Ana Sayfa / RİSALE-İ NUR & BEDİÜZZAMAN / Müdafaalar & Cevaplar / “Nurun Mânevî Avukatı Ahmet Feyzi Kul” Ağabeyin Son Afyon Müdafaaları – 5

“Nurun Mânevî Avukatı Ahmet Feyzi Kul” Ağabeyin Son Afyon Müdafaaları – 5

Cevab: Lafzatullahın adedi karşılığı 66 rakamıdır. Bunu ikiye katlayınca 132 çıkar ki: Yukarıdan beri izah edildiği şekilde ism-i pâk-i Muhammed (asm)’dir. Sayın savcı iyi dikkat buyursunlar, şimdi bu şayan-ı hayret tevafukun bulunmasıyla Peygamberi Âlişan Efendimiz –hâşâ- Zat-ı Ecelli Â’laya mı benzetilmiş oluyor? Lafzatullah yazılı bir levhayı âyinenin karşısına koyar isek ayinenin içerisinde aynen bir Lafzatullâh daha görürüz. Bu iki Lafzatullah’ın mecmuu 132 yapar ki İsm-i Pak-i Muhammed’dir (asm). Bu hakikat bize zât-ı Pâk-i Risâletin Mir’at-ı İlahi olduğu hakkındaki ehl-i hakikatın beyanlarını izah etmiş olmaz mı?

Sayın savcı dikkat buyursunlar, aynı mantığı Bediüzzaman hakında kullanırlarsa pek hırpalamak istedikleri zatın âhirzaman Peygamberinin nazîri değil onun mir’atı olduğu neticesine varmazlar mı? Acaba iki kere مُحَمَّد (Muhammed) (asm)’in Bediüzzaman بَردِيعُ الزَّمَران ve el-kürdi الْكُررْدِي çıkması bizim eser-i icadımız mı? Hele ism-i Pâk-i مُحَمَّرد (Muhammed)’in (asm) iki nev’ hesabının da bir zâtın üzerinde temerküz etmesi bir mucize değil midir? Yalnız bu hâl, başka hiçbir delil olmasa bu zatın mazhariyet-i hakikiyesini isbat etmez mi? O Zatın hem cismaniyet-i Muhammediye’nin, hem de mâneviyât-ı Muhammediye’nin mir’atı olduğunu göstermez mi? Sayın savcı kahr ve tenkil etmek için uğraştığı zatın kim olduğuna iyi dikkat buyursunlar ve bizim kasdettiğimiz manaları biraz daha iyice teferrüs buyurarak (anlayarak) üzerimize öylece hücum etsinler.

Şeddeli, şeddesiz مُحَمَّد (Muhammed) (asm) olur mu imiş diye bize ders-i fetânet veren sayın savcı’ya biz de bilmukabele ilim dersi verelim: Malum olduğu üzere Arab lisânı mutlaka okunduğu gibi yazılmaz. Yazıldığı halde okunmayan harfler çok olduğu gibi okunduğu halde yazılmayanlar da vardır. Hemze-i vâsıllar ve lâm-ı tariflerin hemzeleri okunmayanlara misal olduğu gibi الله (Allah) ve رَحْمنْ (RAHMAN) ism-i celillerinde lâm ve mîm’i çeken elifler yazılmadıkları halde okunanlara misaldir. Şeddeli harfler aynı cinsten iki harf oldukları halde tek harf yazılır iki harf olarak okunurlar. Bazı harfler ise aslında mevcud olduğu halde hem yazılmaz hem okunmaz. Meselâ (Elhamdulillah) cümle-i kûdsiyesindeki “yÁV¬7”( yÁV7! ¬7) (“Lillâh” (Lâm + Allah)) olduğu yani lâm-ı tâ’lil ile lafzatullah’tan mürekkeb olduğu halde hemze hem yazılmaz, hem okunmaz. Keza lâm-ı ta’lil lâm-ı târifin başına gelirse lâm-ı tarifin hemzesi okunmaz…

İşte hesâbat bu eşkâl nazar-ı i’tibara alınmak suretiyle bir usul-ü mazbuta ve muntazama dahilinde icrâ edilir. Okunuşa göre hesabat, yazılışa göre hesabat, her ikisinin mecmuuna göre hesabat, aslında mevcud olduğuna göre hesabat (tenvinleri nun saymak, okunuşa göre hesabat meyanındadır). Bu eşkal-i hesabatın hepsinin de ayrı ayrı ve müstakil manaları vardır. İşte lafz-ı Pâk-i Muhammed (asm)’in bir yazılışa göre, bir de okunuşa göre iki türlü hesabatı buna binaendir. Ve her iki türlü hesabın ayrı ayrı manalara delalet ettiğini ve ayrı ayrı iki veche-i hâkikatı gösterdiğini yukarıda gördük. Bir hakikatı daha ilave edelim ki cevablarımız muzaaf bir bürhan halini alsın.

Fatiha Şerifenin mektub ve melfuz 132 hurufunu yukarıda gördük ki ism-i pâk-i muhammed’in (asm) karşılığıdır. Lâkin (yÁV¬7) (LİLLAH) kelime-i kudsiyesinde mündemiç, hem yazılmayan hem okunmayan, ism-i Celâl hemzesi de vardır ki bununla Fatiha-i Şerifenin aded-i hurufu 133 olur. Bu 133 adedinin 132 kısmını ism-i celil-i Muhammed (asm)’in remzi olarak ayırırsak geriye 1 adedi kalır ki Vahdaniyet-i İlahiyenin remzidir ve zaten lafzatullahın hemzesi olmak itibariyle Zat-ı Akdes-i Uluhiyeti gösterir. Bu  لا إله إلا الله (Lâ İlâhe illallah) kelime-i kudsiyesinin manasını ifade eder. 132 de Risâlet-i Muhammediye’nin (asm) remzi olunca bu da مُحَمَّردٌ رَ ُِرولُ ال (Muhammedün Resulullah) değil midir? Ve bu itibarla 133 rakamında hem لآ اِلرهَ اِلاَّ الله ُ (Lâ İlâhe illallah) hem مُ حَمَّردٌرَ ُِرولُ اللهِ (Muhammedün Resulullah) kelime-i kudsiyeleri mündemiç olmuyor mu? Yani kelime-i şehâdet Fatiha-i Şerifenin aded-i hurufiyle de ifade edilmiş olmuyor mu?

Saniyen: 132 rakamını mir’at-ı Muhammed (A.S.M.) kabul ettiğimizde 1 rakamı o mir’atta tecelli etmekte olan Zât-ı Vahid-i Ehad Hazretlerini göstermiyor mu? Ve böylece Peygamberimizin (A.S.M) mir’at-ı İlahi olduğu ikinci bir manzara ile tezahür etmiyor mu?

Salisen: bu 133 rakamı besmele-i şerifenin 19 rakamının yedi mislidir. Yani 133 rakamında 7 defa besmele-i şerife mevcuttur. 7 ise Fatiha-i Şerifenin ayetlerinin adedidir. Demek besmele-i şerifenin harfleri miktarınca harf alınmış ve Fatiha-i Şerife o suretle inşa edilmiştir. Besmele-i şerifenin miftah-ul Kur’an olduğu da hadis ile sabittir. Demek Fatiha tam tamına yedi besmele miktarı harften yapılmıştır veyahut besmele Fatihanın yedi müsavi parçasından birine muadildir. Bu da Besmele-i Şerifenin Fatiha’dan olduğuna dair hadislerin manasını açıklıyor ve tasdik ediyor… sonra bütün surelerin adedi yüz on dörttür. buna besmele-i şerifenin aded-i hurufu olan 19 ilave edilince mecmuu 133 yapmaktadır ki böylece surelerin adedi besmele-i şerifenin aded-i hurufunun tam tamına eksiksiz ve noksansız altı mislidir. Demek ki bir besmele mikdarı kadar daha sure olsaydı sure adedi hem 133 olur; hem de besmele-i şerifenin aded-i hurufunun yedi misli yani besmele miktarınca sure olması icab ederdi. Bu kıyasa göre sure-i celile adedi besmelenin altı misli olmuş, yedinci makamına da adeta 19 sure yerine geçmek üzere besmele-i şerife bizzat oturmuştur. Bu suretle sure-i celile adedi 114 miftah-ul Kur’an olan besmele-i şerife 19 sure hesap edilmek veya o makamda kabul edilmek üzere 133 olur ki; kelime-i şehadetin remzi olan bu rakamda hem suver-i Kur’aniyenin mecmuu, hem miftahu’l- Kur’an olan besmele o miftah kaç defa kullanılmak suretiyle bu teşkilatın vücuda getirildiğini bildiren Fatiha-i şerifenin yedi ayeti mevcut olmuş olur. Bu manzara-i Âliyy-ül-Âl bize ne müthiş esrar ve hakaikın ve tertibat-ı İlahiyyenin karşısında bulunduğumuzu ve yukarıdan beri izah edilen adedî münasebetlerin nerelere kadar dayandığını ve Kur’an’ın gelişi güzel bir eser olmayıp her sahasının birbirine tam tamına mutabık bir tertibi ezeli olduğunu bedahetle gösterir.

Sure-i Celile-i Kur’aniyenin adedi 114 besmele-i şerife hurufu 19 114 + 19 = 133
Fatiha şerifenin adedi âyâtı 7, besmele-i şerife hurufu 19
19 * 7 =133
لآ اِلهَ اِلاَّ الله (Lâ İlâhe illallah) مُحَمَّدٌ رَ ُولُ اللهِ (Muhammedün Resulullah) 1 + 132 (133) sayın savcının yüksek feraset eserlerinden birini de  yÁV7! •«ŸK (Sellemehullah) tabirini anlayışında ve Üstadı Hasan Sabbah Küfersüti’ye benzetişinde buluyoruz. Güya (yÁV7! •«ŸK) (Sellemehullah) tabiri peygambere ıtlak edilen salat ve selamdan imiş! Onu peygamberin gayrine ıtlak onun peygamberliğini iddia demek imiş! Nurcular Said Kürdîyi peygamber yapmışlarmış!

Elcevap: Ulema beyninde mütearif ve müstamel bir edeb-i müstahsen olmak üzere Peygamber-i Âli şan Efendimizin ism-i pak-i mübarekeleri akabinde (Aleyhisselatü vesselam) yahut yanlızca (aleyhisselam); sahabe-i kiram zikredilince ‘Allah ondan razı olsun’ manasına “radıyallahu anhu ”; tâbiîn ve ondan sonra gelen ricâl-i ümmet hakkında da: “Allah onu selamette kılsın” manasına “sellemehullah” kullanıllır. Salat ve selam Peygamberimizden maada onun Âl-i pâkine de şâmil olduğu için ehl-i şia sâdât-ı kirâm hazerâtına da “Aleyhisselam” kullanırlar. Hazret-i Gavs-ı Âzam gibi evliyahullah’ın kümmelînine de “radiyâllahu anh” dendiği çok kere vâkidir. Bunlar dinde bir vücub ifade eden naslar değil, müstahsen tekâmüllerdir. Bilhassa “sellemehullah” tabiri tam yerinde kullanıldığı halde kıllet-i ma’lumatlarından dolayı bunu da fark edememişlerdir ve ganimet bulmuş gibi bu vesileyi de bize yüklenmek için bir fırsat telakki etmişlerdir.

Hasan Sabbah mes’elesine gelince: Bu adam İslâm tarihinde sayılı din yıkıcı deccallerden biridir. Ma’lum olduğu üzere âhirzamanda bir gözü kör, din yıkıcı hakikî deccal gelmezden evvel lâakal yirmiyedi veya otuz deccalin geleceği hadislerde musarrahdır. Bu hadislerden ikisini okuyalım: 1 فِي امَُّ تِي كَرذَّابُونَ دَجَّرالوُنَ َِربْعَةٌ وَعِشْررُونَ مِرنْهُمْ ارَْبَعَرةُ نِ ِْروَةٌ وَا ِّنري خَراتَمُ النَّبِيِرينَ لا نَبِيَّ بَعْدِي.
2 اِنَّ بَيْنَ يَدَي ال َِّاعَةِ الدَّجَّالُ وَبَيْنَ يَدَي الدَّجَّالِ كَذَّابِينَ ثَلاثَِينَ أوَْ أكَْثَرُ .فَأمَّا آيَر تُهُمْ قَرالَ أنَْ يَررأتُْوكُمْ بِ ُِررنَّةٍ لَررمْ تَكُونُرروا عَليَْهَررا يُغَ ِّيرررُونَِ ُِررنَّ َتَكُمْ وَدِيررنَكُمْ فَررنذَا رَأيْتُمُرروهُمْ فَاحْررذَروهُمْ
وَعَادُوهُمْ غُلاةَ ٌ
(M.A121/3)

Şia’nın en azgınlarından olan ve İslâm tarihinde çok fazla ifsadat yapmış olan iblis tiynet bir adamı sünnet-i Muhammediye (asm)’nin ve ahlâk-ı Ahmediyye’nin(asm) hâmili ve lâbisi bir zât-ı kerim-üs’sıfat ile ve حَامِرلُ الْقرُرْآنِ حَامِرلُ رَايَرةُ الاِ ِْرلامَِ مَرنْ اكَْرَمَرهُ فَقَردْ اكَْررَمَ اللهَ وَمَرنْ اهََانَرهُ فَعَليَْرهِ لعَْنَرةُ
. اللهِ Hadisi şerifine hassaten mazhar bir alemdâr-ı hidayete nisbet ve teşbih etmek garaz ve insafsızlığın en üstün şeklidir.

-Mahkeme günü halk toplanıyorsa bunları bir kimsenin teşvik ile toplamasına acaba imkân var mıdır? Bu toplanma devleti ve âdliyeyi bir tehdittir de niçin sayın savcı vazifesini yaparak bunları hapishânelere ve mahkemelere sevk etmiyor?

Küfersûti güya ahlâk ve mişvar itibariyle üstada benziyormuş, devlete isyan etmiş, yüzbin kişilik baltalı ordusu varmış, sonra tutulup asılmış. Bunlar tarihte olağan hâdiselerdir. Fakat sayın savcı unutuyorlar ki Üstâd’ın baltalı ordusu yoktur. Buna mukabil: “Aman , sakın siyasi bir cereyana kapılmayın, bir partiye girmeyin. Farkında olmayarak siz de garazkârlığa kapılır ve zûlümkârlığa taraftar olursunuz. Particilik, tarafgirlik yapmakla sizde zûlümkârlık zihniyetine sürüklenirsiniz. Bize hizmet-i Kur’ân yeter. Elimizde şimdikinin yüz misli de kuvvet olsa yine Nur’a sarfedeceğiz. Elimizde nur var, topuz yok.”, diye telkinatta bulunan ve “Bana zulüm yapanlar eğer RİSALE-İ NUR ile imanlarını kurtarsalar, bid’at ve dalaletten vazgeçseler ve ba’dehu bu yüzden beni idam etseler yine onlara hakkımı helal ederim.”, diyen ve bir ilâhi rahmet müjdecisinin mûnis ve lütufkar sesi var.

Sonra Küfersûti ve saire gibi insanlardan hangisinin elinde Risâle-i Nur gibi feyyaz bir hakikat-ı şamile ve nur-u ilim mevcuddu? Sonra milyonlarca insanın okuduğu tefsirler olabilir ve o kütüb-ü diniye etrafında bir müntesib kitlesi toplanmayabilir. Fakat o zaman din tahsil evleri harıl harıl çalışıyor ve halkın vicdanı ve imani ihtiyaçlarına şifa bahş oluyordu. Laiklik bahanesiyle dininin tedrisi men edilen ve kitab-ı mukaddesinin öğrenilmesi Arapça dini tedrisat yapıyor diye baskınlara uğrayan, mahkeme kapılarına dökülen bir milletin her mihneti göze alarak fedakar bir fazilet ve hakikat naşirinin etrafında bir hale-i muhabbet ve vefa ve muavenet teşkil etmişlerse bunu bir gizli cemiyet formülü ile boğmak ve ifna etmek için yapılmadık tertipler bırakılmazsa bu millet hukukunu kime arz edecektir. Bunlar “nurcuyum” demişler , “medrese-i nuriye” demişler..

Mahkemenin yargılamasıyla alakası olmayan bir insana, Medrese-i Nuriyemize kaydedilen, dediği için sanıkların gizli cemiyet kurdukları anlaşılmış imiş, metbu demek gizli cemiyetin başı demek imiş!.. Said (r.a) nurculara Nur Talebesi dediği için müntesibler kendisinin değil, Nurcular Cemiyetinin talebeleri imiş! Said’e “Mehdi” demişler, “Peygamber” demişler; Cennetin kapısını başkalarına kapamışlar, bunlar milletimiz içinde ayrı varlıklar imiş!… ilh.. vatandaşın cibillî ve aslî hukukunu ayak altına almak için ne planlı ve ustalıklı hücumlar ve ithamlar!.. dünyada kelimelerin kalıbı o kadar katıdır ki behemehal sayın savcının istediği manaları ifade etsin: Cinas, istiare, kinaye, teşbih, artık insanların karihalarından tamamen silindi mi? Denizli Mahkemesi sandıklar dolusu kitap ve evrakı tetkik etti; içlerinde belki yüz milyon kelime vardı. Bunların içinde suç olacak bir tek cemiyet kelimesi bulunmuş mu?

Cinaslardan ve teşbihlerden faidelenerek bir cemiyet heyulası ihdâs etmek, kanunşinaslığın ve vatandaş hukukunun şerefine çıkar mı? Bu devletin emniyeti dinsizlik ile mi kaimdir ki dindarlığımız ve dini hakikatları öğrenmek ve öğretmek cehdimiz devlet emniyetini ihlal sayılıyor? Acaba bu devlet dinsizlerin devleti midir? Veya dinsizliği ve dinsizleşmeyi kendine gaye mi edinmiştir? Madem ki devlet laiktir, bizim dinimize ne karışıyor? Bizim eşrât-ı saat meselelerini öğrenmemiz, dilediğimize MEHDİ vs. dememiz onu ne alakadar ediyor? Zât-ı Ulûhiyyetin alenen inkar edildiği ve erkân-ı dinin müftehirane tezyif edildiği ve O’nun yerine fanîler teellühe edilerek kendilerine hâşâ yaratıcılık isnad edildiği bir devirde bizim bir insana MEHDİ dememiz çok mu büyük bir cürümdür? MEHDİ peygamber değildir; fevkal beşer de değildir. Din-i Celil-i İslâmı i’zaz ve i’lâya ve neşr-i hidâyete memur bir insandır. Fakat te’yid-i Muhammedîye (asm) mazhar bir insandır. Mehdi kelimesi mervi, mebni gibi ism-i mef’uldür; hidayete nail olmuş manasınadır bunda ne gibi fevkaledelik var da tehâşi buyuruluyor? Mehdi’yim diye dava eden yok! Ortada Menemen’in esrarkeşleride yok! Ortada bir hâkikat-ı ûlya, bir nûr-u kûdsi meydandadır. Eğer Mehdi, insanların hidayetine sebeb olan insan demek ise bu kadar evsaf-ı bergüzide(seçme) ile neşr-i hidâyet yapan bir insana ve esere mehdi demek ne gibi bir tezad ve eblehliği icab ettiriyor?

Sayın savcının bütün suallerine cevap vermek için cildler doldurmak lâzımdır. Fakat zamanın müsadesizliği bizden bu imkanı almaktadır. Yalnız kemâl-i tehevvürle (şiddet, hiddet) serdettiği sualleri de cevablandırmak bir zarurettir.

Devamı var

Önceki bölüm:

“Nurun Mânevî Avukatı Ahmet Feyzi Kul” Ağabeyin Son Afyon Müdafaaları – 4

İlginizi Çekebilir

“Nurun Mânevî Avukatı Ahmet Feyzi Kul” Ağabeyin Son Afyon Müdafaaları – 11

BAZI ARKADAŞLARIN HAPİS SIKNTISINDAN MÜTEESSİR OLARAK BİR NEVİ İŞTİKA TAVRI TAKINMALARINA VE BAZI KARDAŞLARIN EF’AL …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Müdafaalar & Cevaplar
“Nurun Mânevî Avukatı Ahmet Feyzi Kul” Ağabeyin Son Afyon Müdafaaları – 4

Sayın Savcı son mütalaasını iki bölüme ayırmıştır. Bunlardan birincisi: Bizi behemehal (herhalde) cemiyetçi yapmak ve …

Kapat