz Muhammed Mustafaya (asm) benzetilmek istenmiştir?”

Cevab:

Devamı var

Önceki bölüm

“Nurun Mânevî Avukatı Ahmet Feyzi Kul” Ağabeyin Son Afyon Müdafaaları – 3

İlginizi Çekebilir

Bediüzzaman’ın Risale-i Nurları, Kur’an-ı Kerim ile bir tuttuğu iftirası

İddiacı, Said Nursi’nin “Kur’ân’ın şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.” ifadelerini delil …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Müdafaalar & Cevaplar
“Nurun Mânevî Avukatı Ahmet Feyzi Kul” Ağabeyin Son Afyon Müdafaaları – 3

Sayın Hakimler! Huzurunuzda bulunanlar müfsit ve idlâlkâr değildirler. Memleketin emniyetine su-i kast eden bozguncular değildirler. …

Kapat