Ana Sayfa / Yazarlar / Risâle-i Nur’da Melekler

Risâle-i Nur’da Melekler

Bir kul, ihlâs ile bir “Elhamdülillâh” der. Veya Kur’ân’dan birkaç âyet okur. Yahut bir tesbih veya zikir sözü söyler. Veya Rabbinin eserlerini seyrederken tefekküre dalar, zihninden nice mânâlar geçer.

Okunan âyetlerden, söylenen sözlerden sayısız hava zerrelerine yüklenen sayısız kelimelerin her biri için, zihinlerden geçen her bir güzel mânâ için, Cenab-ı Hak, onları dinleyecek sayısız kullar yaratır — ta ki çoğaltılan o sözler ve mânâlar boşa gitmesin.

Bunlar gibi, nurdan, zulmetten, havadan, esirden, elektrikten ve daha nice şeylerden Allah’ın yarattığı nice lâtif ve nuranî varlıklar vardır. Bunlar meleklerdir.

Bediüzzaman, kâinatta hayatın sadece bizim gezegenimize mahsus bir özellik olmadığını söyler. Bize bomboş uzay gibi görünen gökler, yıldızlar, gezegenler, galaksiler, görünen ve görünmeyen âlemler, Allah’ın sayısız melekleriyle doludur.

Meleklerin ortak özellikleri, kötülüğe kabiliyetlerinin olmayışı ve sadece emrolunanı yapmalarıdır. Bu yüzden terakkileri yoktur, makamları sabittir. Kerîm olan Allah, onlara ücret olarak, yaptıkları işin bizzat kendisinde bir lezzet vermiştir; gıdalarını ve zevklerini bu işlerinde bulurlar.

Cinsleri ise pek çok muhteliftir. Onlardan bir kısmı, kâinattaki kanunların yürütülmesiyle, bir kısmı çeşitli mahlûkat sınıflarına görevlerini ilham etmekle, bir kısmı kendisine mahsus ibadetleri yerine getirmekle vazifelendirilmiştir. Onların hepsi de, Kâinat Yaratıcısına iman ile intisap etmiş bir mü’min için, kâinatı bir ahbap meclisine çeviren dostlardır. Öyle ki, gökteki yıldızlar, cezbeden rakseden melâikenin ellerinde birer kandil olurken, yerin altında, kabir âlemindeki Münker ve Nekir de, insana birer mûnis arkadaş olur, zahiren karanlıklı addedilen o âlemi şenlendirir, sevinçle güldürür.

Onun içindir ki, Risale-i Nur’dan dersini okuyan bir Nur talebesi, kendisini kaç kişinin dinlediğine hiç aldırış etmeksizin, “Sizin o kısım dinleyici ve arkadaşlarınız çoktur” diyen Üstadının müjdesine itimaden, Cenab-ı Hakkın nice sevimli kulları arasında bulunduğunu bilir ve dersini o huzur içinde yapar.

***

Melâikeler ise onlarda mücahede ile terakkiyat yoktur. Belki her birinin sabit bir makamı, muayyen bir rütbesi vardır. Fakat onların nefs-i amellerinde bir zevk-i mahsusaları var. Nefs-i ibadetlerinde derecatlarına göre tefeyyüzleri var. Demek o hizmetkârlarının mükâfatı, hizmetlerinin içindedir. Nasıl insan mâ, hava ve ziya ve gıda ile tegaddi edip telezzüz eder. Öyle de melekler, zikir ve tesbih ve hamd ve ibadet ve marifet ve muhabbetin envârıyla tegaddi edip telezzüz ediyorlar. Çünki onlar nurdan mahlûk oldukları için gıdalarına nur kâfidir. Hattâ nura yakın olan rayiha-i tayyibe dahi onların bir nevi gıdalarıdır ki, ondan hoşlanıyorlar. Evet ervah-ı tayyibe, revayih-ı tayyibeyi sever.

Hem melekler, Mabudlarının emriyle işledikleri işlerde ve onun hesabıyla işledikleri amellerde ve onun namıyla ettikleri hizmette ve onun nazarıyla yaptıkları nezarette ve onun intisabıyla kazandıkları şerefte ve onun mülk ve melekûtunun mütalâasıyla aldıkları tenezzühte ve onun tecelliyat-ı cemaliye ve celaliyesinin müşahedesiyle kazandıkları tena’umda öyle bir saadet-i azîme vardır ki, akl-ı beşer anlamaz, melek olmayan bilemez.

Meleklerin bir kısmı âbiddirler, diğer bir kısmının ubudiyetleri ameldedir. Melâike-i arziyenin amele kısmı bir nevi insan gibidir. Tabir caiz ise, bir nevi çobanlık ederler. Bir nevi de çiftçilik ederler. Yani rûy-i zemin, umumî bir mezraadır. İçindeki bütün hayvanatın taifelerine Hâlık-ı Zülcelâl’in emriyle, izniyle, hesabıyla, havl ve kuvvetiyle bir melek-i müvekkel nezaret eder. Ondan daha küçük her bir nevi hayvanata mahsus bir nevi çobanlık edecek bir melâike-i müvekkel var.

Hem de rû-yi zemin bir tarladır, umum nebatat onun içinde ekilir. Umumuna Cenab-ı Hakkın namıyla, kuvvetiyle nezaret edecek müvekkel bir melek vardır. Ondan daha aşağı bir melek, bir taife-i mahsusaya nezaret etmekle Cenab-ı Hakk’a ibadet ve tesbih eden melekler var. Rezzakıyet arşının hamelesinden olan Hazret-i Mikâil Aleyhisselâm, şunların en büyük nâzırlarıdır.

Meleklerin çoban ve çiftçiler mesabesinde olanlarının insanlara müşabehetleri yoktur. Çünkü onların nezaretleri sırf Cenab-ı Hakkın hesabıyladır ve onun namıyla ve kuvvetiyle ve emriyledir. Belki nezaretleri, yalnız rububiyetin tecelliyatını, memur olduğu nevide müşahede etmek ve kudret ve rahmetin cilvelerini o nevide mütalâa etmek ve evamir-i İlahiyeyi o nev’e bir nevi ilham etmek ve o nev’in ef’al-i ihtiyariyesini bir nevi tanzim etmekten ibarettir. Ve bilhassa zeminin tarlasındaki nebatata nezaretleri, onların tesbihat-ı maneviyelerini melek lisanıyla temsil etmek ve onların hayatlarıyla Fâtır-ı Zülcelâl’e karşı takdim ettiği tahiyyat-ı maneviyelerini melek lisanıyla ilân etmek; hem onlara verilen cihazatı, hüsn-ü istimal etmek ve bazı gayelere tevcih etmek ve bir nevi tanzim etmekten ibarettir.

Melaikelerin şu hizmetleri, cüz’-i ihtiyarîleriyle bir nevi kesbdir. Belki bir nevi ubudiyet ve ibadettir. Tasarruf-u hakikîleri yoktur. Çünkü herşeyde Hâlık-ı Külli Şey’e has bir sikke vardır. Başkaları parmağını icada karıştıramaz. Demek, melaikelerin şu nevi amelleri ise, onların ibadetidir. İnsan gibi, âdetleri değildir.

 24. Söz

***

Hak ve hakikati dinleyen ve söyleyene sevab kazandıranlar, yalnız insanlar değildir. Cenab-ı Hakk’ın zîşuur mahlukları ve ruhanîleri ve melaikeleri kâinatı doldurmuş, her tarafı şenlendirmişler. Madem çok sevap istersin, ihlâsı esas tut ve yalnız rıza-yı İlâhîyi düşün. Tâ ki senin ağzından çıkan mübarek kelimelerin havadaki efradları ihlâs ile ve niyet-i sadıka ile hayatlansın, canlansın, hadsiz zîşuurun kulaklarına gidip onları nurlandırsın, sana da sevab kazandırsın.

Çünki meselâ sen “Elhamdülillah” dedin; bu kelâm, milyonlarla büyük küçük “Elhamdülillah” kelimeleri, havada izn-i İlahî ile yazılır. Nakkaş-ı Hakîm abes ve israf yapmadığı için, o kesretli mübarek kelimeleri dinleyecek kadar hadsiz kulakları halk etmiş. Eğer ihlâs ile, niyet-i sadıka ile o havadaki kelimeler hayatlansalar, lezzetli birer meyve gibi ruhanîlerin kulaklarına girer. Eğer rıza-yı İlahî ve ihlâs o havadaki kelimelere hayat vermezse, dinlenilmez; sevap da yalnız ağızdaki kelimeye münhasır kalır. Seslerinin ziyade güzel olmadığından, dinleyenlerin azlığından sıkılan hâfızların kulakları çınlasın!

 20. Lem’a

İlginizi Çekebilir

Risale-i Nur Külliyâtının Yazım Kuralları – 2 ve 3

RİSÂLE-İ NUR KÜLLİYÂTININ YAZIM KURALLARINA (USÛL-İ TAHRİR) UYGUNLUNLUĞU VE YAPILAN İTİRAZLARA CEVAPLAR (II) Önceki bölüm  BAKALIM …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
Nasıl Konuşmalı?

İnsanı en başta tanıtan konuşma üslûbudur. Duygular ve düşünceler ister istemez konuşmalara yansır. Bir güzel …

Kapat