Ana Sayfa / RİSALE-İ NUR & BEDİÜZZAMAN / Müdafaalar & Cevaplar / Risâle-i Nûr dâiresinde bulunanların eserleri, Risâle-i Nûr’a perde ve gölge olmamalıdır / Hulusi YAHYAGİL

Risâle-i Nûr dâiresinde bulunanların eserleri, Risâle-i Nûr’a perde ve gölge olmamalıdır / Hulusi YAHYAGİL

İbrahim Hulusi Yahyagil Ağabeyden İhlâs, Sadakat Üzerine Mühim Bir Mektup

Azîz kardeşim!
Evvelâ hizmet-i Kur’âniyyenizde muvaffakiyetler diler, ihlâs ve sadâkatla istihdâm-ı Rabbâniyyeye nâiliyyeti, lütfu İlâhî’den niyâz ederiz.

Sâniyen: Mektubta mühim bir mes’eleyi soruyor ve nûrlardan cevâbını istiyorsunuz. Ba’zı eserlerin R. Nûr’a perde olması mes’elesi senelerden beri çokların ma’nen ve kàlen sorulup araştırdıkları bir mes’eledir. Ben de Külliyyât’ta bulduğum cevâblardan az bir kısmını yazıyorum.

Evet, kardeşim yazdığınız gibi Risâle-i Nûr dâiresinde bulunanların fikir mahsûlü olan eserleri, ilhâm eseri olan Risâle-i Nûr’a perde ve gölge olmamalıdır. Ancak Nûrları takdîm, teşvîk, tamim ve teblîğ gibi Nûr’a hizmet için olan yazıları müstesnâdır.

Evet, Risâle-i Nûr ekseriyeti i’tibâriyle ilhâm eseri olduğundan, fikr-i beşerînin eseri ona takaddüm edemez. Çünkü ilhâm, sonsuz ilm-i İlâhî’den gelir. İlm-i İlâhî ise, herşeyi ve herkesi bütün husûsiyyet ve ahvâliyle bildiği için, en isâbetli ve tam muvâfık ve ma’nâ külliyyetine ve kudsiyyete sâhib ve dertlere devâ olacak ma’nâları ilhâm eder. İnsân ise, idrâk ve hislerinin teşkîl ettiği husûsî âleminin rengine göre görür. Meselâ, 24. Söz’ün 2. Dal’ında:

“İnsan çendan bütün esmâya mazhar ve bütün kemâlâta müstaiddir. Lâkin iktidarı cüz’î, ihtiyarı cüz’î, istidadı muhtelif, arzuları mütefâvit olduğu halde binler perdeler, berzahlar içinde hakikatı taharri eder. Onun için hakikatın keşfinde ve hakkın şuhudunda berzahlar ortaya düşüyor. Sözler, sayfa 351” Diye devâm eden îzâhâtta, bu derin hakìkat yüksek bir temsîl ile tefhim ediliyor.

Hem yine 13. Söz’ün son yarısında, ihâtâ ve muvâzene-i hakàik cihetiyle fikr-i beşerin nâkısiyyeti ve 27. Söz olan İçtihad Risâle’sinde “Bu zamânda hayât-ı dünyeviyyenin te’mîni , siyâset merâkları ve ahkâm-ı dîniyyeye teslîmiyyet yerine, felsefe ve aklın maslahat anlayışına tâbi’ olmak gibi cemiyetin üç mühim husûsiyyetiyle semâvîlikten uzaklaştırması sebebiyle zamânımızda erbâb-ı ilmin, ilm-i şerîatta ve kemâlât-ı dîniyyede yetersizliği isbât edilmiştir.

Bundan başka daha mühim bir cihet de şudur ki, ilhâmât-ı İlâhiyye ve füyuzât-ı Kur’âniyye ile ma’nen vazîfeli şahsiyyetin irşâd sahasında, bilhassa onun ma’nevî şahsiyyetini bilenler, allâme de olsalar, eser yazmak değil, ancak o zâtın eserleriyle hizmet etmek gerektir.

Ma’nen vazîfeli olup hadîs-i şerîfle müjdelenen müceddid zâtların vazîfe cihetindeki ma’nevî şahsiyyetleri hakkındaki takrizden bir parçadır.

“…Her asır başında hadîsçe geleceği tebşir edilen dinin yüksek hâdimleri; emr-i dinde mübtedi’ değil, müttebi’dirler. Yani, kendilerinden ve yeniden bir şey ihdas etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esasat ve ahkâm-ı diniyeye ve sünen-i Muhammediyeye (asm) harfiyen ittiba’ yoluyla dini takdim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar ve ona karıştırılmak istenilen batılı ref’ ve ibtal ve dine vâki tecavüzleri redd ü imha ve evamir-i Rabbaniyeyi ikame ve ahkâm-ı İlahiyenin şerafet ve ulviyetini izhar ve ilân ederler. Ancak tavr-ı esasîyi bozmadan ve ruh-u aslîyi rencide etmeden yeni izah tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni ikna’ usûlleriyle ve yeni tevcihat ve tafsilât ile îfa-i vazife ederler.

Bu memurîn-i Rabbaniye, fiiliyatlarıyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salabet-i îmaniyelerinin ve ihlaslarının âyinedarlığını bizzât îfa ederler. Mertebe-i îmanlarını fiilen izhar ederler. Ve ahlâk-ı Muhammediyenin (asm) tam âmili ve mişvar-ı Ahmediyenin (asm) ve hilye-i Nebeviyenin (asm) hakikî lâbisi olduklarını gösterirler. Hülâsa: Amel ve ahlâk bakımından ve sünnet-i Nebeviyeye (asm) ittiba ve temessük cihetinden ümmet-i Muhammed’e (asm) tam bir hüsn-ü misal olurlar ve nümune-i iktida teşkil ederler. Bunların Kitabullah’ın tefsiri ve ahkâm-ı diniyenin izahı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcihi sadedinde yazdıkları eserler, kendi tilka-yı nefislerinin ve kariha-i ulviyelerinin mahsulü değildir, kendi zekâ ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba-i vahy olan Zât-ı Pâk-i Risalet’in (asm) manevî ilham ve telkinatıdır…” Şualar, sayfa 546

Görülüyor ki; fikr-i beşer nâkısiyyetiyle semâvîliğe menşe ve medâr olamaz. Binâenaleyh asrın irşâdiyle muvazzaf Kur’ânî ve ilhâmî âsâr varken, onun ma’nen muvazzafiyyetini bilenler ve kabûl edenler, o âsâr ile hizmet etmeleri îcâb eder. O ilhâmî âsâr ise, asrımızda Risâle-i Nûr’dur. bunun için Bedîüzzamân Hazretleri, Risâle-i Nûr’un hakkını vermek ve makàmını bildirmek için şöyle telkînâtta bulunmuştur:

“… Nûrlardaki mal benim değil, Kur’ân’ın malıdır. Fikrimin mahsûlü değil, belki şiddet-i ihtiyâcım için bu zamânda en evvel o kudsî ilâclar bana verilip tercüman oldum.”

“Resail-in Nur’un mesaili; ilim ile, fikir ile, niyet ile ve kasdî bir ihtiyarla değil; ekseriyet-i mutlaka ile sünuhat, zuhurat, ihtârât ile oluyor…” Kastamonu Lâhikası, sayfa 237

“…Bazı sualler soruyorsunuz. Aziz kardeşim, yazılan galib Sözler ve Mektublar; ihtiyarsız, def’î ve ânî bir surette kalbe geliyordu, güzel oluyordu. Eğer ihtiyar ile Eski Said gibi kuvve-i ilmiye ile düşünüp cevab versem; sönük düşer, noksan olur…” Mektûbât, sayfa 299
“…Bütün Sözlerde konuşan ben değilim. Belki, «İŞÂRÂT-I KUR’ANİYYE» namına hakikattır. Hakikat ise hak söyler, doğru konuşur. Eğer yanlış bir şey gördünüz, muhakkak biliniz ki: Haberim olmadan fikrim karışmış, karıştırmış, yanlış etmiş…” Sözler, sayfa 693

“… Ben Kur’an-ı Hakîm’in sırf bir hizmetkârıyım, o mukaddes dükkânın bir dellâlıyım. Şahsî dükkânımdaki perişan, ehemmiyetsiz şeyleri satışa çıkarmayacağım ve çıkarmak istemiyorum. Çünkü, Kur’ân-ı Hakîm’in kudsî elmaslarının kıymetlerine şübhe îras etmemek için, perişan ve -şahsî- dükkânımda bulunan kırık cam parçalarını satsam; hakiki sarraf olmayan müşteriler, dellâllık vaktinde elimde gördükleri elmaslara da şişe nazarıyla bıkabilirler, zihinlerine “bir iltibas, bir şübhe gelir. 0nun için şahsî dükkânımı kat’iyyen kapamışım. Bana o mukaddes dükkânın hizmetkârlığı yeter. Müflis bir hizmetkâr olsam daha hoşuma gidiyor…”

“… Ben görüyorum ki: Kur’ân-ı Hakîm’in hakaikına âit ba’zı kemâlât, o hakaika dellâllık eden vasıtalara veriliyor. Şu ise yanlıştır. Çünkü: Me’hazin kudsiyeti çok bürhanlar kuvvetinde te’sirat gösteriyor; onun ile, ahkâmı umuma kabul etti riyor… Ne vakit dellâl ve vekil gölge etse, yâni onlara teveccüh edilse, o me’hazdeki kudsiyetin te’sîri kaybolur…” Mektûbât, sayfa 341

İşte bu hakikatlar sebebiyledir ki, Nur Talebeleri, Risâle-i Nûr’un vazifedar olduğu sahada eser yazmamışlar, ancak takriz, takdim, tahşiye, tebliğ ve müdafaa ma’nâsında yazıları vardır. Çünkü insan, kendi mahsûlât-ı fikriyyesini daha çok sevmek ve beğendirmek hislerine sahibdir. Eğer bir had konulmazsa, pek çok Nurcu kalemler, saha-i te’life koşar, teşettüt başlar. Bu gibi sebeblerle Hz. Üstâd, Nur’un sahasında ve dâire-i Nûr’da olanlara; te’lifatla değil, Nûrların dersi, neşri, intişarı ve tebliği gibi R. Nûr’la hizmet yolunu göstermiştir.

Ezcümle, has daireye hitab eden bir mektubda:

“…Risale-i Nur’un şakirdleri içinde çok âlimler, edib,ler ve muharrirler var. Hiçbirisi şimdiye kadar lahikaya girmeyen Risale-i Nur hesabına eser yazmadığının sebebi, bir hodgamlık ve hodfüruşluk olmamak ve Risale-i Nur’un haricinde başka meşguliyette bulunmamak ve başka muharrirlerin o cihette iştihalarını açmamak içindir…” diye ihtar ediliyor.

Diğer şiddetli bir ihtar da şöyledir:

“Bir şey daha kaldı, en tehlikesi odur ki: İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında, bir enaniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enaniyetlidir. Çabuk enaniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da; nefsi, o ilmî enaniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risalelere karşı muaraza ister. Kalbi risaleleri sevdiği ve aklı istihsan ettiği ve yüksek bulduğu halde; nefsi ise, enaniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adâvet besler gibi, Sözler’in kıymetlerinin tenzilini arzu eder tâki kendi mahsulât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın. Halbuki bilmecburiye bunu haber veriyorum ki:

“Bu dürûs-u Kur’aniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müçtehidler de olsalar; vazifeleri -ulûm-u îmaniye cihetinde- yalnız yazılan şu Sözler’in şerhleri ve izahlarıdır* veya tanzimleridir. Çünki çok emarelerle anlamışız ki: Bu ulûm-u îmaniyedeki fetva vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enaniyet-i ilmiyeden aldığı bir his ile, şerh ve izah haricinde birşey yazsa; soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklidcilik hükmüne geçer. Çünki çok delillerle ve emarelerle tahakkuk etmiş ki: Risale-i Nur eczaları, Kur’anın tereşşuhatıdır; bizler, taksim-ül a’mal kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhde edip, o âb-ı hayat tereşşuhatını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz!..” Mektûbât, sayfa 458

*Bu parçada görülen (şerh ve îzâh) mes’elesinin şekli: “Risâle-i Nûr’un bazı mücmel yerlerini, yine Risâle-i” Nûr’la îzâh etmek” kàidesiyle mukayyeddir. Çünkü buradaki icmâle karşı, (Envâr Neş, Kastamonu L. sh 52)’de ve sâir yerlerde, şerhin şekli hakkında tasrihat vardır.

Hem Konferans adlı eserde aynı mes’ele daha açık olarak şöyle izah ediliyor:
“… Okurken, belki izah edilmesini isteyen kardeşlerimiz olacaktır. Fakat bu hususta arzedeyim ki: Üstâd’ımız Bedîüzzamân, bir Nûr talebesine Risâle-i Nûr’dan ba’zan okuyuvermek ni’metini bahşederken îzâh etmiyor, diyor ki: “Risâle-i Nûr, îmanî, mes’eleleri lüzûmu derecesinde îzâh etmiş. Risâle-i Nûr’un hocası, Risâle-i Nûr’dur. Risâle-i Nûr, başkalarından ders almaya ihtiyâc bırakmıyor. Herkes, isti’dâdı nisbetinde kendi kendine istifâde eder. Aklınız her bir mes’eleyi tam anlamasa da, ruh, kalb ve vicdânınız hissesini alır. Ne kadar istifâde etseniz, büyük bir kazançtır.
Okunan Türkçe veya Arapça bir Risâlenin îzâhı, başka bir Risâlede varsa, onu getirtip okuyor. Risâle-i Nûr’daki gàyet ince nükteleri derk eden basiretli âlimler de der ki: Bir âlimin yüksek bir ilmi olabilir… Fakat Risâle-i Nûr’u cemaata okurken tafsîlâta girişip eski malûmatlarıyla açıklarsa, bu îzâhatı, Risâle-i Nûr’un beyân ettiği asrımızın fehmine uygun ve ihtiyacına tam cevâb veren hakikatlerin anlaşılmasında ve te’sîrâtında ve Risâle-i Nûr’un mâhiyetinin derkinde bir perde olabilir. Bunun için, bazı lügatların -ma’nâlarını söyleyerek aynen okumak daha müessir ve- daha efdâldir.” Sözler- Konferans

“…Risale-i Nur dairesinin yakınında bulunan ehl-i ilim ve ehl-i tarîkat ve sofî meşreb zatlar, onun cereyanına girmek ve ilim ve tarîkattan gelen eski sermayeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlemesine çalışmak ve şâkirdlerini teşvik etmek ve bir buz parçası olan enaniyetini, tam bir havuzu kazanmak için, o dairedeki âb-ı hayat havuzuna atıp eritmek gerektir ve elzemdir. Yoksa Risale-i Nur’a karşı rakìbane başka bir çığır açmak ile hem o zarar eder, hem bu müstakìm ve metin cadde-i Kur’aniye’ye bilmeyerek zarar verir; zındıkaya bir nevi yardım olur…” Kastamonu Lahikası, 130

Ba’zı kimseler diyebilirler ki, “Risâle-i Nûr’u anlamak zordur, kolaylaştırıcı îzâhlar gerektir.” Bunun da cevâbını Külliyyât vermektedir. O cevâbtan bir küçük nümûnesi şudur:

“Risaleler öyle bir tarzda ihsan edilmiş ki; değil benim gibi az düşünen ve zuhurata tebaiyet eden ve tedkike vakit bulamayan bir insanın; belki büyük zekâlardan mürekkeb bir ehl-i tedkikin sa’y ve gayretiyle yapılmayan bir tarzda te’lifleri, doğrudan doğruya bir eser-i inayet olduklarını gösteriyor. Çünki bütün bu risalelerde, bütün derin hakaik, temsilât vasıtasıyla, en âmi ve ümmi olanlara kadar ders veriliyor. Halbuki o hakaikin çoğunu büyük âlimler “tefhim edilmez” deyip, değil avama, belki havassa da bildiremiyorlar.

“İşte en uzak hakikatları, en yakın bir tarzda, en âmi bir adama ders verecek derecede; benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlak, çoğu anlaşılmaz ve zâhir hakikatları dahi müşkilleştiriyor diye eskiden beri iştihar bulmuş ve eski eserleri o sû’-i iştiharı tasdik etmiş bir şahsın elinde bu hârika teshilât ve sühulet-i beyan; elbette bilâşüphe bir eser-i inayettir ve onun hüneri olamaz ve Kur’an-ı Kerim’in i’caz-ı manevîsinin bir cilvesidir ve temsilât-ı Kur’aniyenin bir temessülüdür ve in’ikasıdır.

“Manevî bir elektrik olan Resâil-in Nur dahi gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde, külfet-i tahsile ve derse çalışmağa ve başka üstadlardan taallüm edilmeğe ve müderrisînin ağzından iktibas olmağa muhtaç olmadan herkes derecesine göre o ulûm-u âliyeyi, meşakkat ateşine lüzum kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder, muhakkik bir âlim olabilir…” Şualar, sayfa 565

Hem bu asırda îmânî mes’elelerde devâmlı şübheler yayılıyor, bunlara yeniden cevâb vermek gerekiyor, gibi düşüncelere de sâhib olmamalıyız. Çünkü, Risâle-i Nûr, Kur’ân’dan aldığı feyizle verdiği tahkìkì îmân dersini dikkat ve i’timâdla okuyanların kàbiliyyet ve isti’dâdlarını öyle inkişâf ettiriyor ve tahkìkî îmânda öyle yükseltiyor ki; denmiş ve denecek ne kadar i’tirâz ve şüpheler varsa, o şüphelerin muhâliyyetini ve butlanını görüyor ve tardediyor.

Bu ma’nânın sırrını ifâde eden aşağıdaki beyânlara teemmül edilsin:
“…Risale-i Nur’un her bir cüz’ü, bir Âyet-i Kur’aniyenin hakikatını tefsir eder; ve hususan erkân-ı imaniyeye dair âyetleri öyle vuzuhla tefsir eder ki, Avrupa feylesoflarının bin seneden beri Kur’an aleyhinde hazırladıkları hücum plânlarını ve esaslarını bozuyor… Tarihçe-i Hayât, sayfa 205

“…O enâniyyet-i ilmiyyeyi fazla taşıyan zâtlar da anladılar ki: Neşrolunan Sözler, hakaik-i Kur’aniyenin birer anahtarı ve o hakaiki inkâr etmeye çalışanların başlarına inen birer elmas kılınçtır. O ehl-i fazl ve kemal ve kuvvetli enaniyet-i ilmiyeyi taşıyan zâtlar bilsinler ki; bana değil, Kur’an-ı Hakîm’e talebe ve şakird oluyorlar. Ben de onların bir ders arkadaşıyım. Haydi farz-ı muhal olarak ben üstadlık dava etsem, mâdem şimdi ehl-i îmanın tabakatını, avamdan havassa kadar, maruz kaldıkları evham ve şübehattan kurtarmak çaresini bulduk; o ulema ya daha kolay bir çaresini bulsunlar veyahut bu çareyi iltizam edip ders versinler…Mektûbât, sayfa 457

“… Eczacı efendinin o Sözler’i mütâlea etmesini havâle ettiğimin sırrı şudur ki: O çeşit mes’elelerdeki şübheler, erkân-ı imaniyenin za’fından ileri geliyor. O Sözler ise, erkân-ı imaniyeyi tamamıyla isbat ederler.” Mektûbât, sayfa 43

“… Nazif’in mektubuyla beraber bir mütekaid efendinin vesveseye dair bir suali var. Eğer o adamın ciddî olarak Nurlara alâkası varsa, böyle suallere hiç ihtiyacı olmaz. Hikmet-ül İstiaze Lem’asını ve Yirmidokuzuncu Söz’ün melaike ve ruhanîlerin vücudlarına dair kısmını okusun. Onun manasız ve yüz yerde cevabı bulunan vesvesesi ise, zındık maddiyyunların şimdilik dehşetli vaziyetinden fırsat bulup bir aşılalamalarıdır ki; o adam, ondan müteessir olmuş, o suali sormuş. Ona selâm ederim. Risale-i Nur onun her müşkilini halledebilir. Hâlisane, teslimkârane ona çalışsın, onu dinlesin….”Emirdağ, sayfa 144

Elhâsıl, bir nebze me’hazleriyle gösterilen mezkûr hakìkat yolundan, yâni Nûr’lardan nazarları dağıtmamak dersini veren bu gelen parça ile son veriyoruz;
“… Bu gizli din düşmanları ve münafıklar çoktandır anladılar ki, Nûr talebelerinin kefenleri boyunlarındadır. Onları, Risâle-i Nûr’dan ve Üstâdlarından ayırmak kàbil değildir. Bunun için şeytanî plânlarını, desiselerini değiştirdiler. Bir zayıf damarlarından veyâ sâfiyetlerinden istifâde ederiz fikriyle aldatmak yolunu tuttular. 0 münâfıklar veyâ o münâfıkların adamları veyâ adamlarına aldanmış olanlar dost sûretine girerek, ba’zan de talebe şekline girerek derler ve dedirtirler ki: “Bu da İslâmiyet’e hizmettir; bu da onlarla mücâdeledir. Şu malûmatı elde edersen, Risâle-i Nûr’a daha iyi hizmet edersin. Bu da büyük eserdir,” gibi bir takım kandırışlarla sırf o Nûr talebesinin Nûr’larla olan meşgûliyet ve hizmetini yavaş yavaş azaltmakla ve başka şeylere nazarı çevirip, nihâyet Risâle-i Nûr’a çalışmaya vakit bırakmayıp böyle tuzaklara düşürmeye çalışıyorlar…

“… Risalet-in-Nur, hakàik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor. Başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risâleti’n-Nûr’dadır…” Kastamonu Lâhikası, sayfa 74

İşte azîz kardeşim Külliyyâttan alarak arzettiğim bu mektûb, suâlinize yeterli cevâb olur zannederim. Tekrâr selâm eder, duâlarınızı beklerim.

İbrahim Hulusi Yahyagil (Rh)

İlginizi Çekebilir

Risale-i Nur ve Bilim

Yazar: Afife ARTIK Bilimsel bilginin özellikleri bunlardır: Gözlemlenebilen Laboratuvarda deneyi yapılabilen İnsan aklı ile doğrulanan …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki yazıyı okuyun:
Gün ışıktır, irade kalem, zaman beyaz sayfalı defter

Güzelden, iyiden, hayırdan yana ne varsa geliştirme, yayma, şükür ve hamd ile Rabbe yönelme imkânı …

Kapat