Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / Sahabe Uygulaması Olarak Sünnete Bağlılık (İ’tisam)

Sahabe Uygulaması Olarak Sünnete Bağlılık (İ’tisam)

Doç. Dr. Aynur URALER
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Günümüzde yoğun şekilde yaşanan kültürlerarası mücadele ortamında, İslâm kültürünün kendi özellikleri içinde kalabilmesi ve müslümanların ondan bu kapsamda yararlanabilmesi “sünnet”in ve “sünnete bağlılık” meselesinin yeniden tetkîkini zorunlu hâle getirmiştir. Bunun için öncelikle İslâm dinini, teori ve bilhassa pratik olarak sağlıklı bir şekilde öğrenmek gereklidir. Bu da ancak ilk nesli incelemekle mümkündür. Zira sahâbî dönemi, zengin bir İslâmî yaşayışın inkâr edilemez kesinlikte görüldüğü dönemdir. Onlar, sadece sünnetin râvisi değil, aynı zamanda sünneti yaşayanlardır.

Sünnete bağlılık, İslâmî literatürde “el-İ’tisâm bi’s-sünne” şeklinde ifade edilir. Terkîbin bu söylenişle değilse bile öz ve kavram olarak Hz. Peygamber tarafından ortaya konulmuş olduğu bir gerçektir: Vedâ haccında söylediği “Size, sımsıkı sarıldığınız takdirde asla sapıtmayacağınız şeyler bıraktım. Allah’ın Kitabı ve Nebî’sinin sünneti.” ve “Size sarıldığınız takdirde sapıtmayacağınız bir şey bıraktım. Allah’ın Kitabı.” hadislerinde i’tisâm kelimesi Kitap ve sünnetle irtibatlı  olarak kullanmıştır.

İslâm âlimleri, i’tisâmı, “Cehlen veya yanlışlıkla sünnetin dışında hüküm verenin, sünnetin hükmüne dönmesi, Allah Teâlâ’nın Resûlü’ne itaat emri gereğince sünnete muhalif olanı terketmesi gerekir. İşte bu tam mânâsıyla sünnete i’tisâmın kendisidir.” şeklinde tarif ederler. Yine ibâdetleri, sünnete uygun olarak yerine getirmeyi, başlı başına “sünnete bağlılık” olarak ifade ederler. Mesela İbnu’l- Esîr “İ’tisâm, amellerin sünnetteki şekliyle yetinmektir.” demiştir.

Sâhâbîlerin hayatına bakıldığında sünnete uymaktan şikâyetçi olan kimseye rastlanılmamıştır. Onlar, günlük işlerinde dahi Hz. Peygamber gibi davranmaya özen gösterirlerdi. Sâhâbîler, arzularının ve buna bağlı olarak da fiillerinin Hz. Peygamber’e uygun olmasını esaret değil hürriyet sayıyorlardı. Çünkü İslâmiyet hevâyı bırakıp hakka uymayı emretmiştir. Sünnet de hak olduğuna göre sünnete bağlılık insan hayatını sınırlayıcı değil, düzenleyicidir. Bir biçimde yaşaması gereken insan, benzeyeceği insanlar arasında seçim yapacaktır. Kur’ân’ın insanlara örnek gösterdiği Peygamber (s.a.v.) gibi yaşamak, ona benzemek; hürriyetleri kısıtlamak değil, nefsin, diğer insan ve nizamların egemenliğinden kurtulması demektir.

İ’tisâm’ın dinî yaşayışta azîmet mi ruhsat mı ifâde ettiği önemli bir noktadır. Herşeyden önce Hz. Peygamber’in, “Bazılarına ne oluyor ki benim ruhsat verdiğim şeyleri yapmaktan çekiniyorlar.”1 hadisi ve Hz. Âişe’nin “Resûlüllah (s.a.v.) iki şey arasında muhayyer bırakılırsa, günah olmamak şartıyla onların kolay olanını seçerdi. Şayet günah ise, insanların ondan en uzak kalanı olurdu.”2 sözü Hz. Peygamber’in amellerin ruhsat tarafını tercih ve tavsiye ettiğini gösterir.

Sahabîlerin ruhsatları kullanmayıp azimeti tercih ettiği ve sanki sünnete uyulmadığı intibâını veren uygulamaları olmuştur. Aslında bu ikinci durum, onların azimeti iltizam etmelerinin sonucudur. Ruhsat olanı da kabul ettikleri için bu, i’tisâmsızlık sayılmaz. Azimeti iltizam, bazen sünneti görüldüğü gibi anlayıp uygulamak bazen da ve bilhassa ikili uygulama imkânının bulunduğu hallerde aslî olanı veya azimet ifade edeni tercih şeklinde tecelli etmektedir. Meselâ, Ebû Eyyûb el-Ensarî, abdest alırken kendisi ayaklarını yıkadığı halde, halka mestler üzerine meshedilmesini emrederdi. Bunun sebebi sorulunca “Ben, Resûlüllah’ı (s.a.v.) mestler üzerine mesheder ve bunu emrederken de görmüş bulunmaktayım. Ne var ki bana ayakları yıkamak daha hoş gelmektedir.” demiş3, -ruhsatı red anlamında olmamak üzere- azimeti tercih etmiştir. Bütün bu hallerde dikkati çeken temel tavır sünnete i’tisâmdır.

Aslında Hz. Peygamber’in verdiği ruhsatları kullanmamanın pişmanlıkla neticelendiği de bilinen bir gerçektir. Abdullah b. Amr “Ah keşke ben Resûlüllah’ın (s.a.v.) bana verdiği ruhsatı kabul etseydim. İşte yaşlandım, zayıf düştüm.” diye hayıflanmıştır.4

İ’tisâmın azimet ve ruhsatla alakası dışında taklitle de irtibatı vardır. Resûlüllah (s.a.v.), “Benden sonra ümmetim hakkında üç şeyden endişe ediyorum: Âlimin sürçmesi, zâlimin hükmü ve peşinden gidilen hevâ.” hadisiyle bu meseleye işaret etmektedir. Âlim, diğer insanlara kıyasla en fazla taklit edilen kişidir. Onun yanılması sadece kendisiyle sınırlı kalmaz, uyanlara da sirâyet eder. Hz. Peygamber, bu konuda uyulması gerekeni ve taklitten kurtulmanın yolunu “Size iki şey bırakıyorum. Onlara sarılırsanız asla sapıtmazsınız. Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünneti.”5 hadisiyle göstermiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’de kelime olarak açıkça “sünnete i’tisâm” emri geçmemekle birlikte sünnete i’tisâmı emrettiği kolaylıkla anlaşılan birçok âyet bulunmaktadır. Meseleyi çok genel ve öz biçimde şu âyet ifade eder:
“Resûl size ne verdiyse alın, sizi neden nehyettiyse ondan kaçının!”6
Sahâbîler, bu âyetin sünneti kapsadığı inancındadır. Meselâ, “Allah, yüzünün kıllarını alan ve dişlerini incelten, dövme yaptıran… kadınlara lânet etmiştir.” hadisini rivayet eden Abdullah b. Mesud’a, Ümmü Ya’kûb adlı bir sahâbî hanım gelerek bu hadisi sorduğunda İbn  Mesûd, bahsi geçen hadisin Allah’ın Kitabı’nda bulunduğunu söylemiş ve bu âyeti okumuştur.7

Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan birçok âyette Peygamber’e itaat, Allah’a itaatle birlikte zikredilmektedir.8 Buna göre Allah Teâlâ, itaatı sadece kendisine hasretmemiş, Resûlü’nü de birlikte zikretmiştir. Sadece, Resûlüllah’a (s.a.v.) itaatı emreden ayetlerin bulunduğu da bir gerçektir. “Namazı kılın, zekâtı verin, Peygamber’e itaat edin ki merhamet göresiniz.”9 âyeti gibi. Bu âyette dikkat çeken husus, farzlar sayıldıktan sonra Resûl’e itaattan bahsedilmesidir.

Bu noktada sahâbîlerin sünneti herşeyden üstün tutup, her durumda Resûlüllah’ın davrandığı gibi davranmaya gayret ettikleri bilinmektedir. Meselâ Abdullah b. Ömer’in oğlu Abdullah bir keresinde savaş olacağı ihtimalinden bahisle babasının hacca gitmemesini istemişti. İbn Ömer ise Resûlüllah (s.a.v.)’in umre yapmasını Kureyş kâfirlerinin engellediğini, kendisinin de engellenmesi halinde Resûlüllah’ın (s.a.v.) yaptığı gibi yapacağını söyleyip “Andolsun ki Allah’ın Resûlü’nde sizin için güzel bir örnek vardır.”10 ayetini okumuştur.11 Öyle ki canları pahasına da olsa sünneti tercih ederlerdi.

Sahâbenin sünnete sarılma hususunda dikkati çeken bir diğer tutumları da sünnete anında uyma uygulamalarıdır. Bir keresinde Übey b. Ka’b namaz kılarken Hz. Peygamber, kendisine seslenmiş, Übey ise namazı bozup Hz. Peygamber’e cevap vermemiştir. Namazı süratle kılıp yanına gittiğinde ise Resûlullah (s.a.v.) cevap vermesine neyin mâni olduğunu sormuş, Übey durumu anlatınca, Hz. Peygamber “Bana vahyedilenler arasında ‘Hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah ve Resûlü’ne uyun.’12 âyeti yok mu?”13 buyurmuştur. Yine, Hz. Esma’nın teyzesinin kolunda iki altın bilezik gören Resûlullah (s.a.v.) “Koluna iki ateş bilezik takılması seni sevindirir mi?” buyurunca, o hanım hemen bilezikleri atmış, bileziklere ne olduğunu takip bile etmemiştir.14

Sahâbîlerin kendisini aynen takip etme eğilimleri sebebiyle Resûlullah’ın (s.a.v.) yaptığı işten pişmanlık duyduğu bile olmuştur. Hz. Âişe’nin rivâyetine göre bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.) evden sevinçli olarak çıkar, bir süre sonra üzgün olarak döner. Hz. Âişe sebebini sorduğunda, “Ben Kâbe’nin içine girdim, ama girmeseydim. Çünkü ümmetime güçlük çıkarmış olmaktan endişe ediyorum.” diye cevap vermiştir.15

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bazı fiillerini tekrar etmemesindeki bir başka sebep de “farz kılınır endişesi” idi. Üç gece mescidde teravih namazı kılmış. Teravih namazının cemaatle kılınması isteği karşısında dördüncü gece cemaatin yanına çıkmamış ve “Bu namazı bilerek sizinle kılmaya devam etmedim. Farz kılınır da onu yerine getirmekten âciz kalırsınız diye endişe ettim.” buyurmuşlardır.16

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in söylediklerinin zahirine bakıp amel etme eğiliminde olan sahâbî bazen bununla ilgili olarak Efendimiz’in ikazına da muhatap olmuşlardır. Mesela Hz. Peygamber altın yüzük takan bir kimsenin parmağını elindeki çubukla dürtüp “Onu at.” buyurmuşlar, o kişi dışarı çıkıp yüzüğü atmış, Hz. Peygamber’in yanına gelince ona yüzüğün ne olduğunu sormuş, adam attığını söylemiştir. Bunun üzerine “Ben sana faydalanmanı emretmiştim, atmanı değil.”buyurmuştur.17

Sahâbîlerin Resûlüllah (s.a.v.)’a en yakın kişiler olmaları sebebiyle sünneti aynen uygulamaları sonraki nesiller için önemli bir bilgidir. Onlar alan ayrımı yapmadan sünneti aynen uygulamak için gayret sarf etmişlerdir. Aynı sahâbî gerektiğinde meselenin illetine göre davranırken, bazen de hiçbir değişikliğe gitmeden sünneti aynen Resûlüllah (s.a.v)’tan gördüğü gibi uygulamıştır.

Sahâbîler tabiatlarına aykırı gelse de sünnete bağlılık gösterirlerdi. Hz. Ömer, sabah ve yatsı namazlarını mescidde kılan hanımı Âtike’ye “Bunu istemediğimi biliyorsun.” dediğinde hanımı “Sen yasaklayana kadar buna son vermeyeceğim.” demiş18, İbn Ömer babasının “Hanımlar, mescide gelmek için izin isterse menetmeyin.” hadisi sebebiyle hanımının mescide gitmesini yasaklamadığını söylemiştir.19

Sahâbîlerin sünnete i’tisam hususundaki titizliklerinin temelinde bazı hususlar vardır. Mesela onlar sünnette hikmet olduğunun farkındadırlar. Hz. Peygamber’in bir işi yapmasını başlı başına hikmet kabul ederler. Meşhur, Hz. Ömer ve onun Haceru’l-Esved’e “Vallahi seni öptüm, iyi biliyorum ki sen bir taşsın ne zararın ne faydan dokunur, Resûlüllah (s.a.v.)’ı öperken görmeseydim, asla seni öpmezdim.”20 hitabı böyledir.

Ayrıca onlar Hz. Peygamber’in sözlerinin gerçekliğine en başından teslim olmuşlardır. Öyle ki kâfirler dahi ona inanırlardı. Mesela Sa’d b. Muaz, bir tartışma esnasında müşrik Ümeyye b. Halef’e “Muhammed seni öldüreceğini söylüyor.” deyince Ümeyye “Vallahi Muhammed bir şey konuştuğu zaman yalan söylemez.” demiştir. Durumu hanımına anlatmış, o da “Allah’a yemin ederim ki Muhammed yalan söylemez.” demiştir. Nitekim Ümeyye Bedir savaşında öldürülmüştür.21

Özetle, sünnet, her devirde toplumlar için ortak değerler kaynağıdır. Bu noktadan hareketle “sünnete i’tisâm” tarihî bir olay değil, güncel bir görev olarak karşımıza çıkmaktadır. Bugün teslimiyet ve i’tisâm eksikliği, fikrî ve ilmî birikimi gölgelemekte, müslümanlar sahip oldukları ilahî mesajı yaşama ve tanıtma bakımından silik kalmaktadırlar. Sahâbe dönemi sonrasında görülen bid’at, rey, aşırılık, hevâya uyma, fırkalaşma, gayrimüslimlere özenme gibi hususlar ise i’tisâmı engelleyici unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. İslâmiyet’in kendine mahsus özelliklerinin sürdürülebilmesi, onu sünnetteki yorumuyla yaşamaktan geçer. Sünneti “Nebevî bir hayat modeli olarak” değerlendirirsek “Sünnete bağlılık” o modeli yaşatmak demek olacağı için müslüman’a son derece büyük bir mutluluk ve huzur verecektir.

DİPNOTLAR


Din ve Hayat Dergisi

İlginizi Çekebilir

Avrupa’nın Travmaları – 6: Türkler

Önceki Yazı: Avrupa’nın Travmaları 5 – Dünya Savaşları    Avrupa düşüncesini şekillendiren ve bugününe etki eden …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Makaleler
Peygamberler Tarihi -25 : Hz. Yahya (as)

Kur’an’da Adı Geçen Peygamberler ve Hayatları HZ. YAHYA Aleyhisselâm Yahya (a.s.) Kur'an'da adı geçen peygamberlerden …

Kapat