Ana Sayfa / Yazarlar / Şahsımla Yapılan Bir Mülâkat / M. Nuri BİNGÖL

Şahsımla Yapılan Bir Mülâkat / M. Nuri BİNGÖL

Geçenlerde Nizip Sosyal Bilimler öğrencileri tarafıma bazı sualler yönelttiler. Be genç arkadaşlarımı, edebi hayata ilgi göstermelerinden dolayı tebrik ediyor, suallerine verdiğim cevaplarımın bir kısmını sunmayı gerekli görüyorum. 

       “- Hayat hikayenizi  türlü röportajlarınızdan öğrenebilsek de, bir de sizin ağzınızdan dinleyebilir miyiz?

         BİNGÖL:  Kronolojik hayat hikâyemi,  başlangıç ve muhayyel bir bitiş noktasından ibaret görüyorum. Bu mesele için, Birecikliyim  ve Edebiyat öğretmeniyim demekle yetineceğim. Bence,  sanat ve edebiyatla uğraşan birinin asıl hayatını edebiyat ve düşünce âlemi teşkil etmelidir. O zaviyeden bakınca, asıl hayatımı 14. yaşımdan itibaren başlatıyorum. İlk şiirimi o yaşımda yayımladım çünkü; bu alışkanlık hikâye sahasındaki çalışmalarıma basamak oldu. Ardından bir “ ulusal” gazetenin açtığı hikâye yarışmasında 2. olunca cesaretim arttı. Daha sonra –özellikle- hikâye çalışmalarım sürdü. O devirde yazdıklarımın çoğuna hikâye denemesi diye baktığımdan hemen hemen hepsini koruyamadım. İstanbul Edebiyat Fakültesi’ni kazanınca bu çalışmalarım daha fazla mânasını buldu. Tefrika edilen kimi roman çalışmalarım da  bu devreye rastlar. İstanbul Gençlik Teşkilatı bünyesinde çıkarılan Köprü dergisinin iki yıl gönüllü editörlüğünü yaptım.  Mezuniyetten sonra 6 ay çalıştığım “ulusal” ölçekli bir gazetenin edebiyat servisindeydim. Neşredilen romanım Sürgündeki Çeçenya ile Nur Üstad biyografisi, Anadolu’daki Edebiyat öğretmenliği yıllarını –ancak- ihtiva etmiştir.

–  Size bir de klasik bir soru soralım. Sizce sanat sanat için midir, yoksa toplum için mi?

           BİNGÖL: Bu suali, “Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan?…” demogojisinden beter bir tuzak soru ve fasit bir daire olarak görürüm. Çünkü sanat hâdisesini ne estetikten, ne de insandan; dolayısıyla insanın organize şekli olan cemiyet hayatından koparamazsınız. Fakülteden hocam Mehmet Kaplan’a bir hikâyemi okumuştum. Öykü biraz romantizm kokuyor, biraz da toplum hayatına pek kesif bakıyordu. Ayrıca ele alınan vaka da ülkemizle ilgili değildi; hâdise Polonya’daki hürriyet hareketlerini özgünlük içinde vermeye çalışıyordu. Ben okurken, Mehmet Kaplan Hoca Osmanlıca bir metni, latin harflerine aktarıyor; arada bir de gözlüğünün üzerinden bakıyordu.

– Hikâyenizi beğendi mi?

          BİNGÖL:  Pek değil… Üslub ve özgünlüğü takdirle beraber, “ Buradaki hâdisede biz yokuz Nuri” dedi; “ ayrıca toprağımızın kokusunu veren bir realizm de bulunmuyor. Tarık Buğra’nın ilk romanı da, bu hikâye gibi ülke dışını anlatıyor; İtalya’da geçiyordu hâdiseler. Adı Siyah Kehribar’dı; bilirsin.  Sana dediğim ve yaptığım tenkidin aynısını yaptım ona da, üç yıl sonra Küçük Ağa’yı; o şaheser romanı yazdı. Senin de bu vatanın realitesini anlatan ve Stendhal’ın Kızıl ve Kara’sı gibi bir roman yazmanı ne çok isterdim.”

–  Bu isteği gerçekleştirebildiniz mi?

           BİNGÖL: Neşredilmiş tek kitabım bir roman gerçi; hem realizm, hem romantizm kokan bölümleri var; “ Sürgündeki Çeçenya.”  İlk baskısı 1996’nın o kâbus gibi günlerinde yapıldı; ikincisi ise 2000 yılında… 2002’de basılan kitabım ise, bir büyük fikir ve dâva adamı Bediüzzaman’ın biyografisi… Kitapta Üstad’la alakalı deneme ve hikâyeler de var. Hiçbirinin baskısı kalmayan kitaplarımda, Kaplan hocamın istediği yapıda bir romana ulaşamadım. Daha önce “iki” gazetede tefrika edilmiş “Kafkasya’da Sarp Ufuklar”, “ Yokuşta Tırmanış-1 ve 2”, “Yokuşta”   başlıklı roman denemelerine birer müsvedde diye bakıyorum.

-Bazı vakitler yazma çalışmalarında tıkanmalarınız olur mu?

BİNGÖL: Kadim dostum romancı-araştırmacı Hüseyin Yulmaz’ın şu ifadelerini hatırladım sorunuzla. Bazı tedailerle tanıştım tekrar. “Dostlar sanıyorlar ki, sarp dağlara, yaylalara sadece spor olsun diye gidiyorum. Hayır, asıl maksad zihin ve gönül berraklığı yakalamak. Mesela çoktandır yazmaya çalıştığım Kader romanını son seyahatimde zihnen tamamlama imkan ve ilhamı buldum. Kaleme almak kolay iş…”

Bunlardan biri yaklaşık bir yıldan beri elimde olan bir roman çalışmamda görülen telif tembelliğim. (Tevakkuf) Bir de Reşat Nuri Güntekin’in yazma tekniğini beyan ettiği satırlar: “Konu, pek ilkel şekilde aklıma gelir. Hiçbir zaman, hemen derhal bu konunun planını yapıp da yazmaya başladığım vaki değildir. Bulduğum konuyu, zihnimde bir kenara atarım. Onu francala hamuru gibi kendi kendine kabarması için uzun müddet bırakırım. Çok defa aradan birçok senenin geçtiği de olur. Bu müddet zarfında konuda bazı ilaveler yaparım. Bazı kısımlarını atarım, çıkarırım.”

Mecburi vazifemden dolayı mazideki mesai arkadaşım gibi seyahat imkanım oldukça sınırlı ama galiba şahsımın da temel kaynak eserler ve edebi neşirler arasında okuma gezintileri yapmam gereklidir gibime geliyor.

– Sizinle yapılan bir röportajda “hikâye” çalışmalarınızı daha çok sevdiğinizi söylüyordunuz. Bunun sebebini belirtir misini?

            BİNGÖL: Hikâye daha özlü bir çalışma. Tıpkı şiirde olduğu gibi, hikâyeyi telif ederken de kelimeleri seçiyor, ses ahengine dikkat edici elemelerden geçiriyor, hikâyenin bütünlüğüne tam mânasıyla hakim olduğunuzdan daha eleyici olabiliyorsunuz. Kısa sürede ortaya çıktığı için de neşir noktasından da doyuma ulaşıyorsunuz. Roman öyle mi halbuki; ilk kitaplaşan romanımı, meslek meşgalesi ve kimi dış tesirlerden dolayı, ancak on yılda tamamlayıp, üç yılda neşrini sağlayabildim.

– Şimdi nelerle uğraşıyorsunuz?

            BİNGÖL: İlk başta meslekle elbet. Sonra da kimi çalışmalarla…Bir roman ve hâla inceleniyor -adı bende- bir yayınevince. 1980’lerde ortaya konan Afgan kahramanlığı karşısında bozguna uğramış Sovyetlerin hikâyesi ile tarihi arka planını ele alıyor. Elimdeki yarım çalışmaların biri  ise Kaplan Hoca’mın gösterdiği hedefe yaklaşmaya çalışan roman denemesi.

– Yayın âlemi ve gazete dünyasını nasıl görüyorsunuz?

           BİNGÖL: Dostlarım üzerlerine almasınlar, millî ya da değil, tüm gazeteleri birer propaganda aracı veya çıkaran grupların üstünlük dâvasına hizmetkâr birer broşür olarak görmekteyim. Bundan dolayı, hiçbirini almıyor; gerekirse internetten okuyorum. Hele kitaplar… Hemen hemen hepsi ekonomik gaye gözetilerek basılıyor, bu yüzden de seviyeleri gitgide düşüyor. Bu, aynı zamanda millî kültürden popülist anlayışlara kaydığımızın da işareti.

– Sorularımıza cevap verdiğiniz için teşekkür ederim.

            BİNGÖL: Aslında ben teşekkür ederim. Genç kabiliyetlere şunu da demek isterim ki “Yüzeysel” okumadan ziyade, “tahlilci-çözümlemeci” bakışla okumalar, bence “kişisel” gelişim açısından da gerekli. Külliyat bırakmış zatları takip etmek ve eserlerine bir bütün olarak bakmak zaruri. Mesela Yahya Kemal’in bütün eserlerinden mâna çıkarmak dururken, filan şiirindeki bir mısrayla, onun hakkında karar vermek, en azından insafsızlıktır; münevver kişilere yakışmaz bu bakış.”

Yazar : Mehmet Nuri BİNGÖL

1961 yılında Birecik’te doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Birecik’te, Dumlupınar İlkokulu, Birecik Ortaokulu ve Birecik Lisesi’nde tamamladım.
İlk hikâye ve şiirim ulusal bir gazetede yayımlandığında lise 1’deydim. ÖSS sınavından sonra gezmeye gittiğimiz İstanbul’da, daha sonra okuyacağım Fakülte’yi görünce:
“ Keşke burayı kazansaydım.” diye iç geçirdim.
Hakikaten orada tahsil görmem nasip oldu bana. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Yeni Türk Edebiyatı Bölümünden 1982 yılında mezun oldum.
Fakültenin son iki yılında fahri olarak Köprü Dergisinin editörlüğünü yaptım. İstanbul hayatımdaki en büyük şansım Hocam Prof. Dr. Mehmet Kaplan’la beraber, Tarık Buğra’nın romanları üzerine bitirme tezi yapmam, romancı-araştırmacı Hüseyin Yılmaz’la mesai arkadaşlığında bulunmam, tahsil senelerinde M. Nuri Yardım’la istişarede olmam, Yazar- Yayımcı Mustafa Kaplan ve Bünyamin Ateş’le tanışmamdır.
Anadolu’nun çok yöresinde öğretmenlik yaptım. Yaz-gı Dergisi ve Gap Gündemi Gazetesi’nde yazı ve hikâyelerim yayımlandı. Tefrika halinde romanlarım yanında birçok hikâyem de var.
Eserlerim: Sürgünda Tırmanış 1 ve 2 (Tefrika roman), Yokuşta (Tefrika roman), Kafkasya’da Sarp Ufuklar (Tefrika roman), Sürgündeki Çeçenya (1. Baskı: 1996; 2. Baskı:2000), Nur Üstad (Biyografi- Deneme; 2002)
Şu anda üç kültür-edebiyat web sitesinde yazıyorum. Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeniyim.

Tüm Yazıları Göster

İlginizi Çekebilir

Aya Sophia Mabedinden “Ayasofya Camii”ne-2

“Bu bir ma’bed değil ma’buda yükselmiş ibadettir. Bu bir manzar değil, didara vasıl mevkib-i enzar.” …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
Ticaret Gemilerinde Ramazan Mesaisi / Vehbi KARA

Ramazan ayında gemi aşçıları günde beş defa sofra hazırlamak zorunda kalır. Zira oruç tutmayanları da …

Kapat