Ana Sayfa / Yazarlar / “Sağını dert tutmak”.. Hele Ramazan’da? / M. Nuri BİNGÖL

“Sağını dert tutmak”.. Hele Ramazan’da? / M. Nuri BİNGÖL

“Sağını dert tutmuş, sol eli işte;
Hayrolur mu böyle ava gidişte?
………
Yayan yola düşmüş tazısı yoktur.”

Kılıçdaroğlu’nun Mal-tepe’ye yürüyüş haberini öğrenince nedense, bana edebiyat mesleği ile -kendi çapımızda- yazarlığı sevdiren, hatta benimseten lise edebiyat öğretmenim Muhterem Dr. Verdi KANKILIÇ’ın, “Nâle” kitabındaki bu mısralar geldi.

Muhterem Cumhurbaşkanımızın da dediği gibi, “Yollar yürünmekle aşınmaz.” Gerçi bu söz bambaşka bir makamda, o zamanki Başbakan S. Demirel’den nakledilen bir ifadeydi. O “makam” için denilmesi -bence- yersizdi. Çünkü o yürümenin bir faydası olmadığını “o gençler” de biliyordu da, o fiilleriyle “darbe”ye çanak tutmak istiyorlardı.

Aslına bakarsanız bugünkü Halk Fırkası kurmaylarının arzuladıkları da, öncekiler gibi olmasa da aynı kapıya çıkışı andıran bir temenni. Dünün 67 ruhu denen gençleri, bugün yaşça büyümüş, FETÖ örgütüyle beraber zamanında MHP’yi ele geçirmeyi kurmuş Fetö ve CHP sempatizanı bir grupla birlikte, “sinekten yağ çıkarma” ümitsiz ve beyhude bir “serâzatlıkla”, yollara düşmüşlerdir.

Eski Genel Sekreter Savcı Sayan’ın naklettiği atasözüyle, “Akılsız başın belasını ayaklar çeker.” şeklinde de anlaşılabilecek hâdiseye -keşke- sadece gülüp geçebilsek. Anladığım kadarıyla, bu “eylem” milletlerarası bir proje. Buradaki bütün gayr-ı memnun kuvvetlerin medya vasıtalarına ve “uluslararası” yayın“organ”larına malzeme verme maksadıyla meydana getirilmiş sun’i bir gündem.

Verdi Hoca’mın mısralarındaki “tazı”nın kimi sembolize ettiğini siz muhterem okuyucularımın zihinlerine bırakıyorum. Bu, belki de “işin komikliğini” ve kişiyi kamuoyu önünde istihza mevzuu yaptığını anlayan eski tüfek bir siyasidir. Mevcut genel başkanın komikliğini gören “güç odak”larına, “Ben bu işi daha iyi yaparım.” keşlindeki göz kırpıştır. Bu yürüyüşe katılmayanları düşünürseniz, kimliğini tahmin edebilirsiniz.

Yahu, meşrû hükumete darbeyi bırakın, elde kalan tek vatan toprağımızı ecnebi işgalinin – Haçlı istilalarını masum gösteren Çete Lideri’ni hatırlarsanız bu neticeye siz de varırsınız- önünü açan bir darbeye zemin hazırlatıcı casusluktan suçlu bulunmuş biri için bu “eylem”i yapmak, 15 Temmuz darbe girişiminin ardında olmakla aynı mânaya geliyor.

Bir siyasi bunu anlayamayacak kadar “bön” olamaz; ama işin içinde “Çapanoğlu” varsa, Vehbi’nin kerrakesi devamlı, bir rakkase gibi püskül sallıyorsa, böylesi bir “siyasi deha”(!) eseri işle, Yenikapı mitingine son anda katılma kararı almakla üzeri perdelenen Fetö ortaklığı, adama işte böyle itiraf ettirilir!

Tıpkı Fetö elemanlarının “bir şekilde” tesbit edilip, darbe girişimin ardından hepsinin derdest edilmesi gibi… (Bu halleri – güya- tenkit eden birine dediğim gibi, ‘devlet gibi devlet’ tam da bunun için vardır! Eğer bunu beceremiyorsa, o müesseseye devlet mi denir?) Çözüm sürecinin bir yanını teşkil eden sır da yukarıdaki izah gibi bir hâldir.

***
Bir başkadır Ramazan
… ve Ramazan geceleri… Oruçla geçen bir günün ılıklığını duyarsınız iftar sofrasına oturup müezzinin nurlu nağmelerini beklerkerken. O an kendinizi bir ordunun neferi görürsünüz; “iman meydanı”na atılıp “Ramazan savmını tut!” emriyle otuz gün saf tutan bir gönül ordusunun.
Glaksilerden ufacık bir atoma, balinalardan virüslere kadar “perçemini kudret elinde tut”an Zat’ın bu dünyada renk renk, desen desen “gözümüze” gösterip önümüze serdiği ziyafetine davet edilmiş bir vaziyette topun gümbürtüsüyle “Buyurunuz!” emrini bekleyen bir ordunun…
İşte bu zaviyeden de;
“Minareler süngü, kubbeler miğfer,
Camiler kışlamız, müminler asker,
Bu ilahi ordu dinimi bekler,
Allahu Ekber, Allahu Ekber.” diyen şâirin hissine ortak olursunuz.

Nimeti görebilmek ayrıca güzel, ona şükür bir başka tatlı, ona muhatap olabilmek insana en yakışanı…
Kupkuru topraktan şirin şerbetli tulumbalarıyla bize bakan salkımların siyah ve sarı, pembe tonlarının yüzünde O’nun misafiri ve davetlisi olduğunuzun şuuruna varmamız, hâlen ve kalen şükretmemiz “Rabbe kulluğun” üst sınırıdır Diğeri ise “ ubudiyetin hülasası ihlas ve dua… Bundan dolayıdır ki Hadis-i Kudsî’de buyurulmuş. (Evkamekal) “Oruç ibadetinin sevabını ancak ben takdir ederim.”

Her zaman bu şuur seviyesini yakalayıp orada –devamlı- kalabilmesi mümkün müdür insanın? Çoğu zaman gâfiliz maalesef. Resulullah’ın (asm) tabiriyle Sahabe Efendilerimiz (R. anhuma) bile bu halden muzdariptir.

“Ya Resullah” derler. “Sizi dinlerken öyle bir huşu içine giriyoruz ki bu hal dışarıya çıkınca kayboluyor. Acaba bu nifak alameti olmasın?” Mübarek gülümser. “Eğer” şeklinde buyurur. “Hâliniz yanımdaki gibi devam etseydi melekler gün ışığında görünür ve size selam verirlerdi.” (Evkamekal. Hadis-i Bilmâna)

Oruçla geçirdiği bir günün sonunda istese de böyle düşünemez insan. Malum; “Men ene? Ve ma ente…?” meselesi. Çoğu zaman hiç beğenmediği, almaya tenezzül bile etmediği, bazen de çöpe attığı kuru, kupkuru, beklemekten dolayı “kazığa” kesmiş ekmek, o an yanında “en âla” baklavadan bile tatlı ve lezzetlidir.
Mahyaların ışıkları altında “namaz” vaktini bekleyen insanlar da bir başkadır Ramazan’da. İçlerinde, bütün gününü kendisini yoktan var edip türlü nimetlerle bu yaşa getiren, ömrünün son demlerine kadar bütün mahlukatı emrine “lebbeyk” dedirten Mün’im-i Kerim’in rızasını tahsil ederek geçirmelerinden dolayı sürurlar, inşirahlar…

Dudaklarında : “Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız! Bize gösterdiğin nümunelerin ve gölgelerin asıllarını, menba’larını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celbet. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zeval ve teb’îd ile tâzib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu mûti raiyetini başı boş bırakıp i’dam etme.” dualarıyla ezanı beklemektedirler. O anda ve Ramazan’ın her deminde huzurla ve nurla dolmaktadırlar.

“Bin aydan hayırlı Kadir Gecesi”ni bünyesinde barındıran ve Nur Üstad’ın tabiriyle “her gecesinin Leyle-i Kadir hürmet ve faziletinde olması” duasına mazhar Ramazan Ayındaki ecirlerinin deniz köpükleri kadar artması duasıyla siz okuyucu ve dostlarımdan da dua ricasında bulunuyorum.

Yazar : Mehmet Nuri BİNGÖL

1961 yılında Birecik’te doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Birecik’te, Dumlupınar İlkokulu, Birecik Ortaokulu ve Birecik Lisesi’nde tamamladım.
İlk hikâye ve şiirim ulusal bir gazetede yayımlandığında lise 1’deydim. ÖSS sınavından sonra gezmeye gittiğimiz İstanbul’da, daha sonra okuyacağım Fakülte’yi görünce:
“ Keşke burayı kazansaydım.” diye iç geçirdim.
Hakikaten orada tahsil görmem nasip oldu bana. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Yeni Türk Edebiyatı Bölümünden 1982 yılında mezun oldum.
Fakültenin son iki yılında fahri olarak Köprü Dergisinin editörlüğünü yaptım. İstanbul hayatımdaki en büyük şansım Hocam Prof. Dr. Mehmet Kaplan’la beraber, Tarık Buğra’nın romanları üzerine bitirme tezi yapmam, romancı-araştırmacı Hüseyin Yılmaz’la mesai arkadaşlığında bulunmam, tahsil senelerinde M. Nuri Yardım’la istişarede olmam, Yazar- Yayımcı Mustafa Kaplan ve Bünyamin Ateş’le tanışmamdır.
Anadolu’nun çok yöresinde öğretmenlik yaptım. Yaz-gı Dergisi ve Gap Gündemi Gazetesi’nde yazı ve hikâyelerim yayımlandı. Tefrika halinde romanlarım yanında birçok hikâyem de var.
Eserlerim: Sürgünda Tırmanış 1 ve 2 (Tefrika roman), Yokuşta (Tefrika roman), Kafkasya’da Sarp Ufuklar (Tefrika roman), Sürgündeki Çeçenya (1. Baskı: 1996; 2. Baskı:2000), Nur Üstad (Biyografi- Deneme; 2002)
Şu anda üç kültür-edebiyat web sitesinde yazıyorum. Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeniyim.

Tüm Yazıları Göster

İlginizi Çekebilir

Kadınlara Yakışan En Güzel Meslek Anneliktir / Vehbi KARA

Dünyanın en zor fakat en güzel mesleklerinden bir tanesi şüphesiz anneliktir. Annelik karşılıksız sevgi ve …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki yazıyı okuyun:
Arap Ülkelerinde İftar Yemekleri / Vehbi KARA

Bir Arap ülkesinde iken gemimizdeki iftar yemeğimize gemi işlerimizde yardımcı olan acentemizi davet ettim. Acente …

Kapat