Ana Sayfa / Yazarlar / Sanatçı – 2

Sanatçı – 2

Bunu paylaşınız

Bediüzzaman mutadımız üzere alıştığımız, estetik ve sanat değerini göremediğimiz, ülfet ile adileştirdiğimiz tabiat olayları deyip Allah’tan bağımsız gördüğümüz şeylere dikkat için en çok “bak” fiilini kullanır. Sanat bir azınlığın uğraşı görünürken Bediüzzaman onu Müslümanların günlük hayatına taşır, onları, içinde yaşadıkları harikalar dünyasına bakmayı ve onlar üzerinde düşünmeyi örgütler. İlla çamur atmak isteyenler insafla okusalar onun ruhundan özür dilerler, neylersin. Siyaset ve Fetö bizimkilerin bazılarını ruhanilikten maddeye, gösterişe ve debdebeye itti, o garabet adam da bu dejenere olmuş insanlarla dünyayı değiştirecekti, eynessera minessüreyya.

Bediüzzaman güzeli kuran ve  güzelden sorumlu olan kişidir, bütün hayatı güzellikler galerisi olan bu kainatta güzellikleri derinlikli tahlillerle görmek ve onları insanlara göstermektir. Güzel gözlerin hakkı güzelliklerin kaynağının eserlere yansıyan izlerini göstermektir, işte bu Bediüzzaman’dır. Allah Kur’an’ında “bak” fiilini çok tekrar eder, o da bu kitap benim sanat eserlerimin prospektüsüdür, benim eserlerime bakın, benim güzelliğimi onlarda görün, ben siz bakarken mutlu oluyorum, tıpkı bir ressamın eserlerinin galeride seyredilirken mutlu olması gibi. Bediüzzaman’ın dünyasında onun gibi ona benzer dolaşan insanlar nadir ve ender, onun gibi güzellikleri seyreden, yazan, gören, gösteren, hisseden, hissettiren insanlar göremezsin.     

“İşte, bak: Şu saray içinde bulunan ve memleketi ihâta eden yeknesak unsurlar, mâdenler var. (Unsurlar, mâdenler ise; pek çok muntazam vazifeleri bulunan ve izn-i Rabbânî ile her muhtacın imdadına koşan ve emr-i İlâhî ile her bir yere giren meded veren ve hayatın levâzımâtını yetiştiren ve zîhayatı emziren ve masnuât-ı İlâhiyenin nescine, nakşına menşe’ ve müvellid ve beşik olan hava, su, ziyâ, toprak unsurlarına işarettir.) Âdetâ, memleketten çıkan her şey o maddelerden yapılıyor. Demek o maddeler kimin mülkü ise, bütün ondan yapılan şeyler de onundur; tarla kimin ise, mahsulat da onundur; deniz kimin ise, içindekiler de onundur. 
Hem, bak; bu dokunan şeyler, bu nesc olunan münakkaş kumaşlar bir tek maddeden yapılıyor. O maddeyi getiren, ihzâr eden ve ip haline getiren, elbette, bilbedâhe birdir. Çünkü, o iş iştirâk kabul etmez. Öyle ise, bütün nesc olunan sanatlı şeyler, ona mahsustur. 
Hem de bak; bu dokunan, yapılan şeylerin her bir cinsi bütün memleketin her tarafında bulunuyor. Bütün ebnâ-i cinsleriyle öyle intişâr etmiş; beraber olarak birbiri içinde, bir tarzda, bir anda yapılıyor, nesc ediliyor. Demek tek bir zatın işidir; tek bir emirle hareket ediyor. Yoksa, böyle bir anda, bir tarzda, bir keyfiyette, bir heyette ittifak ve muvafakat muhâldir. 
Öyle ise, bu sanatlı şeylerin her birisi, o gizli zâtın bir ilânnâmesi hükmünde, onu gösteriyor. Güyâ her bir çiçekli kumaş, her bir sanatlı makine, her bir tatlı lokma, o mu’ciznümâ zâtın birer sikkesi, birer hâtemi, birer nişanı, birer turrası hükmünde, lisân-ı hal ile her birisi der: “Ben kimin sanatıyım; bulunduğum sandıklar ve dükkânlar da onun mülküdür.” Ve her bir nakış der: “Beni kim dokudu ise, bulunduğum top da onun dokumasıdır.” Her bir tatlı lokma der: “Beni kim yapıyor, pişiriyorsa, bulunduğum kazan dahi onundur.” Her bir makine der: “Beni kim yapmış ise, memlekette intişâr eden bütün emsâlimi de o yapıyor. Ve bütün memleketin her tarafında bizi yetiştiren odur. Demek memleketin mâliki de odur. Öyle ise, bütün bu memlekete, bu saraya mâlik kim ise, o bize mâlik olabilir.” Meselâ, nasıl mîrîye mahsus tek bir palaska veyahut bir tek düğmeye mâlik olmak için, onları yapan bütün fabrikalara mâlik olmak lâzımdır ki, onlara hakiki mâlik olsun. Yoksa, o boşboğaz başıbozuktan, “Mîrî malıdır” diye elinden alınıp tecziye edilir.”

Hava, su, ziya ve toprağın üzerinde düşünür, onlardan doğan sanatlı şeyleri nazara verir, hatta burada nesc kelimesini kullanır, yani dokumak, bu dört büyük unsurlardan varlıkları dokumak, bir dokuma tezgahı gibi dünya. Cümlede nakış ve dokuma kelimelerini kullanıyor, bir kaç kere, kazan ve makine kelimeleri de var. Çiçekli kumaş, sanatlı makine, tatlı lokma.unsurlardan dokunan ve  pişirilen şeyler.

Bediüzzaman insanın duygu ve düşünce dünyasını tanımakla ve yansıtmakla ve tanıtmakla sorumludur. Bunun gereği olarak varlık fizyolojisini bildiği gibi , insan psikolojisini ve fizyolojisini de bilmektedir.Böyle olmakla o yapıcı ve etkileyici bir duyarlılığın insanıdır. O tabiat karşısında hissetmenin sanatını oluşturma serüveni içinde ustalıklı bir bakış açısıdır. Bir hayat araştırmacısıdır, ve hayat yorumcusudur. Unsurları ve onlardan doğan diğer varlıkları yeni şekillerde yorumlar.ilimle sanatı birlikte görür, yukardaki gözlemleri hem ilmi ama soğuk bir ilmilik değil din ile birlikte verilmiştir.

“Eğer şu âlemin nizamlarını bilmezsek, padişahını tanımazsak, cezaya müstehak oluruz. Özrümüz kalmadı. Zîrâ on beş gün, güyâ bize mühlet verilmiş gibi, bize ilişmiyorlar. Elbette biz başıboş değiliz. Bu derece nâzik, sanatlı, mîzanlı, letâfetli, ibretli masnular içinde hayvan gibi gezip bozamayız; bize bozdurmazlar. Şu memleketin haşmetli Mâlikinin, elbette cezası da dehşetlidir. 

Sanat sadece seyir ve estetik etkilenmek olarak algılanmıştır, bu doğrudur, ama Bediüzzaman düzenli ve harika şekilde yapılan ve devam ettirilen bu sanatlı faaliyetler karşısında insana sorumluluk, sanatlı görüntüye sanatlı davranışları mukabeleyi zorunlu görür. Güzel güzel tavır ile mukabele görmek ister. Allah’ın “Ben alemi güzel yarattım siz daha güzel şeyler yapasınız” demesi işte bu sorumluluk şuurudur. Alem lisanı hali ile insana düzenli ve düzeni bozmamayı telkin eder.

“O zât ne kadar kudretli, haşmetli bir zât olduğunu şununla anlayınız ki, şu koca âlemi bir saray gibi tanzim ediyor, bir dolap gibi çeviriyor; şu büyük memleketi, bir hane gibi, hiçbir şey noksan bırakmayarak idare ediyor. İşte bak: Vakit bevakit, bir kabı doldurup boşaltmak gibi, şu sarayı, şu memleketi, şu şehri kemâl-i intizamla doldurup, kemâl-i hikmetle boşalttırıyor. Bir sofrayı kaldırıp indirmek gibi, koca memleketi baştan başa çeşit çeşit sofralar, bir dest-i gaybî tarafından kaldırır, indirir tarzında, mütenevvi’ yemekleri sıra ile getirir yedirir; onu kaldırıp başkasını getirir. Sen de görüyorsun ve aklın varsa anlarsın ki, o dehşetli haşmet içinde, hadsiz sehâvetli bir kerem var.

Hem de bak ki, o gaybî zâtın saltanatına, birliğine, bütün bu şeyler, şehâdet ettiği gibi; öyle de, kafile kafile arkasından gelip geçen, o hakiki perde perde arkasından açılıp kapanan bu inkılâblar, bu tahavvülâtlar, o zâtın devamına, bekàsına şehâdet eder. Çünkü, zevâl bulan eşya ile beraber, esbabları dahi kayboluyor. Halbuki, onların arkasından, onlara isnad ettiğimiz şeyler tekrar oluyor. Demek o eserler onların değilmiş, belki zevâlsiz birinin eserleriymiş. Nasıl ki bir ırmağın kabarcıkları gidiyor; arkasından gelen kabarcıklar, gidenler gibi parladığından anlaşılıyor ki, onları parlattıran, dâimî ve yüksek bir ışık sahibidir. Öyle de, bu işlerin süratle değişmesi, arkalarından gelenlerin aynı renk alması gösteriyor ki, zevâlsiz, dâimî birtek zâtın cilveleridir, nakışlarıdır, aynalarıdır, sanatlarıdır.”

Bunu paylaşınız

İlginizi Çekebilir

ABD ve Hollywood’un Yalanları

Yalanlarla istediğin yere kadar gidebilirsin fakat geri dönemezsin. İşte günümüzde ABD’nin yaşadığı en önemli sorun …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
Konsorsiyum

Bir seçimin arifesindeyiz. Şahit olduğumuz “birliktelik”ler çok insana garip gelse bile – ben haklıydım demeyi …

Kapat