Ana Sayfa / RİSALE-İ NUR & BEDİÜZZAMAN / Risale ve Bediüzzaman Üzerine / Risâle-i Nur Külliyatı ve Yazım Kuralları

Risâle-i Nur Külliyatı ve Yazım Kuralları

Beğendiyseniz lütfen paylaşınız.

Risale-i Nur Külliyâtının Yazım Kuralları

Prof. Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ

RİSÂLE-İ NUR KÜLLİYÂTININ YAZIM KURALLARINA (USÛL-İ TAHRİR)

UYGUNLUNLUĞU VE YAPILAN İTİRAZLARA CEVAPLAR

RİSÂLE-İ NUR KÜLLİYÂTINA YAZIM KURALLARI AÇISINDAN YAPILAN İTİRAZLARIN SEBEPLERİ

Risâle-i Nur Külliyâtına yazım kuralları ve Türkçe Dilbilgisi kaideleri açısından yapılan bazı itirazlar bulunmaktadır. Evvela bunların bazı sebeplerini zikredelim:

Birinci Sebep: Risâle-i Nur Külliyâtına yapılan itirazların birinci sebebi cehalettir. Âlet ilimleri dedigimiz ve buraya kadar özetini verdigimiz ilimleri bilmeyenler ve en önemlisi de Osmanlıca’daki usûl-i tahririn düsturlarından haberdar olmayanlar, bir de Öz Türkçe denilen uydurukçayı esas alarak, Risâle-i Nur Külliyâtına farklı itirazlar yöneltmektedirler. Önemle ifade edelim ki, Risâle-i Nur, asrımızın tebliğ hareketidir, müellifi vazifelidir. İlhamla Kur’ân’dan damlayan imanî hakikatlerdir. Fakat “ben bilirim” diyenler, tenkit için okuyanlar, müşteri olmayanlar ona ulaşamazlar! Ona ulaşmanın bir bedeli, bir ücreti vardır. Bu ücret ihtiyacını tam hissetmek, ona müşteri olmak ve onu kendi nefsinin ıslâhı için okumaktır. Bu kısma, yapacagımız izahlarla gereken cevabı verecegiz.

İkinci Sebep: Risâle-i Nur Külliyâtı Osmanlıca kaleme alınmıştır ve 1956 yılından itibaren resmen ve açıktan Latin harfleriyle neşredilmeye başlanmıştır. İşte bu noktada, bazan kelimelerin yanlış okunması; bazan uzun cümlelerin kesilerek ve hatta paragraf hâlinde bölünerek neşredilmesi ve benzer hatalar oluşmuştur. Bu önemli bir tenkit sebebidir. Mutlaka hey’etler oluşturularak tashih edilmelidir. Bu hatalar Bedîüzzaman’a ait değildir. Ya imla hatasıdır veya Latince neşredenlerin hataları olabilir. Bu arada Arapça ve Farsça ibarelerdeki bazı yazım hataları, son baskılarda düzeltilmiş bulunmaktadır. Buna iki misâl verelim:

Kelime hatalarına misâl:

Rus polisine Bedîüzzaman’ın verdiği cevap:

“Asya’da âlem-i İslâm’da üç nur birbiri arkasında inkişafa başlıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet inkişafa başlayacaktır. Şu perde-i müstebidâne yırtılacak, takallüs edecek, ben de gelip burada medresemi yapacağım.” 1

Burada dogru olan “üç zulmet inkışa’a başlayacaktır” şeklinde olmasıdır.

“Arkadaş! Tevhidi isbat ve nev’-i beşeri irşad eden o nuranî burhân; biri sagında, digeri solunda, biri mütevatir, digeri mecma-i aleyh bulunan nübüvvet ve velayetle mücehhezdir.”2

Burada “mecma-i aleyh” şeklinde yazılan kelime mücme’un aleyh şeklindedir.

Aynı şekilde “Bir hak bilkuvve kalmış, yahut kuvvetsiz kalmış, ya mahluttur, hem mahşuş” cümlesindeki mahşuş kelimesinin aslında magşuş olması3 ve “Öyle şerâit oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ a’lâ-yı illiyyîn…” 4 cümlesindeki hareke kelimesinin hareket olması gerektiği gibi.

Tertip hatalarına misâl:

“Üslûbundaki bedaat-ı hârikadır. Evet Kur’an’ın üslûbları hem garibdir, hem bedî’dir, hem acibdir, hem mukni’dir. Hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi, taklid etmemiş. Hiç kimse de onu taklid edemiyor. Nasıl gelmiş, öyle o üslûblar taravetini, gençlığıni, garabetini dâima muhafaza etmiş ve ediyor. Şimdi, esâlib-i Kur’aniyeye sure itibariyle, maksad itibariyle, âyât ve kelâm ve kelime itibariyle birer işâret edecegiz. Meselâ:

Sure-i عَمَّ ye dikkat edilse öyle bir üslûb-u bedî’ ile âhireti, haşri, Cennet ve Cehennem’in ahvâlini öyle bir tarzda gösteriyor ki; şu dünyadaki ef’al-i İlahiyeyi, âsâr-ı Rabbaniyeyi o ahvâl-i uhreviyeye birer birer bakar isbat eder gibi kalbi ikna’ eder. Şu suredeki üslûbun izahı uzun olduğundan yalnız bir-iki noktasına işâret ederiz. Şöyle ki:

Şu surenin başında Kıyamet gününü isbat için der: “Size zemini güzel serilmiş bir beşik; dağları hânenize ve hayatınıza defineli direk, hazineli kazık; sizi birbirini sever, ünsiyet eder çift; geceyi hâb-ı rahatınıza örtü; gündüzü meydan-ı maişet; Güneş’i ışık verici, ısındırıcı bir lâmba; bulutları âb-ı hayat çeşmesi gibi ondan suyu akıttım. Basit bir sudan bütün erzakınızı taşıyan bütün çiçekli, meyveli muhtelif eşyayı kolay ve az bir zamanda icad ederiz. Öyle ise, yevm-i fasl olan kıyamet sizi bekliyor. O günü getirmek bize agır gelemez.” İşte bundan sonra kıyamette dağların dağılması, semâvâtın parçalanması, Cehennem’in hazırlanması ve Cennet ehline bag ve bostan vermesini gizli bir surette isbatlarına işâret eder. Manen der: “Madem gözünüz önünde dağ ve zeminde şu işleri yapar. Âhirette dahi bunlara benzer işleri yapar.” Demek surenin başındaki “dağ”, kıyametteki dağların hâline bakar ve bağ ise, âhirde ve âhiretteki hadikaya ve bağa bakar. İşte sair noktaları buna kıyâs et, ne kadar güzel ve âlî bir üslûbu var, gör. Meselâ: قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِى الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ ilâ âhir… Öyle bir üslûb-u âlîde benî-beşerdeki şuunat-ı İlahiyeyi ve gece ve gündüzün deveranındaki tecelliyat-ı İlahiyeyi ve senenin mevsimlerinde olan tasarrufat-ı Rabbaniyeyi ve yeryüzünde hayat-memat, haşir ve neşr-i dünyeviyedeki icraat-ı Rabbaniyeyi öyle bir ulvî üslûb ile beyân eder ki, ehl-i dikkatin akıllarını teshir eder. Parlak ve ulvî geniş üslûbu, az dikkat ile göründügü için şimdilik o hazineyi açmayacağız. Meselâ: اِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ ٭ وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ ٭ وَاِذَا اْلاَرْضُ مُدَّتْ ٭ وَاَلْقَتْ مَا فِيهَا وَ تَخَلَّتْ ٭ وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ ٭ Gök ve zeminin Cenab-ı Hakk’ın emrine karşı derece-i inkıyad ve itaatlerini şöyle âlî bir üslûb ile beyân eder ki: Nasıl bir kumandan-ı a’zam, mücahede ve manevra ve ahz-ı asker şubeleri gibi mücahedeye lâzım işler için iki daireyi teşkil edip açmış. O mücahede, o muamele işi bittikten sonra o iki daireyi başka işlerde kullanmak ve tebdil ederek istimal etmek için o kumandan-ı a’zam o iki daireye müteveccih olur. O daireler, herbirisi hademeleri lisanıyla veya nutka gelip kendi lisanıyla der ki: “Ey kumandanım! Bir parça mühlet ver ki, eski işlerin ufak tefeklerini, pırtı-mırtılarını temizleyip dışarı atayım, sonra teşrif ediniz. İşte atıp senin emrine hazır duruyoruz. Buyurun ne yaparsanız yapınız. Senin emrine münkadız. Senin yaptıgın işler bütün hak, güzel, maslahattır.” Öyle de: Semâvât ve Arz, böyle iki daire-i teklif ve tecrübe ve imtihan için açılmıştır. Müddet bittikten sonra Semâvât ve Arz, daire-i teklife ait eşyayı emr-i İlahiyle bertaraf eder. Derler: “Ya Rabbena! Buyurun, ne için bizi istihdam edersen et. Hakkımız sana itaattir. Her yaptıgın şey de haktır.” İşte, cümlelerindeki üslûbun haşmetine bak, dikkat et. Hem meselâ: يَا اَرْضُ ابْلَعِى مَاءَ كِ وَيَا سَمَاءُ اَقْلِعِى وَغِيضَ الْمَاءُ وَقُضِىَ اْلاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ İşte şu âyetin bahr-i belâgatından bir katreye işâret için bir üslûbunu bir temsîl âyinesinde gösterecegiz. Nasıl bir harb-i umumîde bir kumandan, zaferden sonra ateş eden bir ordusuna “Ateş kes!” ve hücum eden diger bir ordusuna “Dur!” der, emreder. O anda ateş kesilir, hücum durur. “İş bitti, istilâ ettik. Bayrağımız düşmanın merkezlerinde yüksek kalelerinin başında dikildi. Esfel-üs safilîne giden o edebsiz zalimler cezalarını buldular.” der.

Aynen öyle de: Padişah-ı Bîmisâl, kavm-i Nuh’un mahvı için Semâvât ve Arz’a emir vermiş. Vazifelerini yaptıktan sonra ferman ediyor: Ey Arz! Suyunu yut. Ey sema! Dur, işin bitti. Su çekildi. dağın başında memur-u İlahînin çadır vazifesini gören gemisi kuruldu. Zalimler cezalarını buldular. İşte şu üslûbun ulviyetine bak. “Zemin ve gök iki muti’ asker gibi emir dinler, itaat ederler” diyor. İşte şu üslûb işâret eder ki, insanın isyanından kâinat kızıyor. Semâvât ve Arz hiddete geliyorlar. Ve şu işâretle der ki: “Yer ve gök iki muti’ asker gibi emirlerine bakan bir zâta isyan edilmez, edilmemeli.” Dehşetli bir zecri ifade eder. İşte tufan gibi bir hâdise-i umumiyeyi bütün netaiciyle, hakaikıyla birkaç cümlede îcâzlı, i’câzlı, cemalli, icmalli bir tarzda beyân eder. Şu denizin sair katrelerini şu katreye kıyâs et.

Şimdi kelimelerin penceresiyle gösterdiği üslûba bak. Meselâ: وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ deki كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ kelimesine bak, ne kadar latif bir üslûbu gösteriyor. Şöyle ki: Kamer’in bir menzili var ki, Süreyya yıldızlarının dairesidir. Kameri, hilâl vaktinde hurmanın eskimiş beyaz bir dalına teşbîh eder. Şu teşbîh ile semanın yeşil perdesi arkasında güya bir ağaç bulunuyor ki beyaz, sivri, nurani bir dalı, perdeyi yırtıp başını çıkarıp, Süreyya o dalın bir salkımı gibi ve sair yıldızlar o gizli hilkat ağacının birer münevver meyvesi olarak işitenin hayalî olan gözüne göstermekle; medar-ı maişetlerinin en mühimmi hurma ağacı olan sahra-nişinlerin nazarında ne kadar münasib, güzel, latif, ulvî bir üslûb-u ifade olduğunu zevkin varsa anlarsın.

Meselâ: Ondokuzuncu Söz’ün âhirinde isbat edildigi gibi, وَ الشَّمْسُ تَجْرِى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا deki تَجْرِى kelimesi şöyle bir üslûb-u âlîye pencere açar. Şöyle ki: تَجْرِى lafzıyla yani: “Güneş döner” tabiriyle kış ve yaz, gece ve gündüzün deveranındaki muntazam tasarrufat-ı kudret-i İlahiyeyi ihtar ile Sâni’in azametini ifhâm eder. Ve o mevsimlerin sahifelerinde kalem-i kudretin yazdığı mektubat-ı Samedaniyeye nazarı çevirir, Hâlık-ı Zülcelal’in hikmetini i’lam eder.

وَ جَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا Yani, lâmba tabiriyle şöyle bir üslûba pencere açar ki: Şu âlem bir saray ve içinde olan eşya ise insana ve zîhayata ihzar edilmiş müzeyyenat ve mat’umat ve levazımat olduğunu ve Güneş dahi müsahhar bir mumdar olduğunu ihtar ile, Sâni’in haşmetini ve Hâlıkın ihsanını ifhâm ederek tevhide bir delil gösterir ki; müşriklerin en mühim, en parlak mabud zannettikleri Güneş, müsahhar bir lâmba, camid bir mahluktur. Demek “sirac” tabirinde Hâlık’ın azamet-i rububiyetindeki rahmetini ihtar eder. Rahmetin vüs’atindeki ihsanını ifhâm eder. Ve o ifhâmda saltanatının haşmetindeki keremini ihsas eder. Ve bu ihsasta vahdaniyeti i’lam eder ve manen der: “Camid bir sirac-ı müsahhar, hiçbir cihette ibadete lâyık olamaz.”

Hem cereyan-ı تَجْرِى tabirinde gece gündüzün, kış ve yazın dönmelerindeki tasarrufat-ı muntazama-i acibeyi ihtar eder ve o ihtarda, rububiyetinde münferid bir Sâni’in azamet-i kudretini ifhâm eder. Demek Şems ve Kamer noktalarından beşerin zihnini gece ve gündüz, kış ve yaz sahifelerine çevirir ve o sahifelerde yazılan hâdisatın satırlarına nazar-ı dikkati celbeder. Evet Kur’an Güneş’ten Güneş için bahsetmiyor. Belki onu ışıklandıran zât için bahsediyor. Hem Güneş’in insana lüzûmsuz olan mahiyetinden bahsetmiyor. Belki Güneş’in vazifesinden bahsediyor ki, san’at-ı Rabbaniyenin intizamına bir zenberek ve hilkat-i Rabbaniyenin nizamına bir merkez, hem Nakkaş-ı Ezelî’nin gece gündüz ipleriyle dokudugu eşyadaki san’at-ı Rabbaniyenin insicamına bir mekik vazifesini yapıyor. Daha sair kelimat-ı Kur’aniyeyi bunlara kıyâs edebilirsin. Âdeta basit, me’luf birer kelime iken, latif ma’nâların definelerine birer anahtar vazifesini görüyor.

İşte ekseriyetle üslûb-u Kur’an’ın geçen tarzlarda ulvî ve parlak olduğundandır ki; bazan bir bedevi arab birtek kelâma meftun olur, Müslüman olmadan secdeye giderdi. Bir bedevi فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ kelâmını işittigi anda secdeye gitti. Ona dediler: “Müslüman mı oldun?” “Yok” dedi, “Ben şu kelâmın belâgatına secde ediyorum.” 5

Bedîüzzaman Hazretleri “Şimdi, esâlib-i Kur’aniyeye sure itibariyle, maksad itibariyle, âyât ve kelâm ve kelime itibariyle birer işâret edecegiz.” Cümlesiyle leff ü neşr-i müretteb sanatını kullanarak sırasıyla sure, maksad, âyetler, kelâm ve kelime itibariyle misâller verecegini açıklamış. Ancak neşirlerin çoğunda bu paragraflar birbirine karıştırılmıştır. Yukarıdaki metnin doğru olan tertibi şöyledir:

“Üslûbundaki bedaat-ı hârikadır. Evet Kur’an’ın üslûbları hem garibdir, hem bedî’dir, hem acibdir, hem mukni’dir. Hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi, taklid etmemiş. Hiç kimse de onu taklid edemiyor. Nasıl gelmiş, öyle o üslûblar taravetini, gençlığıni, garabetini dâima muhafaza etmiş ve ediyor.

“Şimdi, esâlib-i Kur’aniyeye sure itibariyle, maksad itibariyle, âyât ve kelâm ve kelime itibariyle birer işâret edecegiz. Meselâ:

(Sûreye misâl) Sure-i عَمَّ ye dikkat edilse öyle bir üslûb-u bedî’ ile âhireti, haşri, Cennet ve Cehennem’in ahvâlini öyle bir tarzda gösteriyor ki; şu dünyadaki ef’al-i İlahiyeyi, âsâr-ı Rabbaniyeyi o ahvâl-i uhreviyeye birer birer bakar isbat eder gibi kalbi ikna’ eder. Şu suredeki üslûbun izahı uzun olduğundan yalnız bir-iki noktasına işâret ederiz. Şöyle ki:

Şu surenin başında Kıyamet gününü isbat için der: “Size zemini güzel serilmiş bir beşik; dağları hânenize ve hayatınıza defineli direk, hazineli kazık; sizi birbirini sever, ünsiyet eder çift; geceyi hâb-ı rahatınıza örtü; gündüzü meydan-ı maişet; Güneş’i ışık verici, ısındırıcı bir lâmba; bulutları âb-ı hayat çeşmesi gibi ondan suyu akıttım. Basit bir sudan bütün erzakınızı taşıyan bütün çiçekli, meyveli muhtelif eşyayı kolay ve az bir zamanda icad ederiz. Öyle ise, yevm-i fasl olan kıyamet sizi bekliyor. O günü getirmek bize ağır gelemez.” İşte bundan sonra kıyamette dağların dağılması, semâvâtın parçalanması, Cehennem’in hazırlanması ve Cennet ehline bağ ve bostan vermesini gizli bir surette isbatlarına işâret eder. Manen der: “Madem gözünüz önünde dağ ve zeminde şu işleri yapar. Âhirette dahi bunlara benzer işleri yapar.” Demek surenin başındaki “dag”, kıyametteki dağların hâline bakar ve bağ ise, âhirde ve âhiretteki hadikaya ve bağa bakar. İşte sair noktaları buna kıyâs et, ne kadar güzel ve âlî bir üslûbu var, gör.

(Maksada misâl) Meselâ: قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِى الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ ilâ âhir… Öyle bir üslûb-u âlîde benî-beşerdeki şuunat-ı İlahiyeyi ve gece ve gündüzün deveranındaki tecelliyat-ı İlahiyeyi ve senenin mevsimlerinde olan tasarrufat-ı Rabbaniyeyi ve yeryüzünde hayat-memat, haşir ve neşr-i dünyeviyedeki icraat-ı Rabbaniyeyi öyle bir ulvî üslûb ile beyân eder ki, ehl-i dikkatin akıllarını teshir eder. Parlak ve ulvî geniş üslûbu, az dikkat ile göründügü için şimdilik o hazineyi açmayacağız.

(Âyetlere misâl) Meselâ: اِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ ٭ وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ ٭ وَاِذَا اْلاَرْضُ مُدَّتْ ٭ وَاَلْقَتْ مَا فِيهَا وَ تَخَلَّتْ ٭ وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ ٭ Gök ve zeminin Cenab-ı Hakk’ın emrine karşı derece-i inkıyad ve itaatlerini şöyle âlî bir üslûb ile beyân eder ki: Nasıl bir kumandan-ı a’zam, mücahede ve manevra ve ahz-ı asker şubeleri gibi mücahedeye lâzım işler için iki daireyi teşkil edip açmış. O mücahede, o muamele işi bittikten sonra o iki daireyi başka işlerde kullanmak ve tebdil ederek istimal etmek için o kumandan-ı a’zam o iki daireye müteveccih olur. O daireler, herbirisi hademeleri lisanıyla veya nutka gelip kendi lisanıyla der ki: “Ey kumandanım! Bir parça mühlet ver ki, eski işlerin ufak tefeklerini, pırtı-mırtılarını temizleyip dışarı atayım, sonra teşrif ediniz. İşte atıp senin emrine hazır duruyoruz. Buyurun ne yaparsanız yapınız. Senin emrine münkadız. Senin yaptığın işler bütün hak, güzel, maslahattır.” Öyle de: Semâvât ve Arz, böyle iki daire-i teklif ve tecrübe ve imtihan için açılmıştır. Müddet bittikten sonra Semâvât ve Arz, daire-i teklife ait eşyayı emr-i İlahiyle bertaraf eder. Derler: “Ya Rabbena! Buyurun, ne için bizi istihdam edersen et. Hakkımız sana itaattir. Her yaptıgın şey de haktır.” İşte, cümlelerindeki üslûbun haşmetine bak, dikkat et.

(Kelâma misâl) Hem meselâ: يَا اَرْضُ ابْلَعِى مَاءَ كِ وَيَا سَمَاءُ اَقْلِعِى وَغِيضَ الْمَاءُ وَقُضِىَ اْلاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ İşte şu âyetin bahr-i belâgatından bir katreye işâret için bir üslûbunu bir temsîl âyinesinde gösterecegiz. Nasıl bir harb-i umumîde bir kumandan, zaferden sonra ateş eden bir ordusuna “Ateş kes!” ve hücum eden diger bir ordusuna “Dur!” der, emreder. O anda ateş kesilir, hücum durur. “İş bitti, istilâ ettik. Bayrağımız düşmanın merkezlerinde yüksek kalelerinin başında dikildi. Esfel-üs sâfilîne giden o edebsiz zalimler cezalarını buldular.” der.

Aynen öyle de: Padişah-ı Bîmisâl, kavm-i Nuh’un mahvı için Semâvât ve Arz’a emir vermiş. Vazifelerini yaptıktan sonra ferman ediyor: Ey Arz! Suyunu yut. Ey sema! Dur, işin bitti. Su çekildi. dağın başında memur-u İlahînin çadır vazifesini gören gemisi kuruldu. Zalimler cezalarını buldular. İşte şu üslûbun ulviyetine bak. “Zemin ve gök iki muti’ asker gibi emir dinler, itaat ederler” diyor. İşte şu üslûb işâret eder ki, insanın isyanından kâinat kızıyor. Semâvât ve Arz hiddete geliyorlar. Ve şu işâretle der ki: “Yer ve gök iki muti’ asker gibi emirlerine bakan bir zâta isyan edilmez, edilmemeli.” Dehşetli bir zecri ifade eder. İşte tufan gibi bir hâdise-i umumiyeyi bütün netaiciyle, hakaikıyla birkaç cümlede îcâzlı, i’câzlı, cemalli, icmalli bir tarzda beyân eder. Şu denizin sair katrelerini şu katreye kıyâs et.

(Kelimelere misâl) Şimdi kelimelerin penceresiyle gösterdigi üslûba bak. Meselâ: وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ deki كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ kelimesine bak, ne kadar latif bir üslûbu gösteriyor. Şöyle ki: Kamer’in bir menzili var ki, Süreyya yıldızlarının dairesidir. Kameri, hilâl vaktinde hurmanın eskimiş beyaz bir dalına teşbîh eder. Şu teşbîh ile semanın yeşil perdesi arkasında güya bir ağaç bulunuyor ki beyaz, sivri, nurani bir dalı, perdeyi yırtıp başını çıkarıp, Süreyya o dalın bir salkımı gibi ve sair yıldızlar o gizli hilkat ağacının birer münevver meyvesi olarak işitenin hayalî olan gözüne göstermekle; medar-ı maişetlerinin en mühimmi hurma ağacı olan sahra-nişinlerin nazarında ne kadar münasib, güzel, latif, ulvî bir üslûb-u ifade olduğunu zevkin varsa anlarsın.

Meselâ: Ondokuzuncu Söz’ün âhirinde isbat edildigi gibi, وَ الشَّمْسُ تَجْرِى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا deki تَجْرِى kelimesi şöyle bir üslûb-u âlîye pencere açar. Şöyle ki: تَجْرِى lafzıyla yani: “Güneş döner” tabiriyle kış ve yaz, gece ve gündüzün deverânındaki muntazam tasarrufat-ı kudret-i İlahiyeyi ihtar ile Sâni’in azametini ifhâm eder. Ve o mevsimlerin sahifelerinde kalem-i kudretin yazdığı mektubat-ı Samedaniyeye nazarı çevirir, Hâlık-ı Zülcelal’in hikmetini i’lam eder. وَ جَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا Yani, lâmba tabiriyle şöyle bir üslûba pencere açar ki: Şu âlem bir saray ve içinde olan eşya ise insana ve zîhayata ihzar edilmiş müzeyyenat ve mat’umat ve levazımat olduğunu ve Güneş dahi müsahhar bir mumdar olduğunu ihtar ile, Sâni’in haşmetini ve Hâlıkın ihsanını ifhâm ederek tevhide bir delil gösterir ki; müşriklerin en mühim, en parlak mabud zannettikleri Güneş, müsahhar bir lâmba, camid bir mahluktur. Demek “sirac” tabirinde Hâlık’ın azamet-i rububiyetindeki rahmetini ihtar eder. Rahmetin vüs’atindeki ihsanını ifhâm eder. Ve o ifhâmda saltanatının haşmetindeki keremini ihsas eder. Ve bu ihsasta vahdaniyeti i’lam eder ve manen der: “Camid bir sirac-ı müsahhar, hiçbir cihette ibadete lâyık olamaz.”

Hem cereyan-ı تَجْرِى tabirinde gece gündüzün, kış ve yazın dönmelerindeki tasarrufat-ı muntazama-i acibeyi ihtar eder ve o ihtarda, rububiyetinde münferid bir Sâni’in azamet-i kudretini ifhâm eder. Demek Şems ve Kamer noktalarından beşerin zihnini gece ve gündüz, kış ve yaz sahifelerine çevirir ve o sahifelerde yazılan hâdisatın satırlarına nazar-ı dikkati celbeder. Evet Kur’an Güneş’ten Güneş için bahsetmiyor. Belki onu ışıklandıran zât için bahsediyor. Hem Güneş’in insana lüzûmsuz olan mahiyetinden bahsetmiyor. Belki Güneş’in vazifesinden bahsediyor ki, san’at-ı Rabbaniyenin intizamına bir zenberek ve hilkat-i Rabbaniyenin nizamına bir merkez, hem Nakkaş-ı Ezelî’nin gece gündüz ipleriyle dokudugu eşyadaki san’at-ı Rabbaniyenin insicamına bir mekik vazifesini yapıyor. Daha sair kelimat-ı Kur’aniyeyi bunlara kıyâs edebilirsin. Âdeta basit, me’luf birer kelime iken, latif ma’nâların definelerine birer anahtar vazifesini görüyor.

İşte ekseriyetle üslûb-u Kur’an’ın geçen tarzlarda ulvî ve parlak olduğundandır ki; bazan bir bedevi arab birtek kelâma meftun olur, Müslüman olmadan secdeye giderdi. Bir bedevi فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ kelâmını işittigi anda secdeye gitti. Ona dediler: “Müslüman mı oldun?” “Yok” dedi, “Ben şu kelâmın belâgatına secde ediyorum.” 6

Bazan cümleler de bölünerek paragraf yapılmıştır. Son zamanlardaki tashih ve tahkikler bu ma’nâdaki hataları azaltmaya devam etmektedir.

Üçüncü Sebep: Maalesef yapılan bir kıyâs-ı ma’al-fârık hatasıdır. Bir kısım tenkitçiler, Risâle-i Nur’u Osmanlıca gramerine göre değil de Türkçe ve hatta uydurukça gramere göre güya tahlil ederek hatalar arama peşindedirler. Özellikle noktalama işâretleri ana tenkit konularıdır. Mesela Osmanlı Gramerinde, son zamanlardaki istisnalar dışında, noktalama işâretlerinden ziyade atıf harfleri esas alınır.

Kelâm, ya nazım yahut nesir olur. Bedîüzzaman’ın nazım olarak kaleme aldığı tek eseri Leme’ât adlı eseridir. Bu konuda neler söyledigini ilgili konularda açıklamaya çalıştık. “Eski Said’in Yeni Said’e varan yolculuğu, nihayetinde o satırlar arasında saklı, o cümlelerde gizleniyor, bize göz kırpıyor. Ve orada nakledilen bilgilerden her birisi, Eski Said’in ruhunda işleye işleye, onu elmaslar elmasına çeviriyor, Yeni Said kılıyor. Bu yönüyle yolculuğun adımlarına, ahirzaman müceddidi ile beraber şahit olmak, onunla beraber yürümek adına, eski eserlerinin de gerekli kıymeti alması önemli… Bu noktada Leme’ât da çok önemli. Zira müellif, o eserini, yıllar sonra yine takdir ediyor, Yeni Said’in eserleri arasına koyduruyor, Sözler’in sonunda Leme’ât da yer alıyor.

Bedîüzzaman’ın o eseri telif ettiği dönemin biraz öncesi, gazetelerde ve mecmualarda süren ateşli hece vezni/aruz vezni tartışmalarıyla sürüyor. Meşhûr Beş Hececiler’in de en gözde oldukları zamanlar. Beş Hececiler, şiirde ölçüye ve özellike hece ölçüsüne çok düşkünler. İçlerinde aruzla da yazanlar olmakla birlikte, geneli hece vezni ve şiirde Türkçeleşme tutkunu… Yine bu dönem, Nazım Hikmet gibi isimlerin de ön plana çıktıgı, hatta daha genç bir şairken Âlemdar gazetesinin şiir yarışmasında ilk ödülünü aldığı yılı da kapsıyor. İşgalin heyecanı, yükselen milliyetçilik ve diger akımlar şiir dünyasını âdetâ kaynayan bir kazana çeviriyor. Şiire rağbet yükseliyor.

Hal böyle olunca, ister istemez, mâzîden beri bir kısım şiir erbabını ve sanatkârı “Safiye’yi kafiyeye feda etmekle” itham eden Bedîüzzaman’ın, bu tartışmalardan ne denli uzakta kalabilmiş olabileceğini düşünüyorum. Öyle ya, o sıralar daha Eski Said ve Eski Said, Yeni Said kadar gündemi terk etmiyor. Gündemi hayra yönlendirmeye çalışıyor. Tabii şimdi söyleyecegim kanaate de bir delil getiremiyorum, ama Bedîüzzaman’ın Kur’anî bir üslup takip eden, ondaki ahenge özenen Leme’ât isimli eserinde “Acaba o zamanın bu vezne düşkün edebiyatına bir gönderme, bir ikaz var mıdır?” diye sormadan da edemiyorum. Çünkü garip bir şekilde Leme’ât Risâlesi, içerisinde bu tarz eleştiriler de barındırıyor. Bir örnek vereyim:

“Tek bir ilâcı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitap gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat. Meyyit hayat veremez.

Hem tiyatro gibi tenasuhvâri, mâzî denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nevi romanlarıyla hiç de utanmaz.

Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlüfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz.

Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi kàrie ihtar eder. Zâhiren der: ‘Se­fa­het fenadır, insanlara yakışmaz.’

Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefahete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz.”7

Burada da görüldügü gibi Bedîüzzaman, o zamanın siyasî tartışmalarına olduğu kadar, sanatsal tartışmalarına da müdahildir. İşte Bedîüzzaman’ın bu fikirleri de ancak geçmiş eserleri tetkik edilerek anlaşılabilir, görülebilir. Serbest vezne ragbetin ülkemizde ancak 1941’de Garip akımıyla gerçekleştiği düşünülürse, Bedîüzzaman’ın hakikaten kendi döneminde vezne daha çok çocuk olan bir eleştiri yaptığı anlaşılabilir. Ki bu eleştiri, belki daha sonraları, Nur talebelerinin geliştirdiği başka bir edebiyât türüyle meyve verecektir. Müellifin, bu eser için ileride talebelerinin mesnevisi olacagını söylemesi de, hep ilginç bir şekilde, Mevlana’nın Mesnevi’si gibi olacağı düşünülerek anlaşılır. Halbuki mesnevî edebî bir tarzdır. İlk yazılan mesnevi de Mevlana’nınki değildir. Ve ondan sonra da çok yazılmıştır.”8

Bedîüzzaman’ın diğer eserleri nesir türündendir. İster nesir ve isterse nazım olsun, bir kelâmın mu’teber olabilmesi için, buraya kadar özetlediğimiz, on aded âlet ilimlerindeki kaidelere mutabık olması şarttır. Şimdi bunları görelim:

DEVAMI GELECEK. 

Beğendiyseniz lütfen paylaşınız.

İlginizi Çekebilir

Risale-i Nur’un verdiği zevk ve şevk ve iman ve iz’ânın kuvvetli olmasının sebebi nedir?

“Evliya divanlarını ve ulemanın kitaplarını çok mütalâa eden bir kısım zâtlar taraflarından soruldu: “Risaletü’n-Nur’un verdiği …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Risale ve Bediüzzaman Üzerine, Yazarlar
“En Kara” ve TURKUAZ

Ö y k ü      Buralarda hava neden böyledir? Neden böyle sarımsı, mor ve …

Kapat