Ana Sayfa / RİSALE-İ NUR & BEDİÜZZAMAN / Müdafaalar & Cevaplar / Risale-i Nur Külliyâtının Yazım Kuralları – 2 ve 3

Risale-i Nur Külliyâtının Yazım Kuralları – 2 ve 3

Beğendiyseniz lütfen paylaşınız.
Prof  Dr  Ahmet AKGÜNDÜZ 

RİSÂLE-İ NUR KÜLLİYÂTININ YAZIM KURALLARINA (USÛL-İ TAHRİR) UYGUNLUNLUĞU VE YAPILAN İTİRAZLARA CEVAPLAR (II)

Önceki bölüm 

BAKALIM BEDİÜZZAMAN KELÂMIN LAFIZLARA AİT ŞARTLARINA UYMUŞ MU?

TENKİD EDENLER İYİ OKUSUNLAR:

1. KELÂMIN ŞARTLARI

Kelâmın şartları ikiye ayrılır:

Kelâmın lafza ait şartları, beyân ve bedî ilimlerinde ayrıntılı olarak anlatılmış ve Risâle-i Nur Külliyâtından misâller verilerek, Nurlarda bunlara tam olarak ri’âyet edildigi ortaya konmuştur. Bazılarını özetleyelim:

Birinci Şart: Kelâmda çirkin lafızlardan ve laubâli kelimelerden kaçınmaktır ki, Bedîüzzaman, Kur’an ve Hadis’in kullanmadığı hiçbir kelimeyi kelâmında zikretmemeye gayret göstermiştir.1 “Üstâdımızın dedigi gibi, “Fena şeylerle meşguliyet fena tesir eder. Fena iz bırakır.” Hususan böyle bir asırda “Bâtılı iyice tasvir etmek, safî zihinleri idlâldir.” Evet menfîlikleri öğrenerek mücadele edecegim gibi saf bir niyetle başlayıp, menfî şeylerle meşgul ola ola dinî bagları ve dinî salabet ve sadakatı eski hâline nazaran gevşemiş olanlar olmuştur.” 2

“Sakın ey ihvan-ı vatan! Sefahetlerle ve dinde lâübaliliklerle tekrar öldürmeyiniz. Ve bütün efkâr-ı fâsideye ve ahlâk-ı rezileye ve desais-i şeytaniyeye ve tabasbusata karşı; şerî’at-ı garra üzerine müesses olan kanun-u esasî Azrail hükmüne geçti, onları öldürdü.” 3

“Eger medeniyet böyle haysiyet kırıcı tecavüzlere ve nifak verici iftiralara ve insafsızcasına intikam fikirlerine ve şeytancasına muğalatalara ve diyânette lâübalicesine hareketlere müsaid bir zemin ise; herkes şahid olsun ki, o saadet-saray-ı medeniyet tesmiye olunan böyle mahall-i agraza bedel, Vilâyât-ı Şarkıyenin hürriyet-i mutlakanın meydanı olan yüksek dağlarındaki bedeviyet ve vahşet çadırlarını tercih ediyorum. Zira bu mimsiz medeniyette görmedigim hürriyet-i fikir ve serbestî-i kelâm ve hüsn-ü niyet ve selâmet-i kalb, Şarkî Anadolu’nun dağlarında tam ma’nâsıyla hükümfermadır.

Bildigime göre edibler edebli olurlar. Edebsiz bazı gazeteleri naşir-i agraz görüyorum. Eger edeb böyle ise ve efkâr-ı umumiye böyle karmakarışık olsa; şahid olunuz ki, böyle edebiyattan vazgeçtim. Bunda da dâhil değilim. Vatanımın yüksek dağlarında yani Başit başındaki ecrâm ve elvah-ı âlemi, gazetelere bedel mütalaa edecegim.” 4

Ayrıca Bedîüzzaman, bir takım kaba ve soguk tabirlerden dahi kaçınmıştır. Hatta talebelerine “Eşege eşek demeyin, işlek deyin” diye tavsiye ederdi.

İkinci Şart: Kelâmda garib kelimelere yer vermeden meramı ifade etmektir. Bedîüzzaman hep kaçınmış ve bu problemi çözmek için çoğu kere anlaşılması zor bazı kelimelerin eş anlamlılarını zikretmeyi ihmal etmemiştir. Ancak bunu yaparken sadece kelimelerin ma’nâlarını vuzuha kavuşturmak değil, farklı nüanslarıyla, mes’eleyi açıklamak için yapar; kelâmda isrâfa gitmez. 5

“Onu (insanı) bütün mahlukatının en bedbaht, en bîçare, en musibetzede, en dertmend, en zelil bir derekeye atıp; en mübarek, nuranî ve âlet-i tes’id bir hediye-i hikmeti olan aklı o bîçareye en meş’um ve zulmanî bir âlet-i tazib yapıp, hikmet-i mutlakasına büsbütün zıd ve merhamet-i mutlakasına külliyen münafî bir merhametsizlik etsin.” 6

“Hâkeza yedi sıfât-ı İlahiyeye şehadet eden bütün delâil, bil’ittifak Zât-ı Hayy-u Kayyum’un hayatına delâlet, şehadet, işâret ediyorlar.” 7

Bir diger önemli nokta da, lügatın farklı telaffuzlarına bakarak farklı farklı zikretmek yerine, hangi dile mensup ise ona göre doğrusunu kullanmak.

Bilindigi gibi, Arapça’da bâblar vardır. Bu bâblardan bir çeşidi de mezîdün fih bablardır. Üçlü (sülâsî) fillere eklenen her fazla harf, mutlaka bir ziyade ma’nâ ve maksad içindir. İşte mezîdün fih masdarları kullanırken bunlara dikkat etmek gerekir. Bedîüzzaman bu noktalara azami dikkat eylemiştir.8 İşte misâller:

Eger desen: Tercih bilâ müreccih muhaldir. Halbuki, o emr-i itibarî dedigimiz kesb-i insanî; bazan yapmak ve bazan yapmamak; eger mûcib bir müreccih bulunmazsa tercih bilâ müreccih lâzım gelir. Şu ise, usûl-ü kelâmiyenin en mühim bir esasını hedmeder?

Elcevab: Tereccuh bilâ müreccih muhaldir. {(Haşiye): Tereccuh ayrıdır, tercih ayrıdır, çok fark var.} Yani: Müreccihsiz, sebebsiz rüchaniyet muhaldir. Yoksa, tercih bilâ müreccih caizdir ve vaki’dir. İrade bir sıfattır; onun şe’ni, böyle bir işi görmektir.” 9

“İncelerini sen kendin istihrac et.” 10

“Ehadîs-i Şerîfe râvilerinin bazı kavilleri veyahut istinbat ettikleri ma’nâları, metn-i hadîsten telakki ediliyordu. Halbuki insan hatadan hâlî olmadığı için, hilaf-ı vaki’ bazı istinbatları veya kavilleri hadîs zannedilerek za’fına hükmedilmiş.” 11

“Diger kısmı âhâdî ise de, ilm-i hadîsin müdakkik İmâmları tashih ve tahric ettikleri için, kanaat-ı ilmiye verir.” 12

Üçüncü Şart: Terkiplerde ve uzun cümlelerde, Osmanlıca Gramerine göre atıf harf ve edatları kullanılır. Bu yüzden Nurları tenkid edenler, maalesef, Ahmed Cevdet Paşa’nın Belâgat-ı Osmaniye kitabını okumalıdırlar. Ancak eger, atıf harfleri ve edâtlarının kullanılması, çok fazla vuku bulacaksa, bundan kaçınmak da yazım kurallarındandır.13 Bunlara misâl verelim:

Bedîüzzaman bazan bu harf ve edatları terketmiştir:

“Hayat, şu kâinatın en ehemmiyetli gayesi.. hem en büyük neticesi.. hem en parlak nuru.. hem en latif mayesi.. hem gayet süzülmüş bir hülâsası.. hem en mükemmel meyvesi.. hem en yüksek kemâli.. hem en güzel cemali.. hem en güzel zîneti.. hem sırr-ı vahdeti.. hem rabıta-i ittihâdı.. hem kemâlâtının menşei.. hem san’at ve mahiyetçe en hârika bir zîruhu.. hem en küçük bir mahluku bir kâinat hükmüne getiren mu’cizekâr bir hakikatı.. hem güya kâinatın küçük bir zîhayatta yerleşmesine vesile oluyor gibi; koca kâinatın bir nevi fihristesini o zîhayatta göstermekle beraber, o zîhayatı ekser mevcûdatla münasebetdar ve küçük bir kâinat hükmüne getiren en hârika bir mu’cize-i kudrettir.” 14

Aynı paragrafda atıf harfi olan “ve” kelimesini kullanması da kelâmın güzellığıne halel vermemektedir. Neden virgül yok diyen münekkidler, Osmanlıca usûl-i tahriri bilmeyenlerdir:

“Hem kâinatın mahiyetleri içinde Zât-ı Hayy-u Kayyum’un vücûb-u vücûduna ve vahdetine ve ehadiyetine şehadet eden burhânların en parlagı, en kat’îsi ve en mükemmeli.. hem masnuat-ı İlahiye içinde en hafîsi ve en zâhiri, en kıymetdarı ve en ucuzu, en nezihi ve en parlak ve en mânidar bir nakş-ı san’at-ı Rabbaniyedir.” 15

Dördüncü Şart: Kelâmın selâsetine dikkat edilmesidir ki, Risâleler, baştan başa buna misâldir.16 Bedîüzzaman Kur’an’i selâsetinî açıklarken de buna riayet ederek cümlelerini kurmuştur.

“Demek, herbir nevi mevcûdatın, hattâ yıldızların da bir ser-zâkiri ve nur-efşan bir bülbülü var. Fakat, bütün bülbüllerin en efdali ve en eşrefi ve en münevveri ve en bahiri ve en azîmi ve en kerimi ve sesçe en yüksek ve vasıfça en parlak ve zikirce en etemm ve şükürce en e’amm ve mahiyetçe en ekmel ve suretçe en ecmel, kâinat bostanında, arz ve semâvâtın bütün mevcûdatını latif secaatıyla, leziz nagamatıyla, ulvî tesbihatıyla vecde ve cezbeye getiren, nev’-i beşerin andelib-i zîşanı ve benî-Âdemin bülbül-ü zül-Kur’an’ı: Muhammed-i Arabî’dir.” 17

“Meselâ: Makam-ı terğîb ve teşvikte hadsiz misâllerinden, meselâ Sure-i هَلْ اَتَى عَلَى اْلاِنْسَانِ de beyânatı, {(Haşiye-1): Şu üslûb-u beyân, o surenin mealinin libasını giymiş.} âb-ı kevser gibi hoş, selsebil çeşmesi gibi selâsetle akar, cennet meyveleri gibi tatlı, huri libası gibi güzeldir.” 18

Beşinci Şart: Yazılacak şeyin konusuna göre lafızların rikkat ve cezâletine dikkat edilmesidir ki, bu da metânet-i kelâm ve letâfet-i kelâm ile mümkündür. Bu konuda Ali Ulvî ağabeyi dinleyelim:

Letâfet-i KelâmKelâmın ihtivâ ettiği kelimelerde cezâlet yani fesâhat ile akıcılığın bulunması ve kelâmda zorlamaların yer almaması demektir. Metânet deyince agza tat ve kulaga lezzet vermesi akla gelmelidir. Tehdit ve korkutma gayeli olarak, agır sözlerin kullanılması, kelâmın letâfetine aykırı değildir.19 İkisine de misâl verelim:

Kur’an’daki bu hâlin güzelliklerini şöyle anlatıyor: “Meselâ: Sure-i ق وَ الْقُرْآنِ الْمَجِيدِ de öyle parlak ve güzel ve şirin ve yüksek bir beyânla haşri isbat eder ki, baharın gelmesi gibi kat’î bir surette kanaat verir. İşte bak: Kâfirlerin, çürümüş kemiklerin dirilmesini inkâr ederek “Bu acibdir, olamaz” demelerine cevaben اَفَلَمْ يَنْظُرُوا اِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَ زَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ ilh… كَذلِكَ الْخُرُوجُ ya kadar ferman ediyor. Beyânı su gibi akıyor, yıldızlar gibi parlıyor. Kalbe hurma gibi hem lezzet, hem zevk veriyor, hem rızk oluyor.” 20

Kur’an’daki bu letâfeti anlatırken aynı kaideye kendisi de riayet eylemektedir: “Meselâ: هَلْ اَتَيكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ suresinin başında beyânat-ı Kur’aniye ehl-i dalaletin sımahında kaynayan rasas gibi, dimağında yakan ateş gibi, damagında yanan zakkum gibi, yüzünde saldıran cehennem gibi, midesinde acı, dikenli dari’ gibi tesir eder. Evet bir zâtın tehdidini gösteren Cehennem gibi bir azab memuru, öfkesinden ve gayzından parçalanmak vaziyetini alması ve تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ söylemesi, söyletmesi, o zâtın terhibi ne derece dehşetli olduğunu gösterir.” 21

Letâfet-i KelâmBu öyle bir keyfiyettir ki, kendisinde kalbi neşelendiren ma’nâlar bulundugu gibi kelimeleri de yumuşak ve hoş olur. Bedîüzzaman buna azami derecede riayet etmiştir. 22

“Hem madem güneş gibi, gündüz gibi, zemin yüzünde bir umumî rahmet ve ihatalı bir şefkat ve kerem gözümüzle görüyoruz. Meselâ o rahmet, her baharda umum ağaçları ve meyveli nebatları Cennet hurileri gibi giydirip, süslendirip, ellerine her çeşit meyveleri verip bizlere uzatıp “Haydi alınız, yeyiniz” dedigi gibi; bir zehirli sinegin eliyle bizlere şifalı, tatlı balı yedirdigi ve elsiz bir böcegin eliyle en yumuşak ipegi bizlere giydirdigi gibi, bir avuç kadar küçücük çekirdeklerde, tohumcuklarda binler batman taamları bizim için saklayan ve ihtiyât zahîresi olarak o küçücük depolarda yerleştiren bir rahmet, bir şefkat, elbette hiç şübhe olamaz ki; bu derece nazeninane besledigi bu sevimli ve minnetdarları ve perestişkârları olan mü’min insanları i’dam etmez. Belki onları daha parlak rahmetlere mazhar etmek için, hayat-ı dünyeviye vazifesinden terhis eder diye “Rahîm” ve “Kerim” isimleri sualimize cevab veriyorlar; “El-Cennetü Hakkun” diyorlar.” 23

Altıncı Şart: Sözlerde umumî bir âhenk bulunmak ve genellikle uzun fıkralarda aynı vezinleri kullanmaktır. 24 Buna Risâlelerden örnek verecek olursak:

“Kâmillerde, büyüklük mikyasıdır küçüklük. Nâkıslarda, küçüklük mizanıdır büyüklük…” 25

“Hayvanat içinde beni dahi menşeim olan bir katre sudan yaratan yaratmış, mu’cizane yapmış, kulagımı açıp gözümü takmış, kafama öyle bir dimağ, sineme öyle bir kalb, agzıma öyle bir dil koymuş ki, o dimağ ve kalb ve dilde rahmetin umum hazinelerinde iddihar edilen bütün rahmanî hediyeleri, atiyyeleri tartacak, bilecek yüzer mizancıkları, ölçücükleri ve esma-i hüsnanın nihayetsiz cilvelerinin definelerini açacak, anlayacak binler âletleri yaratmış, yapmış, yazmış; kokuların, tatların, renklerin adedince ta‘rifeleri o âletlere yardımcı vermiş.” 26

Yedinci Şart: Nesirlerde seciler zorla irad olunmamalı ve mümkün olduğu kadar tabii olmalıdır. 27 Bediüzzaman diyor:

“Ey nefsim! Deme: “Zaman degişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder. Derd-i maişetle sarhoştur.” Çünki ölüm degişmiyor. Firak, bekaya kalbolup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî degişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolcUluğu kesilmiyor, sür’at peyda ediyor.” 28

“”Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahman’a teslim eyledim, gayr istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bu mevcûdatı umumen isterim.” 29

Bilindigi gibi, Osmanlı Devletinde Tanzîmât Hareketinden sonra edebî tarz ve üslublar tartışılmaya başlanmıştır. Biz bu konunun ayrıntılarına girmeyecegiz. Ancak şunu ifade edelim ki, Osmanlı Edebiyatçıları, yukarıdaki şartlara riayet edilerek ortaya konan tarzları ikiye ayırmışlardır. Eski Tarz (Usûl-i Atîk) ve Yeni Tarz (Usûl-i Cedid).

Usûl-i Atîk ikiye ayrılıyor; tarz-ı mevsûl ve tarz-ı mefsûl.

Tarz-ı mevsûl de ikiye ayrılıyor: Birincisine tarz-ı atîk-i âlî ve digerine de âdî denilmektedir. Tarz-ı Atîk-i Âlî ile kaleme alınan yazılarda kelâmı birbirine baglayan izâfetler az olmakla birlikte kullanılan lafızlar da akıcıdır ve belâgat ilmine mutabakatı cihetiyle âlimâne yazılan şeylerdir.30 Gerçekten Kur’an’da bu görülmektedir:

“Kur’an, asırları muhtelif bütün enbiyanın kütüblerini ve meşrebleri muhtelif bütün evliyanın risâlelerini ve meslekleri muhtelif bütün asfiyanın eserlerini icmalen tazammun eden ve cihat-ı sittesi parlak ve evham u şübehâtın zulümatından musaffa ve nokta-i istinadı, bilyakîn vahy-i semavî ve kelâm-ı ezelî.. ve hedefi ve gayesi, bilmüşâhede saadet-i ebediye.. içi, bilbedahe hâlis hidayet.. üstü, bizzarûre envâr-ı iman.. altı, biilmelyakîn delil ve burhân.. sagı, bittecrübe teslim-i kalb ve vicdan.. solu, biaynelyakîn teshir-i akıl ve iz’an… Meyvesi, bihakkalyakîn rahmet-i Rahman ve dâr-ı cinan… Makamı ve revacı, bilhads-is sâdık makbûl-ü melek ve ins ü cânn bir Kitab-ı Semavî’dir.” 31

Tarz-ı Atîk-i Âdî denilen ve makbûl olmayan kısımdır ki, Risâle-i Nur Külliyâtında mevcûd değildir. Tarz-ı Mefsûl-ı Atîk ise, sec’ili kelâmlardır.

***

RİSÂLE-İ NUR KÜLLİYÂTININ YAZIM KURALLARINA (USÛL-İ TAHRİR) UYGUNLUGU VE YAPILAN İTİRAZLARA CEVAPLAR (III)

BAKALIM BEDİÜZZAMAN KELÂMIN MAʻNÂLARINA VE RÜKÜNLERİNE AİT ŞARTLARINA UYMUŞ MUDUR?

TENKİD EDENLER İYİ OKUSUNLAR:

2.2 Ma’nâya Ait Şartlar

Manaya ait olan şartları kısaca özetleyecek ve Risâle-i Nur Külliyâtından misâller getirecegiz:

Birinci Şart: Kelâmın maksadı dâima açık tabirlerle beyân edilmeli ve konunun anlaşılmasını zorlaştıracak veya maksadı ihlal edecek ifade tarzlarından kaçınılmalıdır.Buna bir tek misâl verelim:

““Bismillah” her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcûdatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır. “Bismillah” ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyecige bak dinle.” 2

“İmanda ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulundugunu anlamak istersen; şu temsîlî hikâyecige bak, dinle:” 3

İkinci Şart: Lafızlar ma’nâlara tabi olmalıdır. Yoksa belagate aykırı olur. Lafızperestlik dogru değildir. Bu hastalığın izi, Risâle-i Nur Külliyâtında görülmemiştir. 4

“Nasılki cesed ruha dayanır, ayakta durur, hayatlanır ve lafız ma’nâya bakar, ona göre nurlanır ve suret hakikata istinad eder, ondan kıymet alır.” 5

“Tarih lisan-ı teessüfle bize ders veriyor ki: Saltanat-ı Arabın cazibesiyle a’cam, Arablara muhtelit olduklarından; Kelâm-ı Mudarî’nin melekesi denilen belâgat-ı Kur’aniyenin madenini müşevveş ettikleri gibi, öyle de acemlerin ve acemîlerin belâgat-ı Arabiyenin san’atına girdiklerinden fikrin mecra-yı tabiîsi olan nazm-ı ma’ânîden, zevk-i belâgatı nazm-ı lafza çevirmişlerdir. Şöyle ki:

Efkâr ve hissiyatın mecra-yı tabiîsi nazm-ı ma’ânîdir. Nazm-ı ma’ânî ise mantıkla müşeyyeddir. Mantığın üslûbu ise müteselsil olan hakaika müteveccihtir. Hakaika giren fikirler ise, karşısında olan dekaik-ı mahiyatta nafizdirler. Dekaik-ı mahiyât ise, âlemin nizam-ı ekmeline mümidd ve müstemiddirler. Nizam-ı ekmelde herbir hüsnün menbaı olan hüsn-ü mücerred mündemiçtir. Hüsn-ü mücerred ise mezâyâ ve letaif denilen belâgat çiçeklerinin bostanıdır. Çiçeklerin bostanı, cinan-ı hilkatte cilveger olan, ezhara perestiş eden ve şâir denilen bülbüllerin nagamatıdır. Bülbüllerin nagamatına aheng-i ruhanî veren ise, nazm-ı ma’ânîdir. Hal böyle iken, Arab’dan olmayan dahîl ve tufeylî ve acemîler, belâgat-ı Arabiyede üdeba sırasına geçmeye çalıştıklarından, iş çıgırdan çıktı. Zira bir milletin mizacı o milletin hissiyatının menşei olduğu gibi lisan-ı millîsi de, hissiyatının ma’kesidir… Milletin emziceleri muhtelif olduğu gibi, lisanlarındaki istidad-ı belâgat dahi mütefavittir. Lâsiyyema Arabî lisanı gibi nahvî bir lisan olsa… Bu sırra binaen cereyan-ı efkâra mecra ve belâgat çiçeklerine çimengâh olmaya çok derece nâkıs ve kısa ve kuru ve kır’av olan nazm-ı lafz; mecra-yı tabiîsi olan nazm-ı ma’nâya mukabele ederek belâgatı müşevveş etmiştir.

Zira acemîler sû’-i ihtiyar veya sevk-i ihtiyaçla lafzın tertib ve tahsinine ve ma’ânî-i lügaviyenin tahsiline daha ziyade muhtaç olduklarından ve elfaz, mecra olmak cihetiyle daha âsân ve daha zâhir ve nazar-ı sathîye daha munis ve hevam gibi avamın nazarlarını daha cazibedar ve avamperestane nümayişlere daha müstaid bir zemin olduğundan, elfaza daha ziyade sarf-ı himmet etmişlerdir… Yani ne kadar bir mesafe kat’ederse önlerine çok müşa’şa’ sahralar kendilerini göstermek şanında olan tertib-i ma’ânîde olan Tağalgulden zihinlerini çevirip, elfaz arkasına koşup, dolaşıyorlar.

Ma’ânînin tasavvurlarından sonra elfazın arkasına gitmekle fikirleri çatallaşmıştır. Gide gide elfaz ma’nâya galebe etmekle istihdam ederek; lafz, ma’nâya hizmet etmek olan kaziyye-i tabiiye aksine çevrildiginden, tabiat-ı belâgattan böyle lafızperest mutasallıfların san’atına kadar.. yok belki tasannularına uzun bir mesafe girmiştir. Eger istersen Harîrî gibi bir dâhiye-i edebin Makamat‘ına gir, gör! O dâhiye-i edeb nasıl hubb-u lafza maglub olarak lafızperestlik hevesi o kıymetdar edebini lekedar ettiği gibi lafızperestlere de bast-ı özür etmiştir ve nümune-i imtisal olmuştur. Onun için o koca Abdülkahir bu hastalığı tedavi etmek için Delâil-i İ’caz ve Esrâr’ül-Belâgat’ın bir sülüsünü onun ilâçlarından doldurmuştur. Evet lafızperestlik bir hastalıktır, fakat bilinmez ki hastalıktır…

Tenbih: Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır.. öyle de; suretperestlik ve üslûbperestlik ve teşbîhperestlik ve hayalperestlik ve kafiyeperestlik şimdi filcümle, ileride ifrât ile tam bir hastalık ve ma’nâyı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır. Hattâ bir nükte-i zarafet için veya kafiyenin hatırı için, çok edib edebde edebsizlik etmeye şimdiden başlamışlardır. Evet lafza zînet verilmeli, fakat tabiat-ı ma’nâ istemek şartıyla.. ve suret-i ma’nâya haşmet vermeli, fakat mealin iznini almak şartıyla.. ve üslûba parlaklık vermeli, fakat maksudun istidadı müsaid olmak şartıyla.. ve teşbîhe revnak vermeli, fakat matlubun münasebetini göze almak ve rızasını tahsil etmek şartıyla.. ve hayale cevelan ve şaşaa vermeli, fakat hakikatı incitmemek ve agır gelmemek ve hakikata misâl olmak ve hakikattan istimdad etmek şartıyla gerektir.” 6

Üçüncü Şart: kaleme alınacak şey esas maksadı ifade etmekten ibaret olup maksad dışı ilaveler ve dipnotlarla sayfalar çoğaltılmamalıdır. Bütün Risâle-i Nur Külliyâtı bunun misâlidir. 7 Sadece bir paragraf nakledecegiz:

“Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzûmlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahibsiz değil. Hem madem şu misafirhâne-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerim bir Müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık, cezasız kalmayacaktır. Hem madem لاَ يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلاَّ وُسْعَهَا sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.

Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, malayani şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misafir telakki edip misafirhâne sahibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.” 8

Dördüncü Şart: Lafızların selâmet ve metâneti, ma’nâların güzelliğine mâni olmamalıdır. Sadece lafızların selâset ve letâfeti yeterli değildir. Mesela buna en güzel misâllerden biri sudûr:

“İşte ey akıl, dikkat et! Meş’um bir âlet nerede? Kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Âdi bir kavvad nerede? Kütübhâne-i İlahînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tad! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede? Hazine-i hâssa-i rahmet nâzırı nerede?” 9

    1. Kelâmın Rükünleri

Kelâmın rükünleri dörttür: İbtidâ, anlatılacak ma’nâları özetleyecek şekilde giriş yapmaktır. Tahallus, ibtidâ ile maksadın arasında mes’eleyi açıklayacak kelâm irâd etmektir. Maksad, kelâmın maksadını açıklamaktır. İntihâ, kulaklara mühür olacak şekilde mes’eleyi özlü cümle ile bitirmektir.10 Risâle-i Nur’da bunun en gizel misâli Birinci Sözdür:

İbtidâ:

“Bismillah” her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcûdatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır. “Bismillah” ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyecige bak dinle. Şöyle ki:

Tahallus:

Bedevi Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabîle reisinin ismini alsın ve himayesine girsin. Tâ şakilerin şerrinden kurtulup hacatını tedarik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır. İşte böyle bir seyahat için iki adam, sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi. Digeri magrur… Mütevazii, bir reisin ismini aldı. Magrur, almadı… Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Bir katı-üt tarîke rast gelse, der: “Ben, filan reisin ismiyle gezerim.” Şaki defolur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür. Öteki magrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki, ta‘rif edilmez. Dâima titrer, dâima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu.

Maksad:

İşte ey magrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hacatın nihayetsizdir. Madem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.

Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbûl bir şefaatçı yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervası kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

Başta demiştik: Bütün mevcûdat, lisan-ı hal ile Bismillah der. Öyle mi?

Evet, nasılki görsen: Bir tek adam geldi. Bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevketti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir. Devlet namına hareket eder. Bir padişah kuvvetine istinad eder. Öyle de her şey, Cenab-ı Hakk’ın namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek herbir ağaç, “Bismillah” der. Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Her bir bostan, “Bismillah” der. Matbaha-i Kudret’ten bir kazan olur ki; çeşit çeşit pekçok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor. Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar “Bismillah” der. Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak namına en latif, en nazif, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar. Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, “Bismillah” der.

Sert olan taş ve topragı deler geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona müsahhar olur. Evet havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i sühuletle intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i hararete karşı aylarca nazik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabiiyunun agzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmagını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salabet ve hararet dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Musa (A.S.) gibi فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ emrine imtisal ederek taşları şakk eder. Ve o sigara kâgıdı gibi ince nazenin yapraklar, birer aza-yı İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan hararete karşı يَا نَارُ كُونِى بَرْدًا وَ سَلاَمًا âyetini okuyorlar.

İntihâ:

Madem her şey manen “Bismillah” der. Allah namına Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi “Bismillah” demeliyiz. Allah namına vermeliyiz. Allah namına almalıyız. Öyle ise, Allah namına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız…”11

Bedîüzzaman’ın sözlerinde çelişki ve hatalar var diyenler, müşahhas bir misâl vermekten öte, yukarıda hülasa eyledigimiz Osmanlı Edebiyatındaki yazım kurallarını da bilmemektedirler. Onun için sözü uzatmıyoruz.12

“Evet bir şâirin dedigi gibi, لَوْ كُلُّ كَلْبٍ عَوَى اَلْقَمْتَهُ حَجَرًا ٭ لَمْ يَبْقَ فِى هذِهِ الْكُرَةِ اَحْجَارُ her üren kelbin agzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz.” 13

DEVAMI GELECEK….

Beğendiyseniz lütfen paylaşınız.

İlginizi Çekebilir

Cin Sûresi Meal Tefsiri

72 / CİN SÛRESİ Cin sûresi Mekkîdir, yirmi sekiz âyettir. Ağırlıklı olarak cinlerden bahsettiği için …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Müdafaalar & Cevaplar, Risale ve Bediüzzaman Üzerine, Yazarlar
Nur Talebeleri Niçin Risale-i Nur Okuyorlar ve Okunmasını Tavsiye Ediyorlar?

Risale-i Nur Külliyatını Okumamızın ve Tavsiye Etmemizin Sebepleri وَبِهِ نَسْتَعِينُ * اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعٰالَمِينَ …

Kapat