Ramazan ve Cami

Bunu paylaşınız

Yazar: Haydar BEKİROĞLU

“Minareleriyle, mahyalarıyla ve göklere rahmet yıldızları gibi saçılan ezanlarıyla sadece belirli zamanlarda insanlara ev sahipliği yapan İslâm mescitlerinin, sair zamanlarda ise garip, mahzun ve kalabalıklar arasında sıkışıp kalan hallerinin ıslah edilmesi, Ramazan ayında zihinlerimizi en fazla meşgul eden konulardan biri olmalıdır. Cami mü’minlerin kalbidir. Onu canlı tutmadan başımızı dik tutamayız.”

Yan yana söylendiğinde birbiriyle ahenkli yakınlıklar oluşturan sözcükler vardır. Bahçe ve gül, aşk ve bülbül, hüzün ve gözyaşı, neş’e ve tebessüm gibi. İnce bir hilalin mavi gökyüzünde belirmesiyle bize merhaba diyen ve sonra da yine aynı hilalin elveda bakışıyla on bir ay boyunca hasretiyle bizi baş başa bırakan Ramazan ayı denince, aklımıza oruç gelir, iftar gelir, sahur gelir, infak gelir ve elbette tüm bunları cem eden, vakitlerimizi minarelerinden duyulan ezanlara göre ayarladığımız camiler gelir.

Ramazan ve camiden bahsedildiğinde, çocukluk yıllarımıza anlamlı bir yolculuk yapar zihinlerimiz. Teravih namazı kılmak için camiye ilk gidişimiz, serçe yüreklerimizin yaşadığı heyecan ve semayı andıran kubbenin altında kendini bulan haylazlıklarımız. Yaşlı amcaların biz muzipçe şakalaşıp kıs kıs gülerken kaşlarının altından yüzümüzü okşayan sert bakışları, vaazın cemaat tarafından duyulmaması endişesiyle “cemaat çocuklarımıza sahip çıkalım” sözleri, çırpınışları. Herkesin alnını secdeye koyduğu anda, birbirine garip hareketler yaparak anın fırsatını değerlendiren çocukların keyfi ve elbette okunan mevlitler ve cami çıkışında falanca merhumun hayrına dağıtılan gül lokumlarının minik damaklarda bıraktığı tatlı izler.

İstiklal Şairi merhum Mehmet Akif Ersoy, camideki çocuğun tatlı izlerini şu hatırayla anlatır;

Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bu gece,
Sizinle camie gitsek çocuklar erkence,
Giderseniz gelin amma namazda uslu durun,
Meramınız yaramazlıksa işte ev, oturun!”
Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi.
Namaza durdu mu, hâliyle koyverir peşimi,
Dalar giderdi. Ben artık kalınca âzâde,
Ne âşıkâne koşardım hasırlar üstünde!

Konunun tebessüm ettiren tarafı bizi maziye taşırken, çocukların ibadet bahçesinin çiçekleri olarak kabul edildikleri, gençlerin hikmet ve irfan arayışına adres olan, kadınların uygun fiziki koşullarda abdest alıp ibadet yapabildikleri, engellilerin güçlük çekmeden ulaşabildikleri, etrafında ilmî yapılar, sosyal ve kültürel amaçlı alanlar bulunan, İslam’ın nezahet, nezafet, zarafet ve letafet anlayışını yansıtan, Kur’an’ı ve ezanı kulaklarımızdan kalbimize ileten nazenin sedaların duyulduğu, kürsüsü, minberi, mihrabı ve mahfilleri aşk ve vecdle yoğrulmuş hayır hizmetkârlarına emanet, mimarisi İslâm medeniyetinin ve İslam şehirlerinin kalbi olma vasfıyla uyumlu, hülasa özgün nitelikleriyle Mescid-i Nebevî gibi, fonksiyonel mescitlere olan özlemimiz ve hasretimiz de Ramazan ayının neşesi içinde zihinlerimizi meşgul etmelidir. Çünkü Ramazan; Müslüman gönüllerin bir araya geldikleri ve aynı kıblede niyetlerini birleştirdikleri, Hz. Peygamber’in “kulun Allah’a en yakın hali”1 şeklinde tavsif ettiği secde anının yücelişini derinden yaşadıkları camilerle yeniden buluşma imkanı sunar bizlere.

Kur’an-ı Kerîm mü’min olmakla cami arasında derin bir bağ kurarak onu hayatımızın merkezi bir unsuru haline getirir: “Allah’ın mescitlerini Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namaz kılan, zekat veren ve sadece Allah’tan korkanlar imar ederler.”2

Hz. Peygamber İslam Medeniyetinin ilk şehri olan Medine’yi mescit merkezli bir şehir olarak kurmuş, tarih boyunca da İslam şehirleri mescitlerin etrafında şekillenmiştir. Hz. Peygamberin inşa ettiği mescit, sadece fiziki anlamda şehrin merkezini oluşturmamış, dini, sosyal ve kültürel fonksiyonlarıyla da bulunduğu şehrin kalbi olmuştur. Modern çağın şehirleri madden keşmekeş içinde ve manen de harab ise bunda şehrin beton kalabalıkları arasında sıkıştırıp garip bıraktığımız camilerin çaresizliği de etkili olmuştur. Kalbini yitiren şehirler yönünü de huzurunu da kaybetmiştir.

Camilerin duvarlarını, sütunlarını, kubbesini ve sair fiziki kısımlarını inşa ve imar için büyük gayretler gösteren ve maddi imkanlarını seferber
eden mü’minler, camileri insan ve toplum hayatına şekil veren birer hikmet ve irfan merkezi haline getirmek için de aynı gayreti sergilemelidir. Sezai Karakoç’un ifadesiyle; “Cami, yalnız duvarlardan ve kubbeden ibaret değildir. İçinde topladığı mü’minler de caminin ayrılmaz bir parçasıdır. Cami, halkın hayatına kök salmış ulu bir çınardır. Cami köktür. Halk, Müslüman halk, caminin gövdesidir.”3

Cami öncelikle mü’minler için bir mabettir. Müslümanların, hep birlikte “sadece sana kulluk eder ve sadece senden yardım isteriz”4 diyerek Hak Teâla’nın huzurunda el bağladılar mekandır. Mü’minlerin mescitlerinde namazların ardından dualar, tesbihat ve zikirler yapılır. Günün beş vaktinde sokaklardan camilere akan mü’min gönüller burada arınır, yenilenir.

İslâm’ın camisi, mü’minler için bir kültür ve medeniyet merkezidir. Müslümanlar, Kur’an’ın ve onun ilkelerine örneklik teşkil eden Hz. Peygamber’in inşa etmek istediği medeniyeti camide öğrenirler.

İslâm’ın camisi, genciyle, çocuğuyla, yaşlısıyla insanların içinde bulunmaktan huzur ve neş’e duydukları mabettir. Hz. Peygamber’in mescidinde Habeşistan’dan gelen bir heyetin oyunlar oynadıklarını, Mü’minlerin annesi Hz. Aişe’nin Peygamber Efendimizle birlikte bu oyunları izlediğini, Hz. Ömer’in camide oynanmasını engellemek istemesi üzerine Kutlu Peygamberimiz’in, “Ey Erfüde oğulları, emniyet içinde olun (oynayın)” diyerek oyunun durdurulmasına izin vermediğini hadis kaynaklarında okuduğumuzda, modern dönem mescitlerinin çocukları, gençliği, sevinci ve neşeyi içinden uzaklaştırarak soğuk batı mabetlerinin süslü ve fakat nefessiz yapılarına benzemeye başladığını düşünmemek elde değildir.

İslâm’ın camisi medresedir, üniversitede. Üniversite kelimesinin karşılığı olan اجلامعة sözcüğü, cami kelimesiyle aynı kökten gelir. Tarih boyunca da İslâm’ın mescitleri birer ilim merkezi olmuştur. Hz. Peygamber’in tesis ettiği Mescid-i Nebevî’nin bir bölümü eğitim-öğretim alanıdır. “Suffa” olarak bilinen bu bölümde asr-ı saadet anlayışını dünyaya yayacak nesiller tedrisat görmüş, bu yönüyle Suffa, İslâm’ın ilk medresesi veya ilk üniversitesi olarak kabul edilmiştir. Suffa’da Kutlu Nebî dersler verdiği gibi, Ubade b. Samit, Mus’ab b. Umeyr, Ebban b. Said b. As ve Ebû Ubeyde b. Cerrâh isimli sahabilerin de öğreticilik yaptıkları bilinmektedir.6

Asr-ı saadetten sonra da ilim ile cami hep iç içe olmuş, ilmi faaliyetler kimi zaman camilerde kurulan küçük çaplı ders halkalarında, kimi zaman müştemilat kapsamındaki medrese ve kurslarda, kimi zaman da aynı külliye içerisindeki farklı binalarda yürütülmüştür. Üstelik bu cami ve çevresindeki medreselerde icra edilen eğitim faaliyetleri sadece dini ilimlerle sınırlı kalmamış, camiler kendi dönemleri içerisindeki tüm ilimlere açık olmuş, bu yönüyle “cami” ismi aynı zamanda tüm ilimleri de bünyesinde barındıran bir ilim ve irfan yuvası olarak tahakkuk etmiştir.7

Bir köşesinde Kur’an, diğer köşesinde Hadis, revaklarının altında Fıkıh, bahçesinde edebiyat, odalarında astronomi, tıp, matematik, bir bölümünde ilim ehlinin münazara, müzakere ve münakaşaları, diğer bölümünde marifet ehlinin tesbihleri, zikirleri, salavatı ve nasihatleri, hülasa her köşesinde farklı amaçlarla derlenen ilim ve irfan halkaları. İşte bu mescitler, âlimlerin, mutasavvıfların, düşünürlerin yetiştiği camilerdir. Zemahşeri’yi “cârullah” unvanına erdiren Mescid-i Haram, İbn Hacib’e ufuk veren Ezher-i Şerif, mağribin ilim ve irfan kaynağı Kayravan Mescidi, Avrupa’ya İslâm medeniyetinin heybetini ulaştıran Kurtuba Camii, İslam öğrenim geleneğinin zirve kurumlarından Sahn-ı Semân medreselerine kalbini açan Fatih Camii…

İslâm’ın camileri kütüphanedir, okuma evidir. İlk emri “oku” olan bir dinin camilerin de birkaç Mushaf-ı şerifin, üç beş ilmihal eserinin ve ihtiyaç fazlası olduğu için bağışlanan kitap ve mecmuanın bir köşedeki dolabın raflarında garip bir şekilde beklediğini görmek hazindir. Oysa bu aziz medeniyetin kütüphaneleri camilerle anılır. Camiler, Ramazan aylarında ve
çeşitli zamanlarda mukabele okunan mekanlar oldukları gibi, insanların gelip kitap ve dergiler okuyabilecekleri, gerektiğinde ödünç alabildikleri ve kitaplar üzerine söyleşilerin yapılabildiği mekanlar haline getirilmeye muhtaçtır.

Cami, yardımlaşma ve paylaşma mekanıdır.
Hz. Peygamber, fakir ve muhtaç durumdaki kimselere dağıtılmak üzere çeşitli vesilelerle kendisine intikal eden para, mal ve erzakı mescidin yanındaki kapalı bir mekanda muhafaza eder, Bilal-i Habeşi’nin muhafızlığını yaptığı bu mekanda biriken mal ve paralar ihtiyaç sahiplerine dağıtılırdı. Bu yönüyle cami, tam anlamıyla bir sosyal yardımlaşma ve dayanışma merkeziydi.8 Günümüzde Zekat, sadaka ve fitre gibi mali yönü bulunan ibadetlerin organizasyonları camilerde yapılmalı, her cami görevlisi aynı zamanda muhitinde bulunan fakirin, garibin ve muhtacın sıkıntısının giderilmesine öncülük etmeli, sosyal anlamda da “imam” olmalıdır.

Cami adalet ve hakkaniyet mekanıdır. İnsanların normal yaşantılarında sahip oldukları tüm ünvanları, imkanları, statüleri ırkları ve renkleri ortadan kaldırarak eşit şekilde ve yan yana dizilerek Allah’ın huzurunda hep birlikte secdeye vardıkları cami, İslam’ın hak ve adalet anlayışının topluma yansıtıldığı bir mekandır. Hz. Peygamber, insanlara hak ve adaleti burada anlatmış, anlaşmazlıkları ve kırgınlıkları burada çözmüş, hak ve adaletin ihlal edilmemesi için gerekli kararları burada vermiştir. Bu yönüyle
cami, yaşanan hayatın içinde, sorunlardan kaçmayan ve olaylara seyirci kalmayan yapısıyla, sosyal olayların gelişiminde öncü bir rol üstlenmiş ve toplumu ayrıştıran hak ve adalet sorunlarının önlenmesinde önemli bir fonksiyon icra etmiştir.

Ramazan ayında; Hz. Peygamber’in bir sünneti olarak mü’min gönüllerin itikafa durarak arındıkları, teravihin coşkusuyla huzur buldukları, okudukları mukabelelerle gıdalandıkları, müftülerin, vaizlerin, hatiplerin nasihatleriyle dinlerini güzelleştirdikleri İslâm mescitlerinin,
minareleriyle, mahyalarıyla ve göklere rahmet yıldızları gibi saçılan ezanlarıyla sadece belirli zamanlarda insanlara ev sahipliği yapan, sair
zamanlarda ise garip, mahzun ve kalabalıklar arasında sıkışıp kalan hallerinin ıslah edilmesi, Ramazan ayında zihinlerimizi en fazla meşgul
eden konulardan biri olmalıdır. Cami mü’minlerin kalbidir. Onu canlı tutmadan başımızı dik tutamayız.

Dipnotlar

1 Müslim, Salat, 147, 148.
2 Tevbe, 8/18.
3 Sezai Karakoç, “Cami ve Halk”, Günlük Yazılar II (Sütun), İstanbul 1980. s. 521.
4 Fatiha, 1/4.
5 Buhârî, Salat, 69, İdeyn, 22, Nikah, 115, Ehâdîsü’l-Enbiyâ, 15; Müslim,
Salatü’l-Îdeyn, 21, 22
6 Yusuf Ziya Kazancı, “Asr-ı Saadet Döneminde Cami ve İfa Ettiği Hizmetler”
Sosyal ve Ferdi İşlevleri Açısından Namaz ve Cami, İlmi Toplantı, s. 231.
7 Bkz. Kazancı, agm, s. 232.
8 Bkz. Kazancı, agm, s. 238.

Bunu paylaşınız

İlginizi Çekebilir

Elveda Ramazan / Alvarlı Efe Hazretleri

Elvedâ şehr-i saâdet gitdi devlet elvedâ Elvedâ şehr-i hidâyet gitdi ni’met elvedâ Elvedâ ey “Rahmeten …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Ramazanlık, Seçme Yazılar
‘Orucun Kaf’ına ulaşan serçe, anká olur.’

'Orucun kaf'ına ulaşan serçe, anká olur.' Hz. Mevlânâ'nın, 'Divan-ı Kebir'de yer alan Ramazan ile ilgili …

Kapat