Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Kelimeler & Kavramlar / Risale-i Nur’dan Terimler ve Kısa Açıklamalar

Risale-i Nur’dan Terimler ve Kısa Açıklamalar

RİSÂLE-İ NUR KÜLLİYATI’NDAN
TERİMLER VE MÂNALARI

Risale-i Nur âdeta bir deyimler manzumesi ve gerdanlığını oluşturmaktadır. Deyimlerden mürekkep bir gergef gibidir. Her biri bir bölüm ve başlık olabilecek, kitaplar oluşturabilecek, araştırmalara konu olabilecek muhtevadadır.
Kelimeleri cümleleri ihtiva ederken, deyimleri de makalelere konu ve başlık olabilecek külliyettedir.

ADEM-İ TASDİK – TASDİK-İ ADEM : Tasdik etmemek ve yokluğu kabul edip, onaylamak. Allah’ın varlığının zıddı olmayan yokluğunu kabul etmek. Birincisi bir atalet ve düşünmemektir. İkincisi ise olmayan bir şeye vücut vermeye çalışmak. Zira inkar bir tahrip olup ademi, o da şer, nefy ve infiali netice verirler.
AHSENİ TAKVİM : “Ahsen-i takvimde en güzel bir mu’cize-i kudret “ [1]
“İnsanın ahsen-i takvimdeki hüsn-ü masnuiyeti, Sâni’i gösterdiği gibi; o ahsen-i takvimdeki kabiliyet-i câmiasıyla kısa bir zamanda zeval bulması, haşri gösterir.” [2]
“Mevcudata serpilen ve evkata takılan kemalâtının bir ahsen-i takvimidir.” [3]
Son model ve son sistem bir varlık.
“Hüsn-ü takviminden Rahman ve Rahîm isimlerini” [4] tecelli ettiren bir varlık.
“İnsanı, bu câmiiyete göre en a’lâ bir mevki olan ahsen-i takvime çıkarmak vasıtası, şükürdür. Şükür olmazsa, esfel-i safilîne düşer; bir zulm-ü azîmi irtikâb eder.” [5]
Evet, insan ahseni takvimde yaratılmıştır. Her insan için baştaki yapı ve program budur. Ancak insanlar kendi kendilerine modellerini değiştirmekte veya çirkinleştirmektedir.
ÂLA-YI İLLİYYİN – ESFEL-İ SÂFİLÎN : Yüceler yücesi ve Aşağılar aşağısı. ”Bütün insaniyet, bütün istidadıyla istediği beka gibi bir haceti ki; o hacet ise, insanı esfel-i safilînden a’lâ-yı illiyyîne çıkarıyor.” [6]
“Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve teklif iktiza ederler ki, hakikatler perdeli kalıp, tâ müsabaka ve mücahede ile Ebubekirler a’lâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebucehiller esfel-i safilîne girsinler. Eğer masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar, Ebucehiller aynen Ebubekirler gibi teslim olup, mücahede ile manevî terakki kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı.” [7]
“Eğer Resulullah olmazsa; a’lâ-yı illiyyînden esfel-i safilîne sukut etmek ve menba-ı kemalât derecesinden maden-i desais makamına düşmek lâzım gelir.” [8]
“İnsan, nur-u iman ile a’lâ-yı illiyyîne çıkar; Cennet’e lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile, esfel-i safilîne düşer; Cehennem’e ehil (olacak) bir vaziyete girer.” [9]
“Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i safilîne düşersin. Eğer Hak ve Kur’an’ı dinlersen, a’lâ-yı illiyyîne çıkar, kâinatın bir güzel takvimi olursun.” [10]
“Evet Müseylime’yi esfel-i safilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammed-ül Emin Aleyhissalâtü Vesselâm’ı a’lâ-yı illiyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.” [11]
“Kur’an-ı Hakîm iman ve amel-i sâlih ile o esfel-i safilîne sukuttan insanı a’lâ-yı illiyyîne çıkarır.” [12]
“Küçük bir hareket, insanı a’lâ-yı illiyyîne çıkarır ve öyle hal olur ki; küçük bir fiil, insanı esfel-i safilîne indirir.” [13]
ALEMİ MÂNA : Her şeyin mânalandığı, anlam ve kıymet aldığı,lafzın ruhunu oluşturan âlem. Hakiki âlem. Madde âleminin mahsul verdiği âlem. Lafızlar mânalara zarf, cilt ve kılıftırlar. Manen bilinen alem.
ALEM-İ MİSAL – ALEM-İ ERVAH VE RUHANİYAT : Bu dünyanın arkasındaki tenteneli, tül perdeli, buradakilerin oradakileri görmelerine mani engel, ara âlem. Ruhaniyat âlemi. Rüya âlemi. Ahiret âleminin sineması. Bu dünyada olan tüm hadiselerin kameraya alındığı ve seyredildiği mahal.
ÂLİ SANAT – ÂLİ NAKIŞ – ACUBE-İ SANAT : En basit gibi görülen işlerde yapılan üstün sanat ve nakış, işleme eserleri. Basiret ve ilim ehline hayrette bırakacak, hikmet ve maslahatlarda donatılmış sanat.
CEHL-İ MUTLAK : Cehil, basit bir şey bilmediğini bilir suretiyle olan cahillik, cehli mürekkeb ise, bilmediğini de bilmez. Cehli mutlak bu kabilden olup, her konuda tecrübesiz ve bilgisiz kimse.
DELÂİL-İ ÂFAKİYE VE ENFÜSİYE : Gerek dış, gerekse de iç âlemimizde Allah’ın varlığına delil olan âyet ve alâmetler. “Ufuklarda ve kendi nefislerinde insanlara âyetlerimizi göstereceğiz ki o (Kur’an)ın gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması, yetmez mi?” [14]
EHL-İ ŞUHUD VE EHL-İ VUKUF : Başta Enbiya ve Evliya olmak üzere Allah’ın kâinatta varlığının delillerini ve ilâhi sırları keşfedip, hakikate nüfuz eden salahiyetli ve bilgili kimseler. Bu dünyada gören ile görmeyen arasındaki farktan daha büyük bir farkla her şeyi fark edip, tefrik eden mâneviyat ehli.
EMNİYET-İ TÂMME : İmandan gelen bir istinatla her şeyde ve her şeye karşı tam bir korkusuzluk ve güven içinde olma hali. Allah’a taalluk eden her şeyde tam bir güven söz konusudur.
EMRÂZ-I KALBİYE – DAĞDAĞA-İ KALBİ : Aklı aydınlatan fen ilimleri, kalbi aydınlatan din ilimleridir. İkisinin birleşmesiyle hakikat ortaya çıkar. Kalbde meydana gelen hastalıklar tek taraflı olarak şüpheciliğe karşı muhabbete, akli ilimlere meşguliyete insanı sevk eder. Kalbde meydana gelen tereddüt ve fırtınalardan ruhda nasibini alır ve yaralanır. Ana santraldeki bozukluk, tüm şebekeleri de bozar. Kâinatın zembereği olan kalb minvali üzere her şey dönmektedir. Onun akışındaki bozukluk,tüm varlıkların akışını değiştirir.
ENVAR-I MARİFET – ŞUA-İ MARİFET –ARŞ-I MARİFETULLAH : Kâinat fabrikasından maksud ve mahsul; Marifetullahtır.Balsız arı ne ise, marifetsiz varlıklarda odur. Marifetullah kâinatın ürettiği baldır. Onunda her şey görülür, aydınlanır, parlar. Güneşler nurunu ondan alır. Cennet güzellik ve bekasını ona muhtaçtır. Marifet insanlığın ulaşacağı zirvedir. Allah’ı bilmenin ötesinde,onu tanımadır. Tüm yönleri, esma ve sıfatları ve her şeyde. Allah’ın beni yaratırken zihnime atmış olduğu imza. Benim onun olduğum, onunla benim var olduğum belge ve hakikat. Marifetsiz her şey karanlık ve yokluktur.
ERVAH-I TAYYİBE – RAYİHA-İ TAYYİBE-ERVAH-I HABİSE : “O’na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah’a ameli salih ulaştırır.” [15] Güzel olan söz ve kelimeler hafifliğiyle Allah’a yükselirken, habis ve kötü olan kelimeler ağırlıklarıyla geri kalır, değersizleşir, fanileşir. Ve her ikisi gök yüzünde bir mücadele içerisine girer. Hangisi hangisine galebe ederse, aynı durum yeryüzüne de akseder. İyi ruhlar kötü ruhlara üstün geldiklerinde,yer yüzünde de iyiler kötülere üstün gelirler. Ondandır ki, dua edenler, cephede savaşanlardan geri değillerdir. “Madem arzdan semaya gidip gelmek var. Semadan arza inip çıkmak oluyor. Ehemmiyetli levazımat-ı arziye, oradan gönderiliyor ve madem ervah-ı tayyibeler semaya gidiyorlar.” [16],” nura yakın olan rayiha-i tayyibe dahi onların (meleklerin) bir nevi gıdalarıdır ki, ondan hoşlanıyorlar. Evet ervah-ı tayyibe, revayih-ı tayyibeyi sever.” [17],” Hava unsurunun yüksek ve ehemmiyetli bir vazifesi ¬…….. âyetinin sırrıyla, güzel ve manidar ve imanî ve hakikatli kelimelerin kalem-i kaderin istinsahıyla ve izn-i İlahî ile intişar etmesiyle bütün küre-i havadaki melaike ve ruhanîlere işittirmek ve Arş-ı A’zam tarafına sevk etmek için kudret-i İlahî kaleminin mütebeddil bir sahifesi olmaktır.” [18]
ESBÂB-I MADDİYE : Maddi sebepler hakiki sebepler olmayıp, hakikate, hedefe götüren araçlardır. Sebeplere tevessül gerekir, sebeplerin hakiki sahibi olan Allah’tan gaflet etmedikçe… Meyve ağaçdan alınır, veren ise ağaç değil, tüm şartları hazırlayan Allah’tır.
EŞEDD-İ ZULÜM – EŞEDD-İ İSTİBDAD : Allah kâinata bir nizam ve kanun koymuştur. Her şey o dengeye göre hareket etmektedir. Şiddetli zulüm ve istibdat ise o kanundan hariç kalmaya çalışmak ve keyfi, şahsi harekette bulunmaktır. Kâinatın dönen çarkları arasında kalmaya mahkum olan bu insan,bir çoklarını da kendi âkibetine sevk eder.
Üç motorlu varlık insan: Melekler motorsuz varlıklar olup, hem sessizdirler, hem de bir seviye kat etmemektedirler. Tıpkı yayan insanın durumu gibi. Cinler ise, tek motorlu varlıklar olup,gürültülü varlıklardır. Akıl duygularına sınır konulmamıştır. Taksi misal. İnsan ise; hem karada, hem havada, hem de denizde giden uçak ve füze misal âdeta üç motorlu, hızlı ve gürültülü varlıklardır. Akıl duygusuna ek olarak; kin ve nefretin kaynağı olan gadabiyye duygusu ve doyumsuz olan şeheviye duygularına had konulmamıştır. Son sistemde bir varlık olup;gerek yükselişine,gerekse de düşüşüne sınır yoktur.
EVÂMİR-İ TEKVİNİYE –SÜNNETULLAH : “Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelan-ı nümuvv der: “Ben sümbülleneceğim, meyve vereceğim.” Doğru söyler. Yumurtada bir meyelan-ı hayat var. Der: “Piliç olacağım.” Biiznillah olur. Doğru söyler. Bir avuç su, meyelan-ı incimad ile der: “Fazla yer tutacağım.” Metin demir onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelanlar, iradeden gelen evamir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir.” [19]
“Melaike bir ümmet-i azîmedir ki, sıfat-ı iradeden gelen ve şeriat-ı fıtriye denilen evamir-i tekviniyesinin hamelesi ve mümessili ve mütemessilleridirler.” [20]
Adetullah da denilen Sünnetullah ise;“Hilkat-ı kâinatta câri olan kavanin-i itibariyesinin mecmu ve muhassalasından ibarettir.” [21] Allah’ın varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirlemek üzere koyduğu kanun ve kurallar.
EVHAM-I FÂSİDE : Evham bulutları. “Kat’i ve şuhudi mesailde teşkikatı vehmiye yapmak, akılsızlıktır.” [22] Vehim olarak; Âhireti düşünmemek, Allahı tanımamak, dünya sevgisi, Hürriyet, Kendine güvenmeden kaynaklanan sebeb, Nefis ve şeytanın, ehli dalaletinin vekilinin bu durumu düşünmesindeki sebeb, şu dört hususu temin etmek içindir. Dünya saadeti, Lezzeti hayat, Terakkiyatı medeniyet ve Kemâli sanattır. [23]
FAHRİ KÂİNAT –EŞREFİ MAHLUKAT: Eşrefi mahlukat; Varlıkların en şereflisi. Varlıkların başlangıçtaki ruhu o idi. Mükemmelliği temsil eden peygamberlik zincirinin son halkası o oldu. O olmasaydı, bu silsile daha çok devam edecek, kemalatını ikmal edemeyecekti. Kemalat onunla ve onda son buldu. Ondan devam ile sürdü. Hatemül enbiya, peygamberlerin mühürlü bir dilekçesi oldu. Mühürsüz dilekçe, geçersiz dilekçe. Onunla varlık dilekçesi mühürlendi. Rasulussakaleyn; Cin ve insanların temsilcisi, insanların maruzat ve mahsulatlarını Allah’a tekmil ile bildiren…
O Allah’ın sevgilisi Habibullah..Cin ve İnsanların peygamberi Rasulüssakaleyn.. Kâinatın efendisi Seyyidil kâinat.. Her şeyin kendisi için yaratıldığı Levlâke levlâk.. Günahkârların şefaat edicisi Şefiul Müznibin.. İnsanların en hayırlısı olan Hayrul Beşer… Bütün insanî her türlü güzelliklere sahib olan bu zât (ASM), Marifetullahın ilancısı…
GAYE-İ AKSA –MAKSAD-I A’LA – MAKASID-I ULYA – NETAİC-İ UZMA : -Ve tübelliğüna biha aksal ğayat-Marifeti ilâhiye, Muhabbeti Rabbaniye,Ubudiyeti İlâhiye, Marziyyatı Rabbaniyedir. Ulaşılması hedeflenen en son nokta. İnsanlık zirvesi.. Hayatın neticesi..
GAYRI MEŞRU : İnsanlık için çizilen ilâhi sınırı aşmak ve taşmak. İnsanlığın kaybına sebeb olacak olan âdeta mayınlı bir tarlaya girmek demektir ki, bu da çokla yetinmek değil, azla aldanmaktır. Helal dairesi geniştir, keyfe kâfidir, harama girmeye lüzum yoktur. Kural dışı, ölçüsüz bir hayatın ölçüsüzlükleri…
HAKAİK-I NİSBİYE – NİSBİ EMİRLER : Belli bir nisbet ve ölçü ile bilinebilen hakikatler. “Hakaik-i nisbiye denilen şeyler, kâinatın eczası arasında bulunan rabıtalardır. Ve kâinattaki nizam, ancak hakaik-i nisbiyeden doğmuştur. Ve hakaik-i nisbiyeden kâinatın enva’ına bir vücud-u vâhid in’ikas etmiştir. Hakaik-i nisbiye, büyük bir ölçüde hakaik-i hakikiyeden çoktur. Hattâ bir zâtın hakaik-i hakikiyesi yedi ise, hakaik-i nisbiyesi yedi yüzdür. Binaenaleyh kubh ve şerde şer varsa da kalildir.” [24]
Kâinatta asıl güzelliklerdir. Hikmet gereği her şey zıddıyla yaratılmıştır. Eşyanın bilinmesi zıddının oraya girmesiyledir. İyilik-kötülük, sıcak-soğuk gibi…
HAKİKATÜL HAKAİK : Her şeyin gerçek yüzü. Kâinatın ilk yaratılışındaki konulduğu mânayı ifade eden hakikat. Allah’ın gerçek muradı. Değişik görüş mecralarını birleştiren ana mecra.. Mânanın ilk çıkışında hedeflenene, sonunda yine aynı noktaya varmasıdır. Zira kaynağından çıkan su,tekrar kaynağına dönmektedir. Herşey hakikatını aramakta ve dönüşü de onadır.
HATEM-İ VAHDET – HATEM-İ VAHİDİYYET – SİKKE-İ VAHDET – SİKKE-İ EHADİYYET – SİKKE-İ TEVHİD – TURRA-İ VAHDET – TURRA-İ SAMEDİYYET : Cenâb-ı Hakkın bütün varlıklardan müstakil olarak, kendisine has ve mahsus olup taklidi yapılmayan özel mührü ilâhi. Çünkü; “O’dur hâlık, başka bir hâlık tahayyül etmeyiniz.” [25] Demek ki küfür hakikati setreden, akla dayanmayan, taakkul neticesinde ortaya çıkmayıp ancak hakikati olmayan bir hayal ve tahayyüldür. Mührün değil, hayal edilenin okunmasıdır.
Hatibî:”Ehadiyet zâtın birliğidir, Vâhidiyet ise sıfatta ortaklığı red içindir.”
HATIRAT-I KALB : Bir sinema şeridi gibi kalbden geçen his, duygu, istek gibi arzular.” Acaba Hâlık-ı Semavat ve Arz’dan başka hangi sebep var ki, en ince ve en gizli hatırat-ı kalbimizi bilecek ve bizim için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvacından kurtaracak, hâşâ, Zât-ı Vâcib-ül Vücud’dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette onun izni ve iradesi olmadan imdat edemez ve halaskâr olamaz.” [26]
Kalbin her türlü mahremiyetine vâkıf olan odur. Özel oda, yayın dairesi.
HILLET : Samimi ve Canı gönülden olan dostluk ve takdir edici arkadaşlık.” Mesleğimiz “Haliliye” olduğu için, meşrebimiz “hıllet”tir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmerd kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üss-ül esası, samimî ihlastır. Samimî ihlası kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var. Ortada tutunacak yer bulamaz.” [27]
“Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halilullah’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır.” [28]
Peygamberlik halkası peygamberimizle son bulmuş, ancak onun kemalâtı baki kalıp, “Alimler peygamberlerin vârisleridir.” hakikatınca Hıllet düsturuyla Sahabeye, Tabiin ve Tebe-i Tabiine kadar zahir olarak intikal edip, devam etmiştir. Bu üç kuşağın herbir ferdinde bu kemalât bütün kemalâtıyla ferden ferdâ tecelli etmiştir. Bir çok büyük alim ve şahsiyetler bu saff-ı evvelde bir alem gibi görünmüştür. Bu üç asırdan sonra bu kemalât perdeli olarak gitmiş, ferdi şahıslara münhasır kalmıştır. İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani, Şeyh Muhiddin-i Arabi gibi şahsiyetler netice vermiştir.
Ahirzamanda ise Mehdi ve talebelerinde bu kemalât inkişaf ederek zuhur edecek, her şahısda zuhura gelecektir. Bilmese ve şuuru taalluk etmese de o kemalât onda görülecek, farkına varılacaktır.
HİLAFET-İ KÜBRÂ : İnsan bu dünyaya hilafet-i Kübra gibi en büyük bir rütbe ile gönderilerek tekrim ve teşrif edilmiştir. Resmi geçitte tüm daire amirleri çıkar, halkı selamlar. Oysa padişah veya cumhurbaşkanı ise en son çıkıp halkı selamlar.
Varlık alemine çıkan tüm varlıklar resmi geçitini yapmış büyüklüğünden dolayı en sona kalan insan ise, en son çıkışıyla rütbesini tescillemiştir.
HODBİN – HUDABİN : Hodbin insan her şeyde kendisini gören ve gösteren insandır. En küçük lezzeti için her şeyi feda eder.
Hudabin ise; Her şeyde hakkı görüp, hakkın hatırına kendi lezzet ve menfaatını düşünmeyip feda eden insandır. Her şeyde Allah’ı gördüğü gibi gösteren ve bunu da hayatında yaşayışıyla gösteren insandır.
“Eğer hodbin ve kendi nefsine mâlik isen: Bilâ-addin beladır gör,
Bilâ-haddin azabdır tad, Bilâ-gayet ağırdır gör.
Eğer hakikî abd-i hudâbin isen Hududsuz bir safadır gör.
Hesabsız bir sevab var tad Nihayetsiz saadet gör…” [29]

Hadisde: “Evvelinin bir cife, ahirinin bir lâşe olduğunu bildiği halde büyüklenen insana şaşarım.”

KAB-I KAVSEYN : Kesişme noktası. Madde ile mânanın ayrışma noktası. Hudut çizgisi. Zat-ı Zülcelâlin huzuruna giriş kapısı. Yoklukla varlık arasındaki hat gibi, varlıkla hakiki varlık olan Vacib-ul Vücud arasındaki ara nokta. Her şeyin kendine sunulduğu makam. Ara perde.. berzah. Aynel yakîn ve Hakkal yakîn mertebesi..
KABZA-İ TASARRUF : “Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.” [30]Küçük büyük her şey Allah’ın tasarrufunda ve idaresindedir. Her şeyin dizgini onun elindedir. Bütün kâinatın yönetimi ona bakar, onun irade ve kudretiyle olur.
KÂİNAT-I SEYYALE – MEVCUDAT-I SEYYARE : Kanalda akan su misali, tüm varlıklar da kâinat kanalında akıp gitmektedir. Dalgasız olmayan deniz, her dalgasında çok cenazeleri de beraberinde götürür. Varlıklar âlemi de kâinat denizinin dalgalarında ölüm-doğum, hastalık-sağlık gibi bir çok oluşumları da beraberinde getirip götürmektedir. Film şeridine alınmak üzere sürekli tazelenmektedir.
KANUN-U EMRÎ : Allah’ın emri –Ol- iledir. Allah’ın emir dairesinden olan ruh misal, kanunların bir emirle yerine getirilmesi. Bir sözü iki farklı kişi söyler. Söz aynı iken, etkisi farklıdır. Arş emrini normal bir insanın söylemesiyle bir asker bile yerinden kımıldamazken, bir komutanın arş emriyle binlerce asker hareket eder. Kâinatı harekete getiren Allah’ın ilâhi kanun dairesinden çıkan emirler.
KEFFÂRETÜZ ZÜNUB : Kirlilik bir kir olduğu gibi, onu temizleyecek malzemelerin bulunmaması ve alınmaması da bir kir ve kirliliktir. Yapılan yanlış yazıların silgiyle silinmesi neticesinde her ne kadar bir yıpranma oluyorsa da, kirlilik ortadan kalkmış oluyor.
Günahlar da bir kirdir. Tövbe, istiğfar, nedamet birer silgi misal onu temizleyen araçlardır. Aslı gibi olmayıp, yıpranmaya neden olsa da kir ortadan kalkar. Yeterki etkili bir temizleyici ile temizlenme yoluna gidilsin. Müspet ve menfi ibadetler, başa gelen musibetler birer keffaret-üz zünubdur. Cenâb-ı Hakkın huzuruna temiz çıkartıcı vesilelerdir. Küfür ise iman dışında hiçbir surette temizlenmeye kabil değildir. Tek temizleyicisi odur.
KUR’AN’IN TİLMİZLERİ: Kur’an’ın tilmizi ve dersini dinleyenler; Müçtehidin, Sıddıkin, Hükema-i İslâmiye, Muhakkikin, Ulema-i Usulül Fıkıh, Mütekellimin, Evliya-i Ârifin, Aktâb-ı Âşikîn, Müdakkikini ulema, Avamı müslimin.
KÜNUZ-U MAHFİYE – RAHMET HAZİNELERİ – HİKMET DEFİNELERİ : açılmasıyla nihayetsiz rahmet ve isimleri keşfetmeyi ilan ediyor, her şey ortaya çıkıyor.
LETAİF-İ AŞERE – NÜFUS-U SEB’A : İnsanda bulunan on latife ve duygunun mahiyet-i câmiasında ve istidad-ı hayatiyesinde çok letaif var. Onlardan on tanesi iştihar etmiş. Hattâ hükema ve ülema-i zahirî dahi o letaif-i aşerenin pencereleri veyahut nümuneleri olan havass-ı hamse-i zahirî, havass-ı hamse-i bâtına diye o letaif-i aşereyi başka bir surette hikmetlerine esas tutmuşlar.
Hattâ avam ve havas beyninde tearüf etmiş olan insanın letaif-i aşeresi, ehl-i tarîkın letaif-i aşeresi ile münasebetdardır. Meselâ vicdan, a’sab, hiss, akıl, heva, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gazabiye gibi letaifi kalb, ruh ve sırra ilâve edilse letaif-i aşereyi başka bir surette gösterir. Daha bu letaiften başka saika, şaika ve hiss-i kabl-el vuku’ gibi çok letaif var.” [31]
Nüfus-u Seb’a yani insanı teşkil eden özellikler; “Nefs-i emmare, Nefs-i levvame, Nefs-i mülhime, Nefs-i mutmainne, Nefs-i râdiye, Nefs-i mardiyye, Nefs-i sâfiye.”
LEVH-İ MAHFUZ: İnsanın amellerinin bir numunesinin bulunduğu harddiski olduğu gibi, kâinatın harddiski de levhi mahfuzdur.”
“Evet görüyoruz ki, herhangi muvazzaf bulunan bir şey, vazifesinden terhis edilmekle daire-i vücuddan çıkarsa, Fâtır-ı Hakîm onun çok suretlerini “Levh-i Mahfuz”larda tespit eder.” [32]
Tüm varlıkların tasarı hallerinden varlığa çıkış ve sonrasına kadar her şeyin tespit edildiği ana arşiv. Her bir varlık ezeli arşivlerde kaydedilmiştir.
LÜMME-İ ŞEYTANİYE : Şeytana ait karakol. Kalb hırsızı. Kalb sarayının eşkıyasının gizlenme mahalli. Fısıltı merkezi. Şeytanın kuruntusu. Bu kuruntu ile çoklara istediğini yaptırır.
“İnsanda kalbin bir köşesinde lümme-i şeytaniye denilen bir âlet-i vesvese ve kuvve-i vâhimenin telkinatıyla konuşan bir şeytanî lisan ve ifsat edilen kuvve-i vâhime, küçük bir şeytan hükmüne geçtiğini ve sahiplerinin ihtiyarına zıd ve arzusuna muhalif hareket ettiklerini hissen ve hadsen herkes nefsinde görmesi, âlemde büyük şeytanların vücuduna kat’î bir delildir.
Ve bu lümme-i şeytaniye ve şu kuvve-i vâhime, bir kulak ve bir dil olduklarından, ona üfleyen ve bunu konuşturan haricî bir şahs-ı şerirenin vücudunu ihsas ederler.” [33]
Kumar oynayan insanlara –Şeytanın bol olsun- derler. Çünkü boldur. Onları saptırmak için özel bir fısıltı gerekmemektedir. Ancak özellikle cephede düşman hücumuna maruz olan bir asker gibi, bir müslümanda özellikle namaz gibi durumlarda bu vesveseye maruzdur. Çünkü şeytanın Allah’a verdiği bir söz vardır: “(İblis) dedi ki: Ey Rabbim! Andolsun ki, beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak onlardan ihlasa erdirilmiş kulların müstesna…” [34]
IZDIRABAT-I RUHİYYE – VÂVEYLA-İ RUHİ : “Eşyanın icadı, ya nefislerine veya esbaba olan isnadı, hayret ve istiğrabı mûcibdir. Bu da red ve inkârı îcab eder. Bu dahi dalaletleri intac eder. Bu ise ızdırabat-ı ruhiye ve teşevvüşat-ı akliyeye sebep olur. Bu da ruhları ve akılları firar ettirmekle Vâcib-ül Vücud’a iltica etmeye mecbur eder.” [35]
Ruh alemde olan her üzücü olaya baktığında feryat eder. Ruhun kapanılmaz olan en büyük ızdırabı ise, küfürden gelen acıdır. Bunların tedavisi ise imanla tatmin, ibretle bakarak, hikmetle düşünmektir.
İHLAS – MUHLAS :İhlas, içinde halk olmayandır.
Kişinin belli bir gayret, samimiyet neticesinde Allah’ın rızasını kazanarak ihlası elde edip, muhlisler seviyesine çıkmasıdır. İnsanları, alimleri, ilmiyle amel edenleri helakete götüren sebep, ihlaslıları müstesna kılmaktadır. Ancak onlarında bulunduğu mevki sebebiyle büyük tehlikelerle karşı karşıya oldukları da kaçınılmaz bir durumdur.
Muhlas olanlar ise; özel olarak, belli bir gayret göstermeden ancak liyakatlarına binaen Cenâb-ı Hakkın özel olarak ihlaslı kıldığı kimselerdir ki, bunlar Allah’ın koruması altındadırlar. Bu ihsana bizzat layık kılınmışlardır. Kesb ile değil, lutuf ile ulaşılan ulvi bir makam.
“Cenab-ı Erhamürrâhimîn’den bütün esma-i hüsnasını şefaatçi yapıp niyaz ediyoruz ki: “Bizleri ihlas-ı tâmme muvaffak eylesin… Âmîn…” [36]
İLTİZAM – İLTİHAK : “Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle ekser nâsın o zalim eşhasın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olmasıyla manen iştirak eder, musibet-i âmmeye sebebiyet verir.” [37]
Bir fiilin ortaya çıkmasında maddi müdahale rol oynadığı gibi, manevi taraftarlık da o fiilin vukuunda önemli rol oynar. Bir oy birisini indirirken, diğerini çıkarır. Onun yapacağı müspet veya menfi işlere o oyu verenler ortaktırlar. Tıpkı bir şeye sebep olan onu yapandır, kuralı gibi…
İltizam ve iltihak manevi ortaklıktır.
İMAN-TEVHİD-TESLİM-TEVEKKÜL-SAADET-İ DAREYN : “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder.” [38]
Birbirinin oluşumuna ve varlığına sebeb olup, zincirleme birbiriyle bağlantılı hakikatlar. Zira Allah’a iman var ise, onun birlenmesi esastır, bu da ona teslimiyeti gerekli kılar, teslim ona bağlanıp, onu düşünmeyi, bu da her iki dünyanın saadetini gerekli kılıp, kazandırır.
İNAYET-İ SERMEDİYE : “Hakîm-i Ezelî inayet-i sermediye ve hikmet-i ezeliyenin iktizası ile, şu dünyayı tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve esma-i hüsnasına âyine ve kalem-i kader ve kudretine sahife olmak için yaratmış ve tecrübe ve imtihan ise neşvünemaya sebebdir.” [39]
İnsan büyük bir destekle bu dünyaya gönderilmiştir. Allah’ın yardımı tüm varlıkları onun yardımına koşturmaktadır. Ezelden torpilli…
Namımı defter-i uşşağından ihraç eyleme. Kendi muhtacını muhtacına muhtaç eyleme.
İNTİSAB – KAT’-I İNTİSAB – İSTİNAD : İman Allah’a bağlılıktır. Herkes mensup olduğu efendisinin şerefiyle şereflendiği gibi, insan da Allah’a olan mensubiyetiyle bir değer almaktadır. Ona dayanmakla her işi âsan olmaktadır.
Ama ona olan bağlılığın kesilmesi demek olan küfür ile nihayetsiz bir sukut içerisine düşer. Tıpkı kablosunu devletin elektriğine bağlayan bir kimse tüm dünya ile irtibat kurabilir, bağlantısını devam ettirebilir. Aksi takdirde tüm dünyayı dolaşarak özel bir hat kurması gerekecektir.
Allah’a intisap edip istinat eden bir insan da tüm kâinatla bir iletişim içerisine girebilir, küfür ise bu bağlantıyı keser, atar.
İNTİZAM-I KASDİ –NUR-U KASD: Her şeyde bir kasıd vardır. Kasten ve bilerek yapılmaktadır. Zahiren görünen eğri büğrülükler de dahi bir kasıdla beraber, bir intizam parlamaktadır. İman nuruyla bu durum daha zahir olarak görülmektedir.
“Bütün insanlarda biri tevafuk, diğeri tehalüf olmak üzere iki cihet vardır. Tehalüf ciheti Sâniin muhtar olduğuna, tevafuk ciheti ise Sâniin Vâhid-i Ehad olduğuna delalet ederler. Bu iki cihetin bir Kasıd’ın kasdıyla, bir Muhtar’ın ihtiyarıyla, bir Mürîd’in iradesi ile, bir Alîm’in ilmiyle olmadığını tevehhüm etmek, muhalâtın en acibidir. Fesübhanallah! Yüzün o küçük sahifesinde nasıl gayr-ı mütenahî nişanlar dercedilmiştir ki, göz ile okunur da nazar ile, yani akıl ile görünmez.” [40]
Kasıdla bir maksat kastedilmektedir.
İSTİDAT LİSANI – İHTİYAC-I FITRİ LİSANI – LİSAN-I IZTIRARİ : Önünüze elini açmış, boynu bükük, gariban kılıklı duran birisine baktığınızda anlarsınız ki, bu adam muhtaçtır. İhtiyacını haliyle dile getirmektedir.
Tüm kâinatta haliyle, ihtiyacı ve zorda kalmışlığıyla sürekli dergah-ı ilâhiyeye el açmaktadır. İhtiyacını haliyle dile getirmektedir.
Allah samed ismine mazhar olan varlıklar, sonsuz bir ihtiyaç içerisinde bu aleme gönderilmişlerdir.
İSTİKRA-İ TÂM: “cemi’ fünun ile sabit olan istikra-i tâmm…” [41],”umumi bir araştırma..” [42] Bir şey hakkında etraflı ve detaylı bilgi edinme. Şüphe ve yanlışlardan uzak olarak.
İstikra-i tam; “Bütün cüziyyat üzerinde yapılan müşahededen sonra, külli bir hükme varmak.” [43]
İSTİNBAT-I AHKÂM : Allah kısa söylemiştir ki, öz ve uzun olsun. İnsanların istidatlarıyla muradı ilâhinin ne olduğunu, o gizli mânayı hükümden çıkarmak için ortaya koydukları farklı görüşler. Kur’andaki bir hüküm umuma baktığı gibi, çıkarılacak olan mânanın da umuma uygun ve uyumluluğu esastır.
İTMİ’NAN-I KALB : Kalb; sır, ruh, akıl, hayal ve sair kuvvelerle bağlantılıdır.
“Kalpler ancak Allah’ı anmakla sükunet bulur.” [44]
İlâhi makam olup Allah’ın ben yer ve göğe sığmadım, mü’min kulumun kalbine sığdım, buyurduğu ilâhi arş. Zira bir koltukta iki padişah oturmaz. Birisi oturursa öbürü kalkar. Allah’a âid olan kalb dairesi yine ancak onunla doyum sağlar.
MAÂLİ-İ AHLAK :İnsan yaratılışında üstün ahlak üzere yaratılmış ve donatılmıştır. Pest, aşağı, süfli, değersiz şeylerden âzade olarak tasarlanmıştır. Duyguları da o yöndedir. İnsanın duyguları sönse de, bu yüksek ahlaktan kırpıntılar kalabilir.
Akıl anlamasa, fikir yetişmese de kalb ister ve hisseder.
MAÂNİ-İ MUKADDESE –MÂLAYANİYAT-I REZİLE : Bütün o masnuat, bütün onlardan matlup neticeleri, nihayet derecede ve gayet güzel bir surette gösterdiklerinden ve ibadat-ı mahsusa ve tesbihat-ı hususiye ve tahiyyat-ı muayyene ile tabir edilen evamir-i tekviniyeye karşı onların itaatları ve onlardan matlub olan makasıd-ı Rabbaniyenin husulünden hasıl olan ve iftihar ve memnuniyet ve ferahla tabir edemediğimiz maânî-i mukaddese ve şuun-u münezzeh, o derece âlî ve mukaddestir ki; bütün ukûl-ü beşer ittihad edip bir akıl olsa, yine onların künhüne yetişemez ve ihata edemez.” [45]
Bir yandan ifadesinden âciz kaldığımız ulvi, Allah’a âid yüce mânalar, diğer yandan saf ve bozulmamış zihinleri besleyen ulvi mânalar. Ulvi duyguları besleyen gıdalar.
Aşağı ve sefil şeyler insanı nihayet derecede sukut ettirdiği gibi, isteyerek düşündüğü rezil mâna ve lüzumsuzluklar dahi o insanın fikir, ruh, kalb dünyasını bulandırmaktadır. Bulanık hayatın bulanık çocuklarıdırlar onlar.
“Bâtıl şeyleri iyice tasvir, safi zihinleri idlâldir.” [46]Mecrasından saptırarak, istikamet olan rayından ve zincirinden koparmaktır. Rayından çıkmış bir tren kıymetsizdir, kanalından çıkmış bir su seldir, yuvasından çıkan bir göz kördür.
MÂNEVİ CANİB : Madde asıl değil. “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.” [47]
Her şeyin biri maddi, diğeri mânevi olmak üzere iki ciheti vardır. Maddi ciheti işin zahiri ve görünen yönüdür, mânevi ciheti ise hakiki yönüdür. Tıpkı dünyada bir karar almak için maddi meclisler kurulduğu gibi, mânevi canibde dahi toplanılıp alınan kararlar ve mânevi canibin verdiği hükümler asıldır.
“Bir Cuma gecesinde, nevm ile âlem-i misâle girdim. Biri geldi, dedi:
– Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor.
Gittim… Gördüm ki: Münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Sâlihînden ve a’sârın mebuslarından her asrın mebusları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:
– Ey felâket – helâket asrının adamı! Senin de reyin var, fikrini beyan et.” [48]
MECLİS-İ MÜNEVVER- MECMA-I AHBAB : Toplanılan bir meclisle genelde aynı seviyenin oluşumuna dikkat edilir. Aynı gaye, aynı meslek gruplarının alacakları ortak kararlar gibi.
Dünyada yırtıcı hayvanlardan uzak, maddi ve mânevi nurlu insanlardan oluşmuş bir meclis hükmüne geçebilir, geçirilebilir. Saf ve aldatmayan insanlar topluluğu. Aynı hedefe yönelmiş içleri nur, dışları nur, hepsi bir şeye gönül vermişlerin nurlu kalabalığı ve topluluğu…
Birbirini sevenlerin, sevgililerin, sevilmişlerin topluluğu.
MECMA-I EKBER –– MEŞHER-İ ÂZAM : Ak ile karanın, zıtların birbirlerinden temyiz ve tefrik edileceği hesap günü için toplanılan büyük mahkeme. Herkesin malını sergilediği, sermayesini döktüğü, boyunu gördüğü sual yeri.
Boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın hakkını alacağı adalet mahalli. Rüşvetin geçmediği, hakiminin Allah olduğu mahkeme salonu. İtiraza mahal olmaksızın haklının haksızın memnun ayrılacağı, aile fertlerinin birbirlerinden kaçacakları telaşla beraber neticenin vereceği korku ile kararı bekleme yeri.
“İşte o günde kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar.” [49]
MEKTUBAT-I RABBANİYE : “şu mevcudatın âlî bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zira onlar, mektubat-ı Rabbaniye ve meraya-yı Sübhaniye ve memurîn-i İlahiyedirler.” [50]
Şu dünyada yaratılan her şeyin muhtelif özellikleri olmakla beraber, temel olarak –anlaşılsın, anlaşılmasın- tarafı ilâhiden gönderilmiş birer mektupturlar. Mektuplar okunmak içindir. Meyvesinden hayvan ve insanına kadar her şey yazılmış birer mektuptur.
MERTEBE-İ ÂLİYE – MERTEBE-İ KÜLLİYE – HAKİKAT-I ÂLİYE : “Harekât-ı salâtiyede tekrarla “Allahü Ekber” “Allahü Ekber” demekle kat-ı meratibe ve terakkiyat-ı maneviyeye ve cüz’iyattan devair-i külliyeye çıkmasına bir işarettir ve marifetimiz haricindeki kemalât-ı kibriyasının mücmel bir unvanıdır. Güya herbir “Allahü Ekber” bir basamak-ı mi’raciyeyi kat’ına işarettir.” [51]
“Hacc-ı şerif bil’asale herkes için bir mertebe-i külliyede bir ubudiyettir. Nasıl ki bir nefer, bayram gibi bir yevm-i mahsusta ferik dairesinde bir ferik gibi padişahın bayramına gider ve lütfuna mazhar olur. Öyle de: Bir hacı, ne kadar ami de olsa, kat’-ı meratib etmiş bir veli gibi umum aktar-ı arzın Rabb-ı Azîmi unvanıyla Rabbine müteveccihtir. Bir ubudiyet-i külliye ile müşerreftir.” [52]
İnsana verilen paye ve rütbeler. Mareşal gibi bir çok rütbe ve basamakları aşarak elde edilecek olan yüce dereceler. Gerçek ve yüksek hakikatler.
MEŞAĞİL-İ DÜNYEVİYE : Şairin:”Hâlâ ne diye oyunda oynaştasın, sen ki Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın veya kızım sen de Fatihler doğuracak yaştasın, dediği gibi, insanları bu yüksek hedeflerden alıkoyan basit ve nefsin savunması ve avunmaları olan meşguliyetler.
“Ey dünyaperest nefsim! Acaba ibadetteki füturun ve namazdaki kusurun meşagil-i dünyeviyenin kesretinden midir veyahut derd-i maişetin meşgalesiyle vakit bulamadığından mıdır? Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona sarfediyorsun!” [53]
MEVCUD-U MEÇHUL : “Cenab-ı Hakk’a malûm ve maruf ünvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur. Çünki bu malûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema’dır. Hakikatı i’lam edecek bir ifade de değildir. Maahaza, o ünvan ile fehme gelen mana, sıfât-ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilka edemez. Ancak Zât-ı Akdes’i mülahaza için bir nevi ünvandır. Amma Cenab-ı Hakk’a mevcud-u meçhul unvanıyla bakılırsa, marufiyet şuaları bir derece tebarüz eder. Ve kâinatta tecelli eden sıfat-ı mutlaka-i muhita ile, bu mevsufun o ünvandan tulû’ etmesi ağır gelmez.” [54]
Örften kaynaklanan bir ülfet, kulaktan duyma bir taklid; hakikatı hakkıyla gösteremez, görünmeye manidir. Tıpkı şahsi olarak kazanılmayıp, miras olarak kalan bir malın değerinin tamamen anlaşılamaması gibi.
Ancak var olan o varlığın öğrenilmeye ve anlaşılmaya gerekliliği ihtiyacı hâsıl olursa, öğrenme hissi de harekete geçecektir. Nice değerli kimselerin değerleri herkes tarafından takdir edilmesine karşı,evladları tarafından tam anlaşılamaması bu malumiyeten kaynaklanmaktadır. Zaten o söylediğin kimse benim babamdır, deyip kesip atar. İstifadeden mahrum kalır.
Meçhuldeki varlık. Öğrenmeyi mucib. aklı bilmeye sevk eden muharrik güç…
MEZAR-I EKBER : İman gözlüğü eşyanın hakikatını gösterir. Küfür gözü eşyayı tağyir edip, çehresini değiştirir. Asrımızda bulunan altı milyar insan bir asır sonra büyük bir mezaristana dönecektir. Geçmiş asırları da buna kattığımızda dünya değil bir mezar suretini alır. Ancak bu ölen insanlar yok olmadıklarından dolayı terhis ile hakiki memleketlerine gittiler. Sürekli terhis olan askerleri ölmüş olarak değerlendiren bir kimse, o insanların gittikleri yerleri de hayatın bir başlangıcı olarak değil, bir matem yeri olarak değerlendirir.
MUCİBE-İ KÜLLİYE – SÂLİBE-İ KÜLLİYE : Mûcibe-i külliye. yani müspet veya umumi olan bir hüküm. Salibe-i külliye ise,bir şeyin olmadığını veya yokluğunu gösteren hüküm.Bundan hareketle;” Halk-ı eşya hakkında “mûcibe-i külliye” sadık olmadığı takdirde “sâlibe-i külliye” sadık olur. Yani ya bütün eşyanın hâlıkı Allah’tır veya Allah hiç bir şeyin hâlıkı değildir. Çünkü eşyanın arasında muntazam tesanüd ile halk ve yaratmak, tecezziyi kabul etmez bir külldür, baziyet yoktur. Ya mûcibe-i külliye olacaktır veya sâlibe-i külliye olacaktır. Başka ihtimal yok.” [55]
Olaya müspet mâna olan; her şey Allah’ındır- düşüncesinden hareketle de bakılabilir, böylece tek bir şeyin sahibinin o olmasıyla, hepsinin de sahibi o olmuş olur. Veya eşyanın sahibi o değildir gibi bir muhaliyet olacaktır ki, bu da eşya sayısınca ilahların kabulünü gerektirecektir. Bir ilahı kabul etmeyen bir insan bir çok ilahı nasıl kabul edecektir? Belki sofestailer gibi biraz daha akla yaklaşmak için bunun kabulünden kaçarak, hiçbir şey yoktur, deyip, görünen her şeyin inkârına gidecektir.
MUHAKKİK : Kur’an’ın her meselesini tahkik edip araştırarak, çeşitli yolları takip edip nihayette Rasulullahın vardığı noktaya ulaşır. Dalgıç gibi hazineyi bulmak amacıyla denizin derinliklerine dalar, hazineyi bulup çıkarır. Muhakkik de Kur’an denizine dalarak içindeki cevherleri çıkaran kimsedir.
MUHİT – MUHAT : Dünyanın dar çerçevesi içerisinde, bu insan ihata alanı dar bir varlıktır. Bazen noktada boğulurken, bazen okyanuslar ona nokta olur.
Allah ise ilmi, kudreti ve tüm sıfatlarıyla muhit olup, her şeyi kuşatmıştır. Varlıklar ise muhat olup onun tarafından kuşatılmıştır. Her varlık bir türlü sınırlandığı içindir ki, muhit değildir. Belli bir noktada tıkanmaktadır. Zira sonlu sonsuzu ihata edemez.
MUKARREBİN : Manen takvasıyla Allah’a yakınlaşmış veya Allah’ın kendisine yaklaştırmış olduğu gerek melekler gerekse veli ve büyük zatlar. Hususi kimselerdir bunlar. Üst kurul, üst kurulun seçkin heyetleridirler. [56]
MUSİKA-İ ZİKRİYE : “Güya kâinat, azîm bir musika-i zikriyedir. En küçük nağme, en gür nağamata karışmakla, haşmetli bir letafet veriyor.” [57]
Bütün kâinat ilâhi bir musiki tarzında terennüm etmektedirler. Her bir ses ayrı bir nota ve akorttur. En ziyade tesbih, takdis ve tahmid nağamatıyla cuş-u huruşa gelmektedirler. İbadet eden bir insanda onlara iştirak etmektedir.
MÜDAKKİK : Kur’an’da muhakkiklerin gitmiş oldukları yolları tetkik eder. Bediüzzaman: “Ben müdakkikim.” der. Her geçtiği yerde bulduğu hakikatlara bir işaret koyar. Hakikat yolcusu. Kâinattan hâlikını soran bir seyyah. Hakikatları tespit, teşhis ve tedkik edip, tefekkür ve zikir mesleğinde gider. Bediüzzaman 90 ciltlik kitabı ezberleyip tekrarlama, merak, duyma ve işitmeyle beraber 40 bin meşhudatının olduğunu söyler. Hakikat süzgeççisi… Hakikatları emer, hazmedip, damıtır. Arı gibi su içer bal akıtır.
MÜFETTİŞ-İ ŞÂKİR : “Eğer Rezzak-ı Kerim’e satsan; o zaman dildeki kuvve-i zaika, rahmet-i İlahiye hazinelerinin bir nâzır-ı mahiri ve Kudret-i Samedaniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar.” [58]
Dil, Cenâbı Hakkın çeşitli nimetlerini teftiş edip takdir ederken 200 çeşit tadı birbirinden ayırarak hepsine layık olduğu mevkiyi verir. Bazen memnuniyetini, bazende yüzünü ekşiterek memnuniyetsizliğini dile getirir. Göz görüntüler alemini teftiş ederken, kulak sesler alemini, burun kokular alemini teftiş edip değerlendirir. Her biri başlı başına bir alem olup, alanı gayet geniştir.
Tatlar alemini teftiş eden dil, şükürle buna mukabele edip, takdirle değerini ilan eder, sanatkârını tahmid eder.
MÜNASEBAT-I HAFİYE : Gerek Allah’ın kudret sıfatından oluşan kâinatta, gerekse de kelâm sıfatından olan Kur’an-ı Kerim’in harfleri ve âyetleri arasında âdeta kârgir binalar gibi bir münasebet, uyum, tenasüb zahir bir şekilde görülmektedir.
Yunus’un: “Yerden göğe kadar küp dizseler, altından birini çekseler, seyreyle gümbürtüyü seyreyle.” dediği gibi tam bir bağlılık ve alâka vardır. Kur’an harf ve harekelerinden birisi yerinden çıksa, tenasüb de yıkılır, bozulur.
MÜN’İM-İ HAKİKİ : Sebepler âdi birer vasıtadırlar. Gerçek olarak bize ulaşan nimeti veren Allah’tır. Sebepler perdesinin kaldırılarak hakiki nimeti veren zâta karşı şükranda bulunmak gerek. Kıymetli bir hediyeyi hizmetçisiyle gönderen adamın elini ayağını öpüp nimet ahibini tanımayan bir insan nankörler listesine kaydolup, cezaya hak kazanır.
MÜRİD –MURAD – TÂLİB – MATLUB : Mürid ve tâlib olmak her kişinin işidir. Çoklukla da vardır. Tıpkı bir orduda erlerin çoklukla bulunmasına karşı komutan az bulunmakta ,gittikçede azalmaktadır.
Murad ve matlup ise; istenilen ve aranılan kişi olup ancak er kişilerin yoludur. İstenilende, istenilen ve aranan bir kişi olmaktır. Toplumda da isteyip arayanlar çoklukla mevcuttur. Ancak istenilip aranan insanlardan azınlıkta ve bulunmamaktadır.
İmrenilecek, arzu edilecek bir makam.
Murad ve Matlup kişi kemale ermiş olan kimsedir. Beşerin bunca çirkinliklerine rağmen Cenâb-ı Hakkın insanı yaratmasındaki bir sırda; bu istenilen ve aranılan insanı bulmaktır.
MÜSEBBEBAT – ESBAB : “İlm-i ezelî muhit olduğu için, müsebbebatla esbabı birlikte abluka eder, içine alır, Yoksa ilm-i ezelî, zannedildiği gibi uzun bir silsilenin başı değildir ki, esbabdan tegafül ile, yalnız müsebbebat o mebdee isnad edilsin.” [59]
Allah’ın ilim ve kudreti sebeple netice olan müsebbebe bir taalluk eder.Sebep kimin elinde ise, neticesi de onun elindedir. Zira sebeple netice arasındaki münasebette gayet büyük açıklık vardır. Çünkü o sebep ve sebepler bir araya gelip o neticeyi yapmaktan acizdirler.
Kendisi muhtac-ı himmet bir dede, nerde kaldı gayre himmet ede.
Evet, sebep kendisi muhtaç olup, o neticeyi veremez. Müsebbib-ül esbab, sebeplerinde sahibi olan Allah’ın işidir.
NEFİSPEREST – TABİATPEREST – ZÂHİRPEREST : Mevlâna, nefsi deveye, ruhu ise deveciye benzetir. Eğer nefis devesi, ruh devecisine binerse, götüreceği yerler malumdur. Nefiste bir körlük vardır. Her şeyi yanlış görmekte, şaşı gibi biri iki kabul etmektedir. İnsanda yaratılışında nefsine muhib olarak yaratılmış ve onu sevmekte, sadece nefsini görüp başkasını görmemektedir. Bu onun körlüğündendir.
Onun bu nefsine düşkünlüğü ve körlüğüdür ki, nefsinden sonra fayda gördüğü tabiata tapar gibi meftunluk duyar.
Sathiliğidir ki, her şeyin zahirine aldanır, ona bağlanır.
Allah’a teveccüh etmeyen bir nefis, fayda gördüğü her şeye perestiş gösterir.
NEFSÜL EMİR :Hakikatin tâ kendisi. Nefsül emir ispat olup aynı noktada kuvvet verip parmak basmaktır. Nefiyde ise ancak nefsül emre ihatadan sonra nefyetilebilir.
Nefsül emir her şeyin iç yüzü. Allah ise bu nefsül emre göre hükmetmekte, hakikate parmak basmaktadır. Hakikati işaret edip göstermektedir.
NEFS-İ EMMARE- LEVVAME – MUTMAİNNE : Kötülükleri emredip kınanan nefis. Nefsin günaha meyyal olması,yapısında ve varlığında olan körlüktendir. [60] Nefis her şeyde, her şeyin eksikliğini görür ve eksik görür vede öyle görmek ister. Bediüzzaman: ”Ben nefsimle musalaha etmem. Çünkü onu tebrie etmem.” der. Bundan kasıd; nefiste sürekli bir körlüğün olmasıdır. Onu öldürüp, zayıf düşürerek kafasına vura vura teslim alma olan Nefsi levvameden ziyade, ona binip dizginini ele alarak onu şahlandırmak, doyumunu sağlamak ki; Nefsi Mutmainne olup: “İrciî ilâ rabbiki râdiyeten merdıyyeten”-Rabbine razı olmuş ve olunmuş olarak dön.-hakikatına ulaşmaktır. Bu ise Velâyeti Kübrâdır. Mesele; Tasfiye-i nefs ve Tenevvür-ü kalbin vukuudur. [61]
NÜSHÂ-İ CÂMİA –MAHİYET-İ CAMİA : “İnsan, öyle bir nüsha-i câmiadır ki: Cenab-ı Hak bütün esmasını, insanın nefsi ile insana ihsas ediyor.” [62]
Cenâb-ı hakkın en büyük mahluku olan güneşte yedi isim tecelli etmektedir. Bütün kâinatta farklı farklı tecelli eden Allah, bütün isimleriyle insanda tecelli etmektedir.
Çünkü o insan Hz. Ali’nin de ifade ettiği gibi: “Sen kendini küçük bir cirim zannedersin, oysa koca âlem sende derlenmiş, toplanmıştır.” Kâinatın küçük ve küçültülmüş bir örneğidir insan.
Mahiyeti itibarıyla duyguları ebede uzanmış bir varlıktır insan. Allah’ın kendisine muhatab kabul ettiği bir varlık, elbette farklı olacaktır. Ezeli ve ebedi olan Allah’ın kelâmını anlayıp anlatmakta, sanatına bakıp takdir ve tebriklerle kıymetlerini ifade etmekte ve edebilmektedir.
“Demek nasıl esmada bir ism-i a’zam var, öyle de o esmanın nukuşunda dahi bir nakş-ı a’zam var ki, o da insandır.” [63]
UBUDİYETİ KÜLLİYE : Nezaretin şümullüğü, marifetin ihatası, rububiyetin dellallığı cihetiyledir. [64]
İnsan “bir ubudiyet-i külliyeye mazhar olduğundan büyük ehemmiyeti vardır.” [65]
İnsan bütün kâinatın ibadet gibi kulluğunu temsil rolünü üstlenmiş, kapsamlı bir ibadete istidadı vardır.
Kıyam, Rüku, Secde, Tahiyyatıyla tüm varlıkların ibadetini bilfiil yerine getirirken, dilindeki tesbih ile de kâinat gibi bir ağızla tesbih ve tahmidde bulunur. Hepsinin tesbihini külli olarak Allah’a takdim eder.
ULÛM-U HAKİKİYE : Bütün ilimler Allah’a götürür. İlimlerin şahı ve padişahı marifet ilmidir. Marifetin oluşmadığı bir ilim koftur.
“İlimlerin esası, ilimlerin şahı ve padişahı; iman ilmidir.” [66]
“Aklı aydınlatan fen ilimleri, kalbi aydınlatan din ilimleridir. İkisinin birleşmesiyle hakikat tecelli eder.” İlimden maksud hakikatın yüzündeki perdeyi açarak, hakkı hak olarak görmektir. Dinen kadın ve erkeğe farz olan ilimde bu marifet ve iman ilmidir.
ÜSTAD-I HAKİKİ : Bütün mesleklerin pirleri peygamberlerdir. Hz.Muhammed (SAM) ise, bütün peygamberlerin üstadıdır. Hakiki üstad o zattır. O da üstad-ı hakikisi olan Cenâb-ı Hak’dan alır ve öylece bildirir.
“Üstad-ı hakikî Kur’an’dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur.” [67]
Bütün insanların yönelip ilham aldığı tek nokta, hedef ve kıble Kur’an ile olur.
RAHMET-İ BÂKİYE – İNAYET-İ DAİME : Muhyiddin Arabî Hazretleri, “Rahmetim gazabımı geçti” hadis-i kutsîsini şöyle tefsir ve tevil eder: “Allah, dileseydi bütün isimlerini tecellisiz bırakırdı. Zâtı, bütün bu tecellilerden ganidir, yani O’nun o mukaddes zâtı, hiçbir ismin tecellisine muhtaç değildir. Ama o isimler tecelli etmek ve eserlerini göstermek isterler. İşte Cenâb-ı Hak, esmâ-yı hüsnasına rahmetle nazar etmiş, onları tecellisiz bırakmamak için bu âlemi yaratmıştır.” [68]
Allah’ın zâtı gibi sıfatları da ezeli ve ebedidir. Rahmeti sürekli tecelli ettiği gibi, inayet, destek ve yardımıda devam etmektedir. Bir anlık kesilse bütün varlıklar yokluk çukurlarına düşecektir.
SAADETİ EBEDİYE : “Saadet-i ebediye iki kısımdır:
Birinci ve en birinci kısmı: Allah’ın rızasına, lütfuna, tecellisine, kurbiyetine mazhar olmaktır.
İkinci kısmı ise, saadet-i cismaniyedir. Bunun esasları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esasın derecelerine göre saadet-i cismaniye tebeddül eder. Ve bu kısım saadeti ikmal ve itmam eden, hulûd ve devamdır. Çünkü saadet devam etmezse, zıddına inkılab eder.” [69]
“her şeyde bir nur-u kasd, her şe’nde bir ziya-yı irade, her harekette bir lem’a-i ihtiyar, her terkibde bir şu’le-i hikmet, semeratının şehadetiyle nazar-ı dikkate çarpıyor. İşte eğer saadet-i ebediye olmazsa, şu esaslı nizam, bir suret-i zaîfe-i vahiyeden ibaret kalır. Yalancı, esassız bir nizam olur. Nizam ve intizamın ruhu olan maneviyat ve revabıt ve niseb, heba olup gider. Demek nizamı nizam eden, saadet-i ebediyedir. Öyle ise nizam-ı âlem, saadet-i ebediyeye işaret ediyor.” [70]
Kendi sevdiği kullarına geçici bir hayatta böyle ikramlar eden bir zât, elbette onlar için kahvaltı nev’indeki bu ziyafete mukabil ebedi saadeti verecektir. Tâ ki saadet saadet olsun.
SERMAYE-İ ÖMÜR : Ömür başlı başına bir sermayedir. Ebedi hayatı ve ebedi hayatı lüzumlu şeyleri kazanmak için verilmiştir.
Çocuğuna büyük sermayelerle bir altıncı dükkanı açan babanın çocuğunun o altınları bir şekerlemeye satması ne kadar şaşılacak bir şeydir! Ondan daha kıymettar olan hayat sermayesini şu dünyaya büyük sermayelerle kuran ve veren Allah’a karşı onu bâd-ı heva savuran bir insan tokada müstahak olur. Sadece sermayesini değil, kendisini de bitirmiş olur.
Geçici hayattaki hayat sermayesi, ebedi hayatı satın almak için verilmiştir.
“Allah mü’minlerin mallarını ve canlarını onlara (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır.” [71]
“Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Sermaye-i ömür ve istidad-ı hayatınızı hayvan gibi, belki hayvandan çok aşağı bir derecede şu hayat-ı fâniye ve lezzet-i maddiyeye sarf etmeyiniz. Yoksa sermayece en a’lâ hayvandan elli derece yüksek olduğunuz halde, en ednasından elli derece aşağı düşersiniz.” [72]
“Uzun ve kısalığı nisbetinde iki hayatın levazımatını tahsil etmek için Mâlik-i Kerim sana, bir sermaye-i ömür verdiği halde; sen o sermayenin kısm-ı a’zamını, hayat-ı bâkiyeye nisbeti bir bahrin bir katre seraba nisbeti gibi olan şu hayat-ı fâniye katresinde zayi’ ettin. Eğer aklın varsa elde kalan kısmının yarısını veya üçte birini veya lâakal onda birisini, deniz gibi hayat-ı bâkiyeye sarf et. Yoksa eyvahlar olsun diyeceğin bir zaman gelecek.” [73]
Değerli olan ömür sermayesi elbette değerli yerlerde kullanılmalıdır.
Hadiste Peygamberimiz müflis yani iflas etmiş kimseyi tanımlarken; Âhirette getirildiğinde kendisini kurtaracak iyi bir ameli olmayan,imandan nasibi bulunmayan insan olarak tanımlar.
SEYR-İ SÜLUK : Bir hedefe varması için dünya ring ve pistine gönderilen insanlar muhtelif yollara süluk edip gider. Allah’a giden yollar mahlukatın nefesleri sayısıncadır. Her yol Allah’a çıkar. Ancak kısa-uzunluk itibarıyla, kolay ve zorluk yönüyle farklar vardır.
Her kişide kendi seyri sülukünde bir çok durumlarla karşılaşır, vartalar atlatır, lütuflara mazhar olur, teşvik için ikramlarda bulunulur. Tâ ki ipi göğüsleyene kadar.
Bununla nefsin terbiyesi esas alınır. Terbiyede mesafe alınmış olarak hedefe varılır.
Bu şimdiye kadar tarikatlar yoluyla sürdürülmüştür. Tıpkı tesbih tanelerini teker teker sayıp son taneye ulaşmak gibi veya merdivenleri basamak basamak çıkıp, apartmanın son katına ulaşmak gibi. Ancak sahabe bu yolu, tesbihin birincisinden başlayıp otuz üçü dolanmadan, otuz üçe geçip atlama sırrı. Tıpkı mebde ile müntehayı birleştirme sırrı gibi. Veya asansörle çıkılacak noktaya birden çıkarak.
Bu da iki yolu beraberinde getirmiştir. Kurb-u velayet, kurb-u risalet. Kurbu risalet; Hz. Ali, oğulları Hz. Hasan ve Hüseyin’in nesillerinden gelen ehli velayetin yolunu takib ederek, diğeri ise doğrudan doğruya iman hakikatlarını müdellel bir şekilde,göze gösterircesine bildirmek yoluyla… Zira berzahlarda çok gölgeler devreye girebilir. Hakikatın doğrudan alınmasında ise maniler ortadan kalkar. Tıpkı kaynağından içilen su ile, uzun yollardan gelen suyun safiyeti aynı değildir. Çok şeyler karışabilir.
SIRAT-I MÜSTAKİM :Bir hedefe varan yolların en doğrusu en kısa olanıdır. Bu yolda Nebiler, Sıddıklar, Şehidler ve Salihlerin yoludur.
“Sırat-ı müstakim ehli olan ehl-i Kur’an’ın cadde-i nuraniyesidir ki en kısa, en rahat, en selâmet ve herkese açık, semavî ve rahmanî ve nuranî bir meslektir.” [74]
İstikamette esas, ifrat ve tefritten korunmuş, vasatta olmaktır. Gerçek istikamet vasattır.
“Tegayyür, inkılab ve felâketlere maruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. Bu kuvvetlerin birincisi: Menfaatleri celb ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye. İkincisi: Zararlı şeyleri def’ için kuvve-i sebuiye-i gazabiye. Üçüncüsü: Nef’ ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.
Lâkin insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir hadd ve bir nihayet tayin edilmiş ise de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan bu kuvvetlerin herbirisi tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayrılırlar. Meselâ: Kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur ki; ne helâle ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi fücurdur ki; namusları ve ırzları payimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki; helâline şehveti var, harama yoktur.
İhtar: Kuvve-i şeheviyenin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuddur.
Ve keza kuvve-i gazabiyenin tefrit mertebesi cebanettir ki, korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi tehevvürdür ki, ne maddî ve ne manevî hiç bir şeyden korkmaz. Bütün istibdatlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattır ki; hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru’ olmayan şeylere karışmaz.” [75]
ŞEAİRİ İSLÂMİYE : “Şeair, âdeta hukuk-u umumiye nev’inden cem’iyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyla o cem’iyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes’ul olur. Bu nevi şeaire riya giremez ve ilân edilir. Nafile nev’inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.” [76]
“Nasıl “hukuk-u şahsiye” ve bir nevi hukukullah sayılan “hukuk-u umumiye” namıyla iki nevi hukuk var; öyle de: Mesail-i şer’iyede bir kısım mesail, eşhasa taalluk eder; bir kısım, umuma, umumiyet itibariyle taalluk eder ki; onlara “Şeair-i İslâmiye” tabir edilir. Bu şeairin umuma taalluku cihetiyle umum onda hissedardır. Umumun rızası olmazsa onlara ilişmek, umumun hukukuna tecavüzdür. O şeairin en cüz’îsi (sünnet kabilinden bir mes’elesi) en büyük bir mes’ele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum âlem-i İslâma taalluk ettiği gibi; Asr-ı Saadetten şimdiye kadar bütün eazım-ı İslâmın bağlandığı o nuranî zincirleri koparmaya, tahrip ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hataya düşüyorlar. Ve zerre miktar şuurları varsa, titresinler!..” [77]
İslam’ın alemidir şeairler. O alâmetlerle bilinir.
Trafik levhaları kazaların önlenmesinde önemli rol oynar. Zira nerede ne yapacağını o işaretlerle öğrenip hızını ayarlar, şeridini belirler, sollamaması gereken yerleri öğrenip tedbirini alır. Şeairlerde insanları ilahi kurallara bağlayan işaretlerdir.
ŞEMS-İ EZELİ : Sönmeyen güneş. Güneşlerin ışığını kendisinden alan ezeli-ebedi sonsuz güneşler güneşi. Nurun kaynağı.
ŞERİAT-I FITRİYE : Âlemin harekâtını tanzim eden kural ve kanunlar.
“Şeriat ikidir: Birincisi: Âlem-i asgar olan insanın ef’al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır.
İkincisi: İnsan-ı ekber olan âlemin harekât ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki; bazen yanlış olarak tabiat tesmiye edilir. Melaike bir ümmet-i azîmedir ki, sıfat-ı iradeden gelen ve şeriat-ı fıtriye denilen evamir-i tekviniyesinin hamelesi ve mümessili ve mütemessilleridirler.” [78]
Kâinatın yaratılışıyla beraber konulan kanunlardan sonra varlıklar bu varlık âlemine davet edilmişlerdir. Böylece her şey bir kanun çerçevesinde olmakta ve oluşmaktadır.
ŞİRK-İ HAFİ : [79] Riya olup, içinde halkın olmasıdır. İhlasın zıddıdır. Hadiste: ”Riya insana, karanlık bir gecede, siyah taşın üzerindeki, siyah karınca gibi yaklaşır.”
“İhlası kıran ikinci mani: Hubb-u câhtan gelen şöhretperestlik saikasıyla ve şan ü şeref perdesi altında teveccüh-ü âmmeyi kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celbetmekle enaniyeti okşamak ve nefs-i emmareye bir makam vermektir ki, en mühim bir maraz-ı ruhî olduğu gibi “şirk-i hafî” tabir edilen riyakârlığa, hodfüruşluğa kapı açar, ihlası zedeler.” [80]
Şirk-i hafi kaynağını enaniyetten alıp, benlikle beslenir. [81]
Riyalı ameller; yazmayan kalem, yanmış filimler gibidir.. görünmüyor ve okunmuyor.
ŞÜKR-Ü MÂNEVİ : Nimetlerdeki lezzetleri anlamak bir şükrü mânevidir. Nimette in’amı görmek en büyük bir şükrü mânevidir. Nimetten memnun olmak manevi bir şükürdür. Şükrü arttıran nimet, mânevi şükrü de beraberinde getirir.
TA’DİL-İ ERKÂN : Namazda namazın rükün ve esaslarına riayet ederek huşu ve huzur içerisinde sükunetle kılmak.
“Kulun Allah’a en yakın olduğu yer secdedir.” Bu yakınlılığı idrak etmek.
Kâbeyi hayalen, zoraki olmadan nazara almak.
Bir ok yarası alan Hz. Ali, namazda çıkarılmasını söyler. Ancak okun çıkarıldığından haberdar olmaz.
Sinekler bir şey bulmazlarsa oraya üşüşmezler. Şeytanda insana en fazla namazda hücum eder. Onunla ilgilenmemek gerektir. Peygamberimiz Hz.Ali’ye; -Ya Ali! Aklına hiçbir şey getirmeden iki rekat namaz kıl, sana bir deve vereyim- der.
Hz.Ali birinci rekatı aynen aklına bir şey getirmeden kılar. Ancak ikinci rekatta; Acaba deve nasıl olacak, kırmızı tüylü mü? diye düşünür. Çünkü kırmızı tüylü deve daha değerli olanıdır.
TAHKİKÎ İMAN – TAKLİDĪ İMAN : Tahkiki-i iman; sarsılmayan, yakîni bir surette tüm duygularına ve zerrelerine nüfuz etmiş olan imandır.
Hz. Ali’nin; Eğer gayb àlemi açılsa yani Allah’ı şu kafa gözümle görsem, imanım artmayacaktır. Görür gibi bir iman.
Taklidi iman ise, kulaktan dolma ve duyma bilgilerle her an sarsılabilen, şüphelere maruz kalan imandır.
“Evet iman-ı taklidî, çabuk şüphelere mağlup olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan iman-ı tahkikîde pek çok meratib var. O meratiblerden ilmelyakîn mertebesi, çok bürhanlarının kuvvetleriyle binler şüphelere karşı dayanır. Halbuki taklidî iman bir şüpheye karşı bazen mağlup olur.
Hem iman-ı tahkikînin bir mertebesi de aynelyakîn derecesidir ki, pek çok mertebeleri var. Belki esma-i İlahiye adedince tezahür dereceleri var. Bütün kâinatı bir Kur’an gibi okuyabilecek derecesine gelir. Hem bir mertebesi de hakkalyakîndir. Onun da çok mertebeleri var. Böyle imanlı zâtlara şübehat orduları hücum da etse, bir halt edemez.” [82]
TASDİK-İ İZ’AN – İZ’AN-I YAKİN : Tasdiki iz’an, bir mizana tabidir. [83]
Kesin bir inanç ve tasdik. Tıpkı Hz. Ebubekir gibi.Rasulullahın mi’raca çıktığına inanmayan müşrikler, Hz. Ebubekir’in de bu konuda desteğini almak amacıyla; Ya Ebu Bekir! Arkadaşın ne diyor? Diyor ki; Ben gece vakti bir anda Rabbimin huzuruna gittim, geldim. Bunu size Muhammed mi söylüyor? dediğinde ümitlenen müşrikler, evet, evet yanından geliyoruz, aynen bunları bize o söyledi.
Madem o söyledi, o halde o söz haktır ve doğrudur.
Tam bir iman ve teslimiyet, tam bir basiret ve yakîn…
“Ve o insanın vazife-i fıtratı ve farîza-i zimmeti, marifetullah ve iman-ı billahtır ve iz’an ve yakîn ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir.” [84]
İman ve marifetullah;iz’an ve yakîn ile kemalini bulur.

TEDAİ-Yİ EFKÂR : Bir şeyin başka bir şeyi akla ve hatıra getirmesi, düşündürmesi.
“Fenn-i Beyan’da beyan olunduğu gibi, “Hariçte uzaklık sebebi olan zıddiyet ise, hayalde sebeb-i kurbiyettir.” Yani: İki zıddın suretlerinin cem’ine vasıta, bir münasebet-i hayaliyedir. Bu münasebetle gelen tahattura, tedai-yi efkâr tabir edilir.” [85]
“Tedai-yi efkâr, galiben ihtiyarsızdır. Onda mes’uliyet yoktur. Hem tedaide, mücaveret var; temas ve ihtilat yoktur. Onun için, efkârın keyfiyetleri, birbirine sirayet etmez, birbirine zarar vermez.” [86]
Fikir kırpıntıları. Avlamak için kuşa atılan taneler, oltaya takılan yiyecekler misüllü şeytanın insanın yoluna düzdüğü tuzaklardır. İnsan elinden olmadan çok yerlere gider, çok işler yapar. Yeterki menfi olanlarına aklı ile sahib olmasın…
TEKLİF-İ İLÂHİ – TEKLİF-İ DİNİ – TEKÂLİF-İ ŞER’İYYE : Dağları, yerleri, gökleri kaldıran dev insan… Bütün bunların taşımaktan, yüklenmekten imtina edip kaçındıkları bir yükü insan omuzuna almıştır. Emirleri yerine getirmede saadet asıl, şekavet ise terki neticesinde vardır. Riskli bir yol. Riskleri omuzlamayan bir esnaf başarılı olamaz.
“Din bir imtihandır. Teklif-i İlahî bir tecrübedir. Tâ, ervah-ı âliye ile ervah-ı safile, müsabaka meydanında birbirinden ayrılsın.” [87]
İnsana gücünün üstünde bir yük yüklenmemiştir. Yüklenebileceği, taşıyacağı yüklerle donatılan insanlar bu imtihan meydanına gönderilerek müsabakaya tabi tutulmuşlardır.
Müsabakaya katılmayanın kaybedeceği bir şey olmamakla beraber, kazanacağı bir şeyde yoktur. İnsanda ise böyle bir yol önüne açılmıştır. Bu da bir seviyedir.
Kumarda kazanma ihtimali katılan nisbetinde azalıp binde, milyonda, milyarlarda bir ihtimal olmaktadır. Ancak bunda katılımlar arttıkça, kazanma olayı da orantılı olarak artmaktadır. Diğer durumda kazanma ihtimali ise, binde dokuz yüz doksan dokuzdur. Biri de nefis, şeytan veya kötü arkadaşın etkisidir.
Netice olarak; ehemmiyet kemiyette değil, keyfiyettedir.
TERAKKİYAT-I FİKRİYE – KALBİYE – RUHİYE – MÂNEVİYE : Saltanat-ı beşeriyyet, terakkiyat-ı beşeriyyet; insana aczinden dolayı verilmiştir. [88]
İnsanın önündeki yol açıktır. Yükselişine bir mani yoktur. Özellikle bu terakkinin manevi dünyası olan;fikir, kalb, ruh ve mânevi aleminde olması onu mânen ve madden yükseltir. Yüksek bir yere çıkarak etrafa bakan insanın ufku geniştir. Bu duyguları itibarıyla sürekli eksersizde bulunan insanın fikir, ruh, kalb, mânevi dünyası geniş, ufku açık, seyir alanı geniş boyutludur.
TERCİH BİLÂ MÜRECCİH – TERECCÜH BİLÂ MÜRECCİH : “Tereccuh bilâ müreccih muhaldir. Yani: Müreccihsiz, sebepsiz rüchaniyet muhaldir. Yoksa, tercih bilâ müreccih caizdir ve vaki’dir.” [89]
Herhangi bir üstünlük durumu söz konusu değilken, tercih edici birisinin, birini diğerlerine tercih etmesi aklen de doğrudur. Zira bir şey kendiliğinden rüçhaniyet kazanamaz, illaki onu ona kazandıracak bir tercih edici tercihini yapsın.
TEŞEVVÜŞAT-I AKLİYE : Hatlar her zaman aynı istikamette gitmez. Hariçten yapılan bir müdahale hatları karıştırabilir. Akıl her şeyi çözemez. Onunda bir haddi vardır. Daraldığı noktalarda bir çıkış arar. Bazen yol bulurken bazen de tıkanır ve zorlanır. Sigortaların atmasına kadar da gider. Akıl bulanıklılığı kabul etmez. Bulanıklık ve kapalılık onun önünü kapatır.
TEVHİD-İ KIBLE : Kalbin yöneldiği şeyin dışında başka şeylerle meşgul olmaması. Tek bir noktaya yapılan teveccüh. Hakiki tevhidi kıble ise, Kur’andır.
TEVHİD-İ ÂMİ – TEVHİD-İ HAKİKİ : “gözü kapalı olarak gitmenin ve gözü açık olarak gitmenin farkı…” [90] Tevhid-i âmi gözü kapalı, kulaktan duyma, araştırmadan kabul etmektir. Tevhidi hakiki ise, gözü açık olarak,tam bir tetkik ile hakikati görür. Her bir eşya üzerindeki yazıyı okuyarak ne olduğu ve kime ait bulundu konusunda şüphe etmez. Diğeri ise başkasının bildirmesiyle bilebilir. Bu da yanılabilir veya yanıltılabilir. Düşüncesi, başkasının düşündürdüğü ve seviyesi kadardır. Başlı başına seviyesini yükseltemez. [91]
Tevhid-i Hakiki; Her bir varlıkta Cenâb-ı Hakkın Cemâlini görmek, her bir ismin orada ayrı ayrı tecelli ve faaliyetine vakıf olmak.Bir tezgah gibi o ismin neticelerini müşahede etmek. Bir de; Güneş gibi yükselerek, ruhen terakki ederek inbisat edip, aklen düşünüp, kalben tasdikten geçirerek Cenâb-ı Hakkın tüm varlıklardaki tasarrufunu müşahede etmek. Celâl ile varlıkları kuşatışını seyretmek. Ondaki sırlara vâkıf olmak.
TEZKİYE-İ NEFS –TEBRİE-İ NEFS –NİSYAN-I NEFS : “Tezkiye-i nefs etmemek.” [92] “Kendinizi temize çıkarmayın.” [93] Nefsini kusurlu bilerek, temizlenmesine çalışmak.” Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere daldıran da ziyan etmiştir.” [94]
Tebrie-i nefs ise; avukat gibi onu savunarak, beraetini istemek, suçluyu savunmak.
“Nisyan-ı nefs içinde nisyan etmemek. Yani huzuzat ve ihtirasatta unutmak ve mevtte ve hizmette düşünmek.” [95] Çünkü nefis hizmetten kaçar, ücrete koşar.
Nefis rafineye ihtiyacı var. Kirlerden ve paslardan arındırmak için süzülmelidir. Paslar demiri bile yeyip bitirdiği gibi, günah pasları da nefsi yer, bitirir. Rafine edip işlenirse, çeliklenip ateşte eritilirse kıymet alır. İşletilip sahibini altın madeni seviyesine getirebilir. İman ve ibadet potasında o nefis madeninin işletilmesi şartıyla…
TILSIM-I KÂİNAT –TILSIM-I HAYRETFEZÂ – MUAMMA-YI MÜŞKİLKÜŞA : Dünya ve âlem esrarlar ülkesidir. Mücerred bir aklın çözebileceği işler değildir. Zira şifresi bizde değildir. Ağızları açık bırakan, akılları hayretten hayrete sürükleyen gizlilikler diyarı. Her bir kapalı şeyin açılması, bir definenin keşfi gibi olup, bir çok definelere de mukaddime olmaktadır. Bunların tılsımı ise sahibinin elindedir.
ÜVEYSÍ : (Üveysî tarzı) Veysel Karanî Hazretleri gibi sevdiği ve kendisine bağlı olduğu zatı görmeden ve gaybî olarak olan muhabbet ve bağlılık; ve bu muhabbetle bağlı olduğu zattan manevî feyz almak tarzı.), (Hz. Ebu Bekir ve Ömer (R.A.) devirlerinde Medine-i Münevvere’de çok hürmet gören ve Tabiînin büyüklerinden olup hadis-i şerif ile medh ü senâsı yapılan büyük bir veli. Peygamberimiz (A.S.M.) zamanında yaşamış ise de vâlidesine çok hürmetinden dolayı Peygamberimizle görüşememiş, fakat ona bütün ruh u canı ile bağlı kalmıştır. Sıffîn Muharebesinde Hz. Ali’nin (R.A.) askerleri arasında şehit düşmüştü. (Hi: 37) Veys diye de anılır. Nur.cd.1.0)
”İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın en mühim ve en müdakkik Üveysî bir şakirdi ve İslâmiyet’in en meşhur ve parlak bir hücceti olan Hüccet-ül İslâm İmam-ı Gazalî (R.A.)…”(Ş.737,St.120)
“Zâten Üveysî bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı A’zam’dan (K.S.) ve Zeynelâbidîn (R.A.) ve Hasan Hüseyin (R.A.) vasıtasıyla İmam-ı Ali’den (R.A.) almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir.”(E.I/67-68)
Rasulullah kendisinden sonra saltanatın 30 yıl süreceğini ifade etmektedir. Dört halife halife ile bu tamamlanmamış, Hz. Hasan’ın iki tarafının kan dökmemesi amacıyla feragat edip çekilmesiyle altı aylık bir süre eksik kalmıştır. Âhirzamanda gelecek olan şahsiyet ise o süreyi tamamlayacaktır. Hz. Hasan tıpkı pederleri gibi velâyete layık olup, velayetin pirlerini yetiştirdiklerinden dolayı,saltanata tercih ettiler.
Âhirzamanda gelen zât’da sahabe gibi berzahlara uğramadan, doğrudan doğruya ilhamını Kur’andan alarak İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbaninin de arzu ettiği bir mesleğe girecektir.
Hz. Veysel Karanî, yönünü ve yolunu çevirseydi, Rasulullahla buluşacak, üstün sahabe mesleğine girmiş olacaktı. Ancak o Rasulullaha olan hasretin inmemesi ve dinmemesi, sürekli yanması için tüm makamlara tercih etti. Hem kendi yandı, aşkıyla tutuştu, hem de kendisinden sonrakileri yandırdı. Belki görseydi o ateşi inecekti, çünkü görmüştü.
Ümmet o yangına, yanmışlığa onunla beraber koştu, çölün sıcak, kavurucu ateşinde hep beraber yandılar, -Yemen ellerinde Veysel Karanî-yi terennüm ettiler.
“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı/Asrın idrâkine sunmalıyız İslâmı.”
Üveysî tarz, ilhamını doğrudan Kur’an-dan alır, üstad-ı hakikisinden…
VAHİD-İ KIYASİ : Ölçü birimi. Her şeyin kendisine mahsus bir ölçü birimi vardır. Bunlar bazen terazi, metre, termometre ve akıl, ruh, kalb ve vicdan gibi kendi cinsinden olan şeylerle ölçülür. Altın metreyle ölçülmez. Zulmü akıl yeterli tartamaz, o vicdanla tartılmalıdır. Maddi-mânevi ölçüler, kendi ölçü birimleriyle tartılmalıdır.
VAZİFE-İ ASLİYE : “vazife-i asliyen hayvan gibi çabalamak değil; belki hakikî bir insan gibi, hakikî bir hayat-ı daime için sa’y etmektir. Bununla beraber meşagil-i dünyeviye dediğin, çoğu sana ait olmayan ve fuzuli bir surette karıştığın ve karıştırdığın malayani meşgalelerdir. En elzemini bırakıp, güya binler sene ömrün var gibi en lüzumsuz malûmat ile vakit geçiriyorsun.” [96]
Birçok vazifelerle tavzif edilmiş olarak bu dünyaya gönderilen insanların asıl ve aslî vazifesi; Allah’a iman ve O’na kulluktur.
“İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Hâlık-ı Kâinat’ı tanımak ve ona iman edip ibadet etmektir.” [97]
ZARF – MAZRUF : Zarflar her zaman mazruflar yani içindeki mektuplar için vardırlar. Tıpkı vücud zarfı, ruh mazrufunu korumak içindir. Kasa zarfı, içindeki elmas mazrufunu korumak içindir. Mazruflar da okunmak içindir. Amaç zarf değil, zarfın içindeki hedeflenmektedir.
“Her şeyin içine melekût, dışına da mülk denir. Bu itibarla insan ile kalb, birbirine hem zarf, hem mazruf olur. Çünkü insan mülk cihetiyle kalbe zarf olur. Melekût cihetiyle de mazruf olur.” [99]
Dünya zarfı, içindeki mazrufu olan alınacak mesajları için var edilmiştir.
ZERRAT-I ESASİYE – ECZA-İ ASLİYE –USUL-İ DAİMİ : “Hem, bütün zerrelerin toplanmaları belki lâzım değil. Nüveler ve tohumlar hükmünde olan ve hadîste “Acb-üz zeneb” tabir edilen ecza-i esasiye ve zerrat-ı asliye, ikinci neş’e için kâfi bir esastır, temeldir. Sâni’-i Hakîm, beden-i insanîyi onların üstünde bina eder.” [100]
“Demek kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu tezyinat; ibret içindir, şükür içindir, usûl-ü daimîsine teşvik içindir. Başka gayet ulvî gayeler içindir.” [101]
Sürekli akan küçük bir çeşme,sabit olan büyük bir gölden daha büyüktür. Küçük bir çeşme hükmünde olan bu dünyada ebedi âleme mahsulat yetiştirmektedir. Ancak asılları oraya, kazuratı burayadır.
Tıpkı bir binanın üzerine bir çok defa sıva yapıldığı halde,temelde konulan taşları, temel taşlardır. İnsanlarda ahirette bu temel taşları üzerine bina edilecektir.
Yetmiş yılda yetmiş kere vücud elbisesini değiştiren insanın fuzuli hücreleri atılarak, temel hücreler esas alınacaktır.
-AKREBİYET – KURBİYET : Akrebiyet; Güneşin gözümüzün içerisine kadar girmesiyle bize bizden daha yakın olması gibi, Cenab-ı Hakkın da bizlere bizden daha yakın olmasıdır.
Kurbiyet ise; İnsanın kendi çaba ve gayretiyle Allah’a olan yakınlığı. Bunlar aynı zamanda Allah’a gidiş yolları olup, birincisi Sahabelerin mesleği olup, onlar o yolda gitmişlerdir. İmam-ı Rabbaninin de ifadesiyle,ahir zamanda da Mehdi ve İsa’da aynı mesleği takip edeceklerdir. İkincisi ise, Velilerin mesleği ve süluk tarzıdır.
Birincisi kısa, kolay, tehlikesiz, meşakkatsiz ve ulvi olup, ikincisi, uzun, tehlikeli ve meşakkatli bir meslektir.
-ÂLÂ-YI İLLİYYİN : İnsanın kendisine Allah’a kul ve muhatap olmak üzere verilen kabiliyet ve istidatlarını kullanarak cenneti ve Allah’ın Cemalini netice verecek bir şekilde, önünde açılan sonsuzluk yolunda yükselmesi.
-ARŞ-I AZAM : Allah’ın varlığını bir ayine olan kal de bir arştır. Allah orada tecelli ve tasarrufta bulunur. Arşı azam ise, umum varlıkların ve âlemlerin tasarruf yeridir.
-ÂSÂR-I RAHMET VE İNAYET : Varlıklarda Allah’ın rahmetinin bir belirti ve eseri olmasaydı; arslan yavrusuna şefkat etmez, anne yavrusunu bağrına basmaz, toprak bitkinin, bitki hayvanın, hayvan insanın yardımına koşmazdı. Kafirler bir avuç su bile içemezlerdi. Allah insandan rahmet ve yardımını çekecek olsa, insanın hali nice olur? Bütün kainat ona düşman olur ve onu boğardı.
-AVÂLİM-İ UHREVİYE : Cennet ve tabakaları, cehennem ve tabakaları, kabir, haşir, misal alemi ve on sekiz bin ayrı ayrı alemler ki, her bir insan bile başlı başına bir alemdir. İmanın esas ve hedeflerinden olan ahiret alemi.
-ÂYÂT-I TEKVİNİYE : Bir memlekete gelen büyük çaptaki bir mal nasıl ki ancak oranın en zenginine ait olacağını, her dengin üzerindeki mühür de ona ait olduğunu gösterirse, onun gibi de; Kainatta var olan her şey, sadece gözünün gördüğüne inanan ve gözlü olan herkese Allah’ın varlığını okutan ve gösteren bir delildir..
– BAHR-İ BELAĞAT : Su hayata hayat ve kaynak olduğu gibi, su misal ayetlerin damlalarından oluşan Kur’an denizi de hayata hayat olup, tümüyle rahmet olmakta, düştüğü yerde hayat fışkırmakta, düştüğü kalbi güzel üslubuyla yakıp, mest etmektedir.
– BAHR-İ MUHİT-İ HAVAÎ VE ESİRÎ : Hava âlemi veya maddenin en küçük parçası olan ve her şeyin kendisinden yaratılmış olduğu esir maddesi bir okyanus olup, varlıklar ise balığın denizde yüzdüğü gibi o hava ve esir okyanusunda yüzerler.
– BELAĞAT-I KUR’ANİYE : Kur’anın; kısalık-uzunluk gibi çeşitli meselelerde gereksiz ifadelerden uzak olarak yerine göre, hale uygun olarak ifade ve açıklamada bulunması.
-BÜRHAN–I HAKİKAT : Kur’an hayal ve hurafelerden uzak olarak, hakikatlardan bir araya gelmiş başlı başına bir delildir.
– CEM’İYAT-I HAYRİYE : Toplumu birbirine yakınlaştıracak, insanları birbirleriyle kucaklaştırmaya ve güvene sebep olan hayır kurumları.
– CİNAYET-İ ÂMME : Umum mahlukatın hukukuna tecavüz. Küfür ve inkar varlıkların Cenab-ı Hakka yaptıkları tesbih ve ibadetlerini örttüğü ve reddettiği için, Allah’ın ezeli ve ebedi olan isim ve sıfatlarını küfrüyle gizlediğinden ebedi bir cinayet işlenmiş olup, ebedi cezayı hak etmiş olmaktadır.
– DAİRE–İ İMKAN, VÜCUD ; MÜMTENİ’ : İmkan; Allah’ın dışında yaratılan her şey. Olması da olmaması da mümkün iken Allah’ın inayetiyle ve iradesiyle var edilen varlıklar. Mütesaviyüt-tarafeyn, olması ile olmaması mümkün olan.
Vücub; olması kesin olup, zıddı olan olmamak ve olmaması düşünülemeyen Allah. Mümteni’ ise; Olması mümkün olmayan, yok olup, varlığa çıkmayan.
– ECZA-İ ASLİYE – ZERRAT-I ESASİYE : Bir binanın boya ve sıvalarının değişmesine rağmen,o binanın temelini oluşturan ve ayakta tutan taşları nasıl sabit kalıp değişmiyor ise, öyle de, her sene vücudunu değiştiren ve altmış senede altmış insan olan bir insan –ki hepsi de küçüklüğünden büyüklüğüne kadar farklı farklı olması- ahirette temel zerre ve parçaları üzerinde en mükemmel olarak yaratılacaktır.
– EMR-İ KÜN – FEYEKÜN : Cenab-ı Hakkın -ol- demesiyle, irade edip dilediği bütün varlıkların bir anda hemen var olmaları. Bir komutanın –arş- emri ile bir bin fark etmeksizin bütün askerin hepsini birden, bir anda hareket ettirmesi gibi., Allah’ın da yaratması bir emir olan –ol- emri iledir.
– EHL-İ FEN : Sadece akli duygularını aydınlatmış, aklıyla hareket eden, onu onaylayıcı kalbi ve dini ilimlerden mahrum, maddi ilimlerle uğraşanlar.
– EMANET-İ KÜBRA : İnsanın mükellefiyeti, İman, Kur’an, İslamiyet, akıl. Bunlar neticesinde ya ebedi hayatı kazanmak veya kaybetmek ile karşı karşıya kalma durumudur. Bir hizmetçinin sorumluluğu az olduğundan, mükafat ve cezası da azdır. Ancak bir cumhurbaşkanı için mükafat da büyük, ceza da… İnsanı diğer varlıklardan ayıran ayırıcı fark…
– ESFEL-İ SÂFİLİN : İnsanın bütün duygularıyla sukut edip, cehennemi netice verecek şekilde, cansızlardan da daha aşağı bir duruma düşmesi. Elmas olmaya namzet iken, kömür seviyesizliğine düşmesi.
-FELASİFE-İ ABESİYYUN : Her şeyin boş, sahipsiz, gayesiz, amaçsız, lüzumsuz olarak yaratıldığını düşünen, aklı gözüne inmiş, akıl-kalb-vicdan-ruhuna itimat etmeyip hayvan gibi sadece gördüğüne inanan felsefeciler.
– FELSEFE-İ SAKİME : Kafa feneriyle hareket eden, sönük görüşlü, hakikatin yolunu şaşırmış, yanlışlıkla şifa dağıtan hasta ve hastalıklı felsefe. Karanlık adamı, karanlıktaki adam. İslam güneşinden mahrum, karanlıkta araştırma yapıp, bulduğu derdi deva olarak sunan akım. Kendisini tedavi etmekten aciz bir meslek.
– FENN-İ BEYAN VE MAÂNİ : Edebiyattaki hakikat, teşbih ve güzel söz ve yazı ilmi. Herhangi bir meseleyi izahta edebiyatın bilinen ve bilinmeyen bütün inceliklerini kullanarak ifade etmek.
– HAKÂİK-I GAMIZA–İ İLÂHİYE : İnsanın kendisine ait sırları olduğu gibi, Allah’a ait gizli hakikat ve sırlar da vardır. Bunlar kader ve ilim olup, bir kısmı Kur’an’da bulunmakta, ahirette de bütün berraklığıyla açığa çıkacaktır.
– HAKÂİK-İ SÂBİTE : Tagayyür ve değişmeye maruz kalmayıp, sabit ve doğru hakikatler.
– HAŞRİ İSTİB‘AD : Her sene yer yüzünün ve bütün varlıkların diriliş ve yaratılışını gören insanın,öldükten sonra tekrar bir bahar kolaylığında dirilişini dar aklına sıkıştıramayıp,uzak görmesi.
– HİKMET-İ İMHAL : Allah imhal eder, ihmal etmez. Allah insana yaptıklarından dolayı bir mühlet ve süre tanır, ta ki kul tövbe ile ondan vazgeçsin. Ancak bu imhal etme, insanın yanına kar kalma anlamına gelmez.
– HİKMET-İ KUR’ANİYE : Kur’an’ın, her şeyin nedenini, niçinini, kısaca var oluş, yaratılış gayesini ve hedefini akla ve kalbe uygun olarak izah edip, hakikate ve her şeyin sırrını bilmeye götüren ilim. Kur’an’ın her şeyin üzerindeki sis, gaflet ve dalalet perdesini kaldırıp keşfederek hakiki hakikati göstermesi, bulması.
– HİLAFET-İ ARZİYYE : Kendisine yüklenen yükten dolayı yeryüzünde seçkin ve seçilmiş kılınan, her şeyin kendisine hizmetkâr kılındığı, kendisinin de yaratıcısına iman ve ibadetle sorumlu kılınıp, tasarrufa memur, geniş yetkilerle donatılmış yeryüzünün efendisi olan insan.
– HİLKAT ŞECERESİ : Kainat bir ağaca benzetilirse, insan onun meyvesidir. Zira ağaç meyvesi için ekilir. İman ve ibadetler de insanın meyvesidir.
– HUTBE-İ EZELİYE : Allah’ın zatı ezeli olduğu için, insanlarınki gibi sonradan olmadığından, insanı yaratmayı irade ettiği gibi, onunla konuşmayı da ezelde irade etmiş ve konuşmuştur. Kur’an da,ezelde hazırlanan ve irade edilip yapılan bir konuşmadır.
– HÜCRE- İ TALİM VE HİDAYET : Eğitim, öğretim ve hidayete beşiklik yapan oda ve ev. Boş şeylerin konuşulmadığı, marifet ve imana vesile olacak ilimlerin konuşulduğu yer.
– İBADET-İ TEFEKKÜRİYE : Tefekkür kabalığın değil,ince olan fikrin mahsulüdür. Kılı kırk yarmadır. İman ve Kur’an’a dair bir anlık düşünme, bir sene nafile ibadete denk tutulmuştur. Bir dalgıç maharetiyle düşünme ve düşüncede derinliğine dalıp, yüzde ve yüzeyde kalmamak. Hakiki hakikate varıncaya kadar bütün kalın ve ince perdeleri aralamak ve kaldırmak.
– İCABİ – IZTIRARİ – SUDÙR-U GAYR-İ İHTİYARİ : Cenab-ı Hakkın yaratmasında, yaratmasını gerektirecek zorlayıcı, iradesinin dışında bir gelişme ve meydana gelme söz konusu değildir. O dilemedikçe, irade edip istemedikçe hiçbir şey var olamaz.
– İNSANİYET-İ KÜBRA : Gerçek insanlık İslamiyet’le olur. İslamiyetsiz insanlık, insanlık değil, vahşilik ve canavarlıktır. Başkasını yutmakla beslenir. Hakiki insanlık olan İslamiyet ise, selamet ve emniyet olup, insanlık onunla beslenir.
– İLTİFATAT-I EBEDİYE-İ RAHMANİYE VE HİTABAT-I EZELİYE-İ SÜBHANİYE : Allah lütfuyla bizlere iltifat etmiş ve kendisine yönelenlere de ebediyen yönelecek ve ilgilenecektir. Ve insanla ezelde konuşmuş,onu –tabiri caizse- adam yerine koyup, muhatap kabul etmiştir. Kur’an’da, hayvanlara hitab edilip de, ey hayvanlar veya ey bitkiler denilmeyip,ey insanlar,denilerek,insanla konuşulmaktadır. Âyette: Eğer biz bu Kur’an’ı dağlara indirseydik, dağlar Allah korkusundan param parça olurdu.” [1] Böyle ulvi bir hediye insana nasip olmuştur. Bir üst rütbelinin veya bir cumhurbaşkanının kendisiyle birkaç dakikalık konuşmasını ömür boyu bir hatıra olarak saklayıp, her yerde söyleyen bir insan, Allah’ın kendisiyle konuşmuş olmasını düşünmelidir.
– İSTİDRAC – MEKR-İ İLAHİ : Keramet, mü’mine Allah’ın bir ikramı olup onun derecesini arttırırken, istidrac, kafirin gösterdiği üstün bir şeyi kendisinden bilerek küfrünü arttırması. Firavunun atıyla sarayın penceresinden girmesi, Leninin halkın üzerinde uçarak konferans vermesi, Deccalın sol gözündeki manyetizma ve tesiri ile insanları kendilerine celb ve cezbetmeleri. İlahi bir ceza, onları aldatan ve hilelerini boşa çıkartan ilahi bir hiledir.
“Onlar hile yaptılar,Allah’ta hile yaptı. Allah hile yapanların hile ,oyun,komplo ve oyunlarını boşa çıkarmada en hayırlı ve güçlü olanıdır.” [2]
-İSTİFHAM-I İNKÂRİ –İ TAACCÜBİ : Her hangi bir meseleyi inkar edenin inkar etmesine karşı hayretle, soru ile karşılıkta bulunmak. Kainatı boş ve yaratıcısız zannedene, hayret ve şaşkınlıkla, öyle mi zannediyordun?demek gibi, hayretle karşılamak.
– KADİR-İ KAYYUM : Her şeyin kendisinin varlığıyla ayakta durduğu, kudreti sonsuz güç sahibi olan Allah. Kudret sonsuz olunca, az-çok, küçük-büyük birdir.
– KASAS-I KUR’ANİYE : İnsanların ibret, ders almaları ve Peygamberlere verilen mu’cizelerin benzerlerini yapmak üzere Kur’an’da anlatılan peygamberlerin hayat hikayeleri.
– KEREM : Her hangi bir karşılık beklemeden iyilikte bulunmak. Karşılıksız olarak ikram etmek. İhsan ise; teşekkür de olsa bir karşılık bekler. Allah’ı görür gibi ibadet etmeyi gerektirir. Biz O’nu görmesek de, O’nun bizi gördüğünü bilmektir.
– KİTAB-I KEBİR-İ KÂİNAT : Allah’ın iki tarzda kitabı vardır: Biri; çeşitli şekillerde bir ressam maharetiyle çizilmiş şu büyük kainat kitabı ki, her bir parçası bir kitap oluşturmaktadır. Bütün ilimlere kaynaklık etmektedir. Diğeri ise, Kelam sıfatından gelen, peygamberlere gönderilen sözlü kitabıdır.
– KİTAB-I SEMAVİ : Yağmur nasıl ki gökten inip insanlar için bir rahmet ise, Kur’an’da akıl-kalb ve ruhlar için gökten indirilmiş bir rahmet kitabıdır.
– LEM’A-İ İ’CAZ : Gökyüzü parlayan yıldızlarıyla nasıl ki insanı hayran bırakıp,taklidini yapmaktan insanı aciz bırakırsa,bunun gibi de; Kur’an’da parlayan yıldız misal ayetleriyle benzerini yapmaktan insanları aciz bırakıp, parlaklığını göstermektedir.
– MAARİFİ İLÂHİYYE : Kur’an, Allah’ı bilmeye ve tanımaya insanı sevk eden ilahi marifet kaynağıdır. O’nu tanıtır. Zira bilmek ayrıdır, tanımak ayrıdır. herkes İstanbul’u bilir, ancak herkes İstanbul’u tanımaz veya farklı derecelerde bilir ve tanır. Şeytanda Allah’ı bilirdi, ancak kalbde marifet ve tanıma olmayınca, imanda olmadı. Kur’an marifeti arttırır.
– MAHŞER-İ ACAİB : Acib ve garib bir şekilde bütün varlıkların, mahlukların bir araya gelerek bir anda toplanmaları…
– MAHZEN-İ MU’CİZAT VE MU’CİZE-İ KÜBRA : Peygamberimiz peygamberliğinin delili olarak binlerce mu’cize göstermiştir. Umumunun aslı ve kıyamete kadar devam edecek olan mu’cizesi ise Kur’an-dır. Birincisi, kendi asrındakiler için, Kur’an ise; hepsini içinde toplayan (ayı ikiye bölmesi, parmaklarından suyun akması) [3] ve Allah tarafından tasdik edilerek kıyamete kadar gelecek olan insanlar için bir mu’cizedir.
– MÂİDE-İ SEMÂVİYE : Musa (AS) kavmi olan İsrail oğullarına, Allah onların sofralarına gökten kudret helvası ve Bıldırcın eti gönderdiği gibi, [4]Kur’an sofrasıyla da maddi ve manevi duyguları doyuracak uhrevi, cennet misal yiyecek ve içecekleri Kur’an sofrası içerisine serip insanların istifadelerine sunmuş, ondan faydalananın dünyasını cennete çevirmiştir.
– MERÂTİB-İ KÜLLİYE-İ ESMÂİYE : Cenab-ı Hakkın bütün isimlerine mazhariyette yükselip, en büyük insanlık rütbesine ulaşma.
– MENFİ MİLLİYET : İnsanları birbirine bağlayan bağın ırki olup, ırkına göre değerlendirmek. Oysa İslamiyet bu bağı esas almayıp keser, birbirine bağlayan bağın din olduğunu ifade edip, onun yerine tesis dini eder. Böylece masum ve mazlumları zalimlerin zulmünden kurtarıp, birleştirici özelliğiyle halkayı daraltmaz, geniş tutmuş olur.
– MENSUCATIN DESTGÂHI : Kainat bir tezgah gibi; ahirete, cennet ve cehenneme malzeme dokur. Nasıl ki mahir bir ustanın yaptığı eserde ilmi, mahareti maddi olarak eserinde görüldüğü gibi, alemler de Cenab-ı Hakkın isim ve sıfatlarının maddi şekilde dokunduğu bir fabrika ve tezgahtır. Cemal ve Rahmeti cennete malzeme istediği gibi, Celal ve Kahhariyeti de cehenneme malzeme istemektedir. İsim ve sıfatlar eşyayı dokur.
– MUARAZA–İ BİLHURUF : Kur’an’a; Edebiyat, söz, davasının haklılığını medenice isbat etmek için ilim, hikmet ve kitapla karşı koyma.
– MUARAZA – BİSSUYÙF : Davasını mantıki yönden ispat edemeyenlerin kaba kuvvete, kılıç ve silaha baş vurarak, hakla değil, kuvvetle karşı koymaya çalışmaları.
– MU ’CİZAT-I KUR’ANİYE : Kur’an’ın; gerek insanda onun benzerini yapma kabiliyetinin olmayışı gerekse de Allah tarafından müsaade edilmediğinden (Musa peygamberin Tur-i Sina’da Allah’ı görmeye tahammül edememesi gibi) [5] lafız ve mana yönünden harika olup, benzerinin yapılmaması ve yapılamaması…
– MU ‘CİZE-İ BÂKİ : Allah’ın kelamı ezelden geldiğinden ebede gidecektir. Allah ezeli olduğu gibi, kelamı da ezeli ve ebedidir. Kur’an’ın harikalığı da ezeli ve ebedidir.
– MUZAAF RİBA : Faizi misliyle ve kat kat haksız yere yeme. [6] Millete ait milli serveti kendine tahakküm vesilesi yapıp, yemesini başkasının çalışmasına bağlayarak, asalak gibi başkasının kanını emerek beslenme.
– MÜSEYLİME-İ KEZZAB : Peygamberimiz zamanında peygamberlik iddiasında bulunan ve Peygamberimizin amcası Hz. Hamza’yı öldürüp daha sonra müslüman olan Vahşi tarafından öldürülmüştür. Kur’an’ın ayetlerine benzer yapmaya çalışıp, bütün âleme maskara olmuştur. Benzer yapmaya çalıştığı Kária suresi ki, kıyametin dehşetinden bahsederken o, bir fili tarif edip kuyruğunun kısalığından ve hortumunun uzunluğundan söz eder. (El fi’lu melfi’lu vema edrakemel fi’lu. Vema hortumu tavilun,vezzenbu kasirun.)
Kevser suresine de benzer yapmaya çalışır. (İnna A’teyna kel ak ak, fesalli li rabbike vak vak, inne şanieke hüvel ahmak.) Ayette; Peygamberimize verilen Kevserden, Rabbisi için namaz kılmasından ve kendisine soyu kesik diyenin asıl soysuz o olduğunu ifade ederken, sahtekar Müseylime ak-akdan, vak-vak-dan bahsedip,sana soyu kesik diyen işte odur ahmak,diyerek,bu sözüyle de kendisini ahmak yerine koymuş,başda hanımını kendisine güldürmüş olmaktadır. Eynes sera,mines-süreyya.
Kur’an’ın yıldız gibi parlayan ayetleri nerede, bir sahtekarın düzmece,sönük sözleri nerede?
– NAZM-I CEZALET : Kur’an’ın; inci gibi dişlerin dizilişinden, tesbih tanelerinin dağılmadan düzenli sıralanışından, mimari bir şaheserde birbirine destek veren taşların sıralanışından, mükemmel bir kitabın harflerinin, kelime ve cümlelerinin bir araya gelişinden daha mükemmel, akıcı bir üslupla dizilmiş olması.
– NEŞ’E-İ UHRA: Yokluktan yaratılan insan ve varlıkların sonradan daha mükemmel, ahirete layık bir şekilde yaratılması ki, birincisinden daha kolay olacaktır. Zira yokluktan değil, var olup dağılan hücrelerin bir araya getirilmesidir. Allah’ın kudretine hiçbir şey zor değildir. Mesela: Dünyanın çeşitli yerlerinden toplanan taşlarla yapılan bir ev, yıkıldıktan sonra tekrar yapılması daha kolay olacaktır. Türkiye’nin her tarafından toplanan askerlerin uzun bir eğitimden sonra istirahat için dağılıp tekrar toplanmaları, önceki toplanmadan daha kolay olacaktır. Yokluktan çıkıp, ruhlar alemine uğrayarak, dünyada elbisesini giyen bu insanın oluşan hücrelerinin dağılmasından sonraki bir araya gelişi kolay olacaktır. İsrafil’in sura üfürmesiyle toplanacaklardır.
– NEŞ’E-İ ÙLA : İnsanın ve varlıkların ilk yaratılışları. Bu varlıklar hiçlikten yaratılmıştır. Her başlangıcı olanın bir sonu, her sonu olanın da bir başlangıcı olduğu gibi,madde ve varlıklar da sonradan yaratılmış ve insan her şey olabilirken bir damla sudan kan pıhtısına, oradan et ve kemikten bir insan suretine çıkarılmıştır. Başlangıç da modelsiz olarak yaratılan bu insanın, model ortada olup, tekrar bir araya getirilerek yaratılması birincisinden daha kolay olacaktır. Allah’ın kudreti açısından ise, hepsi birdir.
– NEŞR-İ SUHUF : Ahiret gününde, hesaba çekilecek olan insana hayatı boyunca yapmış olduğu, aldığı nefese varıncaya kadar, bütün her şeyin yazılı olarak bir sahifede bulunması. [7] Bilgisayar disketi veya kamera gibi. Bir tohum ve çekirdeğin ağaç olup,meyve verinceye kadar tüm gelişmeleri onun birer açılmış sahifesidir.
– PERDE-İ CÜMÙDU TABİAT : Gaflet veya dalalet sebebiyle tabiatın kalın ve katı perdesi altında olup, hakkı göstermemektir.
-RAHMET-İ VÂSİA-İ MUHİTA : Hiçbir şey Allah’ın rahmetinin dışında olmayıp, rahmeti umumu kuşatmıştır. Varlıkların var olmaları onun rahmetinin bir delilidir. Allah’ın zatının dışı olmadığı gibi, rahmetinin de dışı ve sonu yoktur.
– RİKKAT-İ CİNSİYE : İnsanın insan olmak hasebiyle kendi cinsinden olan diğer insanlara karşı şefkat edip acıması.
– RUBÙBİYET-İ MUTLAKA : Cenab-ı Hakkın sınırsız olarak bütün varlıkları, kendilerine layık ve münasip bir şekilde şekillendirmesi, düzenlemesi, maddi ve manevi yapılarını terbiye etmesi. Aslan ile koyunu, insan ile bitkiyi, canlı ile cansızı ayırarak uygun biçimde terbiye etmesi.
Rububiyet dairesi ubudiyet dairesine göre iş görmekte, sanatın hüsnüde tefekkür ve istihsana göre güzelleşmektedir. (Bak.Mesnevi.206)
Cenâb-ı Hakka lika, rıza ve rü’yetin lezzeti, Rububiyetteki terbiye ile tahakkuk edecektir.
Her şey Rububiyetin süzgecinden süzülmektedir: icad-vücud-hayır-müsbet-fiil.
-şuunat+temessülat+ünvanlar+zuhurat+tasarrufat+rububiyet… (Bak.Sözler.239.)
– RÜ’YET-İ CEMÂLULLAH : Mü’minlerin cennette bizzat kafa gözleriyle Allah’ı görmeleri.
– SAFÂ-YI KALB VE TEZKİYE-İ NEFS : Kalbin bütün kirlerden uzak, saf ve berrak olması, nefsin de günahlardan temizlenmiş, terbiye ve teslim olmuş olması. Böyle bir kalb, hakikati yansıtıp, Allah’a kirsiz olarak tam bir ayine olup, berrak olması,onun varlığını kavrayacağı gibi, nefsi de Allah’ı bulmasına ve varmasına bir kamçı olup, felaha erecektir.
– SALTANAT-I ÂMME-İ SÜBHANİYE : Cenab-ı Hakkın bütün kainatı kuşatan güç ve kuvvet sahibi oluşu.
– SEHLİ MÜMTENİ’ : Kur’an’ın söyleniş, okunuş ve ezberlenişinde bir kolaylık olup, her tabaka ondan kolayca istifade etmekle beraber, benzerini yapmakta ve yazmakta zorluk çekmesi, yapamaması.
– SEMERE-İ SA’Y : Her çalışmanın müspet veya menfi yönde bir neticesi olacağı, hiçbir şey karşılıksız kalmayacağı gibi, çalışmanın da meyvesi durumunda bir neticesi olacaktır.
– SİKKE-İ İ’CAZ : Nasıl ki her bir malda kime veya hangi devlete ait olduğuna dair bir mühür var olup, onu gösterir. (Made in Turkey, Made in Japon gibi) Kur’an-da her yönüyle Allah’a ait olduğunu üzerindeki harikalık, benzersizlik mührüyle göstermektedir. Zira kıymetli bir şey sahipsiz ve ortada farz edilemez. Elbette birine ait olduğunu gösterir. İşte Kur’an-da her yönüyle Allah’a ait olduğunu göstermektedir. (Made in Allah)
– SİLSİLE-İ BERÂHİN : Kainat zincirleme olarak Allah’ın varlığını gösteren delillerle doludur. Yani, Allah’a giden yollar mahlukatın nefesleri sayısınca ve zerrat adedincedir.
– SİYÂK – SİBÂK : Kur’an’ın başından sonuna kadar, âyet ve sûrelerinin aralarında, geliş ve gidiş itibariyle sıkı bir ilginin olması, bir kopukluğun olmaması,bir boşluğun görülmemesi.
– ŞEKÂVET-İ EBEDİYE : Ebedi şikayeti, âh vâhı netice verecek olan cehennem hayatı. Çünkü insanın hayatının neticesi, ya ebediyen memnunluğu kazandıracak bir cennet hayatı veya bitmeyen bir ceza ve zindan hayatı olacaktır.
– ŞUÙN-U İLÂHİYE : Kainatta her an meydana gelen doğum-ölüm-gece-gündüz gibi- her şey, Allah’ın işi olup,onun tarafından oldurulmaktadır.
– TAADDÜDÜ EZVAC : Birden fazla kadınla evlenme. [8] İslamiyet bunu emretmemiş, buna müsaade etmemiştir. Ta ki fuhşun yolları tıkansın. Bunu adalet şartına bağlamıştır. [9] İslamiyet birden dörde çıkarmamış, belki on-yirmiden dörde indirmiştir. Şimdiki medeniyet ise,bir deyip, gayrı meşru yirmi-otuz kadarla evlenmenin önünün de açılmasına sebep olmuştur. İslamiyet kadını himaye etmiştir.
– TALİM-İ ESMA : [10] İnsanı diğer varlıklardan ve meleklerden üstün kılan sebep, kendisine varlıkların, eşyanın isminin öğretilmesi, ilmin verilerek o ilimle marifetin kemaline ve zirvesine çıkmasıdır. O şuur ile her şeyin mahiyetini ve hakikatını bilir, anlar ve düşünür. Değil insanların başka varlıklara, insanların insanlara bile hakimiyeti ilim ile bilgi iledir. Onun ile devletlere boyun büktürür.
– TASARRUFAT-I RABBANİYE VE İCRAAT-I RABBANİYE : Bir hareket ve bir oluş, bir icraat, elbette onu evirip çevireni gösterdiği gibi, bu kainatta daimi olarak meydana gelen faaliyetler de, denge ve düzen de, onu yapan Allah’ı bütün açıklığıyla göstermektedir.
– TECELLİYAT-I İLÂHİYE : Cenab-ı Hakk’ın bütün sıfat ve isimleriyle bütün varlıklarda görülerek tecelli etmesi olup, güneşin hiçbir şey kendisinden gizli kalmayarak her şeyde ayrı ayrı görülmesi, kömürün onunla siyahlığını gösterdiği gibi, altında yapı ve kabiliyetindeki düzgünlükten dolayı parlaklığını göstermesi misali; Allah’ın da Celal ve Cemaliyle, Rahman ve Rahim isimleriyle bütün varlıklarda ortaya çıkması. Zatında mükemmel olan hazinenin ortaya çıkması gibi, varlıkların Allah’a ayinelik yaparak, O’nu göstermeleridir.
– TEDBİR-İ ULUHİYYET : Bir okul idaresiz ve idarecisiz olmayacağı, bir vilayet valisiz, bir devlet idarecisiz olması mümkün olmadığı gibi, bu alemde ilahi bir idare, tedbir ve düzensiz ve düzenleyicisiz olması mümkün olmadığından, her şeyde bu idarenin belirti ve numunesi görülmektedir.
– TEMAŞAGÂH-I SAN’AT-I İLÂHİYE : Dünya, Cenab-ı Hakkın mükemmel sanatlarını tesbih, tekbir, tahmid ve tehlil ile temaşa edip seyretmek üzere yaratılan bir sergi yeri, bir müze, bir Pazar yeri gibidir.
– TENVİNİ TENKİRİ : Arapça’da gramer olarak olumsuzluğu ifade eden tenvin, iki üstün, iki ötre ve iki esre. Meçhullüğü ifade eder. Tersi marife olup, elif lam takısıdır
– TESHİRİ AKIL VE İZ’AN : Kur’an’ın akıl ve kalpleri –inanmayanı da dahil olmak üzere- huzurunda boyun büktürüp, kendisine secde ettirmesidir.
– TEŞAHHUSAT : Varlıkları birbirinden ayıran farklı özellikler Allah Ferd ve Ferid isminin gereği her bir varlığı ayrı bir şahsiyet ve özellik de yaratmış olup, zahiri benzerlik içerisinde ayırıcı bir özellik içerisinde yaratmıştır. Mesela yağan kar tanelerinin hiç birinin birine benzememesi,insanların simalarında birbirinden ayrı farklılıklar.
– UKÙL-Ü AŞERE : Bazı sapkın felsefecilere göre başta bir akıl farz edilerek o akıl başkasını silsile halinde, başkası da başkasını yarattı diyerek Allah’ın yaratmasını inkar edenler. Bir ilahı kabul etmeyen bu insanlar, binlerce ilahı kabul etmek zorunda kalarak, her bir varlığa bir ilahlık vererek erbabul enva gibi Allah’a şirk koştular.
– ULÙHİYETİN AZAMETİ HAŞMETİ : Her şeyde Allah’ın büyüklüğünün görülmesi. En büyük olan şeyden, O daha büyüktür.
– ULÙM-U KEVNİYE : Kur’an insanın şahsi hayatına ait bilgi ve kanunları koyduğu gibi, kainata ait ilimleri de –fizik-kimya gibi- ortaya koymuştur. Kainat ilimleri; fen, kimya…
– VAHİD-İ EHAD : Her şeyde Allah’ın birliğinin ve tekliğinin görülmesi. Umum kainatta birden görülmesi Vahidiyetini, yani güneşin bütün yer yüzünü ve deniz yüzünü kaplaması ve kapsaması gibi. Bir de ayrı ayrı, hususi, her bir varlık da tek tek görülmesi ve tecelli etmesi de Ehadiyetini yani, güneşin her bir varlığı ayrı ayrı aydınlatıp, her bir damla su da parlaklığını göstermesi gibi.
– YEVM-İ FASIL : Her şeyin gün yüzü gibi açıkça, bütün çehresiyle, gerçek yüzüyle ortaya çıktığı gün olan ahiret günü.
– ZEMZEME-İ KUR’AN : Davud (AS) Tevratı okuduğunda güzel ses ve sedasından dolayı bütün varlıklar mest olur, onu hayranlıkla dinlerlerdi. Kur’an’da, güzel nağme ve okunuşuyla kalbin derinliklerine kadar uzanarak kulağın bütün inceliklerine hoş gelmesi. Yani, dil lezzetleri tatmak için, Kulak da Kur’an’ı dinlemek içindir, desek, mübalağa yapmamış oluruz. Onunla hakiki lezzetini alır.

İlginizi Çekebilir

Bediüzzaman’ın Estetik Dünyası – III

Önceki bölüm Tasvir Bediüzzaman’ın üslübunun canlı olmasının nedenlerinden biri de tasvirleridir. Edebiyatta tasvir yapan şahıs …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Kelimeler & Kavramlar, Risale ve Bediüzzaman Üzerine
Suskunluk sarmalı

Yazar: Sema Karabıyık 11 Kas 2012 Türkiye''de aktif twitter kullanıcı sayısı 3.8 milyon. Hafta içi günde …

Kapat