Ana Sayfa / RİSALE-İ NUR & BEDİÜZZAMAN / Bediüzzaman'ın Talebeleri / Kastamonu Nur Talebeleri / Selahâddin Çelebi: Biz Dünyadan Gider Olduk / Mustafa ORAL

Selahâddin Çelebi: Biz Dünyadan Gider Olduk / Mustafa ORAL

Selahâddin Çelebi, Nur fedakârlarından Ahmet Nazif Çelebi’nin oğludur. 1913 yılında İnebolu’da doğar. Babası ile birlikte yaptığı nur hizmetleri nedeniyle baba-oğul Çelebi hanedanı olarak anılır. Bediüzzaman tarafından da “İnebolu Kahramanları”, “Nurun Kahraman Şakirtleri”, “Nurun Ehemmiyetli Şakirtleri” unvanları verilir.

Üstadın ismini ilk kez Kastamonu’da duyar. 1936 yılında Kastamonu’daki 131. Alaydan terhis olduğu zaman, Bediüzzaman isminde âlim bir zatın sürgün olarak şehre geldiğini, bir karakol karşısında yapayalnız yaşadığını, kendisi yüzünden zarar görmemesi için kimse ile görüşmediğini öğrenir. İnebolu’ya geldiğinde işittiklerini babası Ahmed Nazif Çelebi’ye anlatır. Nazif “Ben bu zâtı tanırım, 1908 Meşrutiyetinden sonra yanında bir hey’etle İnebolu’ya gelmişti. İnebolu’nun meşhur âlimi Hacı Ziya Efendi ile birlikte şehirdeki camileri gezmişti. Şadırvanda abdest alırken yüzlerce insan toplanmış, hürmet ve sevgi ile kendilerini seyrediyordu. Ziya Efendi halka ‘Ayıptır, çekilin’ deyince, heyetten bir zat ‘Bırakın baksınlar. Bu zat bakılacak bir zattır’ dedi. Yahya Paşa Camiinde namaz kıldılar. Vapura uğurlarken caddenin iki tarafına dizilen halkı, elini kalbinin üzerine getirerek selâmlamıştı. İstanbul gazetelerinde de yazılarını okudum. Yarın Kastamonu’ya gidip ziyaret edeceğim’ der.

Ertesi gün Nazif Kastamonu’ya gider. Üstadı ziyaret eder. Üstad yazması için 4. Şua (Âyet-i Hasbiye) Risalesini verir. İnebolu’ya döner. Risale’yi yazar. Üstada vermek üzere Selahâddin’e teslim eder.
Selahâddin Kastamonu’ya gider. Üstadın evini bulur. Fakat Üstad evde değildir. Karadağ’a gitmiştir. Bir saat yürüyerek dağa çıkar. Üstad ufak bir tepenin zirvesinde bir ağacın altında beyazlar içinde namaza durmuştur. İçinden “Her halde bu zattır” der.

Namaz biter. Üstad başı ile oturmasını söyler. Selahâddin diz çöker. Üstad “insanlığın ve İslâm dünyasının huzur ve selâmeti, dünyevî ve uhrevî saadeti için hazin bir sada ile niyaz” eder. Selahâddin “Amin” der.

Getirdiği kitabı verir. Üstad “Sen hoş geldin kardeşim, bu Risalenin tashihatını yapayım” der.

Üstad dikkatle tashihat yapar. Kelimedeki noksanlıkları harf ve noktalara kadar düzeltir.
Tashih yarım saat sürer. Akabinde Selahâddin’e döner: Sen de yazı biliyor musun?
“Evet” deyince bir cümle yazdırır. “Maşaallah… Keçeli güzel yazıyorsun, sana bir Risale vereceğim, yazar mısın?” der. “Memnuniyetle” deyince, Küçük Sözler’i verir. Babasına da 11. ve 12. Sözler’i gönderir: Eğer arzu ederse yazsın ve bana tashihe göndersin. Eserler aynen yazılmalıdır…
Selahâddin müsaade isteyerek huzurdan ayrılır.

İşte Nur Risalelerinin İnebolu’ya girişi böyle olur. Bu tarihten sonra İnebolu’da yüzlerce parmak Nurları yazmaya başlar.

Nazifler, İbrahimler, İzzetler, Osmanlar, Salihler, Ömerlerin kalemleri beş sene boyunca matbaa gibi işler. Kastamonu-İnebolu arasında Recep Dilek, Ahmed Köroğlu ve Değirmencioğlu gibi Nur Postacıları teşekkül eder. Nurlar İnebolu limanından Anadolu’ya sevk edilir.
Ticaret için zaman zaman İstanbul’a gitmektedir. Bir gün Üstadın Habbe, Katre, Şemme gibi Arabi eserlerini bulur. Üstada getirir. Üstadın daha önce bir eseri Bitlis’te yanmıştır. Selahâddin kaybolması muhtemel Risaleleri getirerek Nur’ların bütün halinde günümüze ulaşmasına da vesile olur.
Ankara’da gözaltına alınır.

1942 yılında Kars Gümrük Muhafaza Teşkilâtında memur olarak göreve başlar. Altı ay sonra kurs için Ankara’da gelir. Bir gün kendisini Genel Komutan Lütfi Karapınar Paşanın çağırdığı söylenir. Selahâddin’in aklına ilk gelen şey Risale’dir. Birileri Nurlar’ı okuduğunu ihbar etmiş olmalıdır. Paşanın odasına gider. Paşanın yüzü serttir. Vaziyetin vahametini anlar. Masasının önündeki koltukta yakasındaki rozette istiklâl yazılı birisi oturmaktadır. Arkasında da ayakta bir subay hazır ol vaziyetinde beklemektedir. Rozetli şahıs “Üzerinde ne varsa çıkar” der. Selahâddin hepsini çıkarır. Not defterini alırlar. Para çantası ve diğer eşyaları geri verirler. “Bizimle beraber gelecek,” diyerek Paşadan müsaade alırlar. Denizli’nin Homa Kasabasında Bediüzzaman’a ait eserlerin ele geçirilmesi gerekçe gösterilerek gözaltına alınır.

Selahâddin’in çalışma odasına giderler. Çantasını alırlar. Kaldığı otele giderler. Odasında arama yaparlar fakat bir şey bulamazlar.

Polislere “Aradığınız nedir? Söylerseniz belki yardımcı olurum” der. “Risale-i Nur ismindeki kitapları arıyoruz” derler. “Söyleseydiniz size verirdim. Hiç yorulmazdınız. Bunlar imanî ve İslâmî eserlerdir; gardroptadır. Fakat siz görmediniz” der. Tekrar açarlar. Elbiselerin arkasından otuz kadar eser çıkarırlar.

Kitaplarla beraber 1. Şubeye (Hacı Bayram Camiinin karşısındaki, eski pasaport binası) gelirler. Mahallinde tutulan zabıtta “kendi göstermesi üzerine eserler bulunmuştur” kaydını yazdırtır. 1. Şube Müdürünün nezareti altında, iki gün, iki gece ifadesi alınır. Tercüme-i halini, Risale-i Nur’daki hizmetini, kimlerle temas ettiğini ve eserleri okuyanların kimler olduğunu sorarlar. Yerli, yersiz suallere verdiği cevaplar polisleri tatmin etmez. Not defterindeki isimlerin kime ait olduğunu sorarlar. “Hacı Bayram Camiine gelen bir kaç kişinindir. Fakat bunların adreslerini bilmiyorum. Ancak camiye geldiklerinde tanıyabilirim” der. Hacı Bayram Camii cemaatine bakmasını, bunlardan kimlere kitap vermişse göstermesini isterler. “Ankara halkının günahına girmem, birine mutlaka iftira mı edeyim?” der.

“Selahâddin korkma”
Üçüncü gün çift aynalı bir odaya girerler. Büyük boy, özel yapılmış, tahminen elli-yetmiş santimetre kare ebadında, ciltli bir defteri albüm yapmışlardır.

Türkiye’deki din adamlarının sağ, sol, profil ve cepheden görünüşlü üç resmi ve altlarında da tercüme-i halleri yazılıdır. Albümdeki tanıdıklarını söylemelerini isterler. Yanındaki memur Abdülhakim Arvasi’nin resmini göstererek “Bu da tevkif edildi” der. Selahâddin de “Tanıyorum, âlim bir zattır. Bayezit camiinde dersini dinlemiştim” der. Bu defa bir başkasını gösterirler. “Evet… Bu da Hacı Süleyman Efendidir. Tanımıyorum. Fatih’te oturuyor” der.

Komiser Naci Bey telâşla içeri girer, “sürpriz!” diye bağırır. “Bediüzzaman Hoca Efendiyi Kastamonu’dan getirmişler. Geceyi Çankırıkapı’da bir otelde geçirmiş. Otelde müstahdem yerine polisler geçmiş. Hizmetine de garson kıyafetinde bir komiser vermişler” der.

Bir süre sonra Selahâddin’i 1. Şube Müdürünün odasına çağırırlar. Başka bir yere götürürler. İşte bir gülüşüne canını teslim edeceği Üstadı karşısındadır. Büyük bir cesaretle Üstada yaklaşır. Hürmetle elini öper. Elleri sıcacıktır. Ağır şekilde hasta ve yorgundur. Ellerini Üstadın ellerinden ayıramaz. 70 yaşındaki bir ihtiyara yapılanlara çok üzülür. Teselli etmek yine Üstada düşer. Etrafındakilere “Bunlar bu vatanın fedakâr, imanlı evlatlarıdır. Bunlar emniyet ve asayişi ihlal etmez. Bilakis muhafaza ederler” der. Selahattin’e dönerek ‘Korkmayınız…” diye haykırır.
Üstadı odadan çıkarırlar. Üstad haykırmaya devam eder: Selahattin korkma! Selahattin korkma! Selahattin korkma!…

Ertesi sabah kalabalık bir grupla Üstadı vilayete götürürler. Selahâddin de iki polis refakatinde 50 metre geriden onları takip eder.

Üstad her zamanki milli ve yerli kıyafetiyle valilik binasına gelir. Sağ omzunda muhafaza torbası içinde bir Kur’ân-ı Kerim, sol omzunda rule yapılmış bir namaz seccadesi, ona bağlı bir ibrik vardır.

Evraklar tanzim edilir. Üstadın yanında dört beş jandarma ve birkaç polis vardır. Hükümet binasının çıkış kapısında dururlar. Üst kattan bir kaç tane daha memur gelir. Polis ve jandarmalara Denizli’ye götürmeleri için evrakları verirler. Bu esnada Üstad ellerini kaldırarak “Selahâddin korkma! Selahâddin korkma! Selahâddin korkma!” diye bağırır.

İstasyona doğru hareket edilir. Selahâddin Üstada yaklaşmak ister fakat on beş yirmi metre mesafeden daha yakına bırakmazlar. Orada biriken halk da bu mesafeyi doldurur. Üstadın da Selahâddin’i görmesi imkânsızlaşır.
70 yaşındaki hasta Bediüzzaman’ı o mübarek Ramazan’ın çok sıcak günlerinde istasyona kadar yaya olarak götürürler.

Bu eserler imânî ve İslâmîdir
Selahaddin’i Vali Nevzat Tandoğan’ın belediyede beklediği bildirilir. Hemen belediyeye götürülür. İçeri girerken merdivende genç bir hanımla karşılaşır. “Siz de mi polissiniz?” diye sorar. Hanım “Hayır ben felsefe hocasıyım. Bediüzzaman’a bayram tebriği yazmıştım” der. Arkadaki polisler, “Konuşmayın” diye onları ikaz ederler.
Başkan odasına önce felsefe hocasını çağırırlar. 20 dakika sonra çıkar. Selahâddin’e “Beni serbest bıraktılar. Allah yardımcın olsun” deyip gider.
Kapıda 1. Şube Müdürü beklemektedir. Emniyet Umum Müdürü Şinasi Bey kapıyı açar. Selahâddin’e “gel” diye seslenir. İçeri girdiğinde Vali Nevzat Tandoğan koltukta oturmaktadır. Selahâddin’i on dakika kadar tepeden tırnağa süzer.

“Şinasi, elektrikleri söndür!” der. Bir dakika sonra, tekrar, “aç” der.
Başını iki tarafa sallar. Gözlüğünü çıkarır. Tek camıyla bakar. Ayağa kalkar. “Yanıma gel” der. Omzundan tutar. “Nasıl olur, sen Cumhuriyet çocuğusun. Böyle kimsenin peşine nasıl takılırsın? Bunun gayelerini bilmez misin?” der.
Selahâddin soğukkanlılıkla cevap verir:
l936 senesinden beri Kastamonu’da ziyaretine giderim. Eserlerinden okudum ve neşrine çalıştım. Bu eserler imanî ve İslâmî’dir. Siyasî ve menfi milliyetçilik yoktur. Milletimizin ve devletimizin aleyhinde en ufak bir kelime görseydim ve kendisinden menfi bir düşünceyi hissetseydim, ihbar eder ve herkesten önce ben düşman kesilirdim. Tamamiyle yanlış bir kanaate sahipsiniz. Eserleri imanîdir. Kur’ân-ı Azimüşşanın bazı âyetlerinin tefsirlerinden ibarettir. Kastamonu’da herkes ziyaret ediyor. Polis karakolunun karşısında bir evde oturuyor. Polisler her gün giren çıkanı görüyorlar…
“Kim Kastamonu Valisi?”
“Mithat Altıok.”
“Şinasi, ne hayvanlar var…”
Selahâddin’e döner “Madem ki eserleri imanîdir diyorsun, mahkemeye verileceksiniz, orada tetkiki yapılır, orada söylersin” der.
Kapıda bekleyen l. Şube Müdürüne mahkemeye sevk edilmesini söyler.
İnebolu yollarında
Hava kararmıştır. İftar vakti çoktan geçmiştir. İki polis refakatinde mahkemeye sevk edilir. Gece saat l2’ye kadar mahkeme salonunda bekletilir. Nöbetçi hâkim tevkif için gelen telgrafı, gündüz Savcı Kemâl Bora’ya vermiştir. Telgraf bulunur. Mahkeme başlar.
TCK’nun 163’üncü maddesi mucibinde tevkifine karar verilir. 01.30’da Cebeci Cezaevinin karantina koğuşuna alınır. Bir hafta sonra Zonguldak yoluyla İnebolu’ya sevk edilir. Refakatinde iki jandarma vardır. Trende siyasî mücrim olduğu gerekçesiyle hususî kompartıman açılmıştır. İnebolu’ya vardıklarında jandarma komutanlığı tarafından polise teslim edilir.

Emniyet dairesinde iki gün kalır. Said ismindeki savcı, Ankara’daki ifadelerini tekrar ettirir. Kendisini “imanî ve İslâmî eserlerden soğutmak için, iki gün, iki gece” uğraşır. Fakat Selahâddin asla vazgeçmez. “Beden ruhsuz ayakta durur mu? Ekmeksiz ve susuz yaşanır mı?” deyince savcı “Peki cezaevinde ekmek ve su ile bedenini yaşat” diyerek İnebolu cezaevine gönderilir. İnebolu Nur fedakârları Ahmet Nazif Çelebi, İbrahim Fakazlı, Ziya Dilek, Büyük İbrahim, Gülcü Hüseyin, İzzet Turgut, Ahmed Köroğlu, Zühtü İşeri, Ömer Gedikoğlu, Halil Enercan, Ahmed Şaşmaz da aynı gerekçeyle içerdedir.

Hapiste vakti en güzel şekilde değerlendirmeye çalışırlar. Ramazan ruhaniyetine uygun şekilde ibadet ederler. Cüz taksim ederek her gün bir hatim indirirler. Hac farizasını ifâ ederken vefat eden Hacı Halil Enercan, ayrıca üç günde bir hatim yapmaktadır.
Telyeli İzzet Turgut kalp ehli bir zattır. “Haddizatında manevî gözü açık olan İzzet, hakikaten manevî radyo”dur. Fakat etrafındakiler onu ümmi zannetmektedir. Murakabelerinde hakikat tecelli eder. Bir gün ikindi namazına müteakip murakabe yapar. Bilâhare başını kaldırarak, “Arkadaşlar şimdi rical-i gayb hazeratı geldiler. Ellerinde yeşil bir sancak vardı. Sancakta ‘İnnâ fetahnâ leke fethan mübinâ’ âyet-i kerimesi yazılı idi. Bir de âbide diktiler. Üzerinde keza ‘İnnâ fetahnâ leke fethan mübinâ’ âyet-i kerimesi yazılı idi. Ziya Dilek’e hitaben, ‘biz sizi muhafaza edeceğiz, hiç korkmayın’ dediler” der.
Nur talebeleri İzzet Turgut’u gülerek dinlerler. “İçimizde bir de evliya varmış” diye şakalaşırlar.

Ziya Dilek, İzzet Turgut’a “Bunlar, henüz murakabeyi bilmiyorlar. Sen ne için sırrı ifşa ettin” deyince, “Ben onları, olgunlaşmış zannettim. Fakat yanılmışım. Şimdi ben bu ifşa etmenin cezasını çekerim” der.

Manevi ihbarı gerçek olur. Az sonra iki jandarma gelir. İzzet Turgut’u alıp götürürler. İki saat sonra getirirler. Jandarma kumandanın boğazını sıktığını, jandarma koğuşunun altına bir kömür dolabına hapsettiğini, orada ayakta durmanın mümkün olmadığını, iki kat, iki büklüm orada kaldığını, çıkardıktan sonra, ‘Siz Almanlarla muhabere ediyormuşsunuz, söyle bakalım, alıcı-verici radyonuz nerede?’ diye sorduklarını, işkence ettiklerini söyler.

Yine bir murakabeden sonra Ziya Beye “Daha buradayız, gideceğimiz zaman ben size haber veririm” der. Denizli’ye sevk emri gelmeden bir gün evvel “Yarın gidiyoruz, hazır olun. Fakat merak etmeyiniz. Beraat edip geleceğiz” der. Murakabe doğru çıkar. Ertesi gün Anafarta Vapuru ile İstanbul’a oradan İzmir’e, oradan da trenle Denizli’ye sevk edilirler.

Feyizli Şehir Denizli
Denizli’ye vardıklarında halk teessür içinde, sakin bir halde İnebolu Nur talebelerini selâmlar. Bazıları “Sizin başınızda öyle bir Hoca Efendi var ki sorgu hâkimi sual sormadan sorularına cevap verdi. Sizlerin hiç bir kabahatiniz yoktur, merak etmeyin. Beraat edeceksiniz” derler.

Denizli Cezaevi yeni yapılmıştır. Şehir harici yeşil saha içinde, beton, havasız koğuşlarla, ufak mazgal deliği gibi cam pencerede sık demir parmaklığıyla Malta Zindanına benzeyen rutubetli bir binadır.

Selahâddin ve arkadaşları ilk geceyi binanın müştemilatında beş kişinin barınamayacağı bir yerde geçirirler. Yatakların üzerine oturarak tilki uykusuna dalarlar. Bu onlara bir nevi işkencedir. Kapıları da kilitlenmiştir. Artık yegâne tesellileri Üstadın o binada bulunmasıdır.

Bir gün sonra ağır ceza koğuşunun bir odası İnebolu, Kastamonu ve İstanbul’dan gelen Nur Talebelerine tahsis edilir. Üstad kibrit kutusu içinde bir kâğıda “Hoş geldiniz” yazılı bir pusulayı mahkûmlardan meydancı Âdem Ağa ile gönderir.

İnebolu Nur talebeleri Üstadlarını uzun zamandır görmediklerinden ziyaret etmek isterler. Müdür müsaade etmeyince Üstadın koğuş penceresine çıktığı zamanları kollayarak uzaktan da olsa hasret gidermeye çalışırlar.
Nazif Çelebi ve oğlu Selahâddin İstanbul ulemâsından Gönenli Mehmed Efendi, Seyyid Şefik Arvasî, Şemseddin Yeşil, Emin Uzun, Mustafa Hemadan ile aynı koğuşta kalırlar.

Nazif Çelebi, Taşköprülü Sadık Beyle birlikte mahkûmlarla dostluk kurup güzel bir hizmet zemini oluşturur.

Hapishane Medrese Olur
Kısa zamanda cezaevindeki bütün ağır cezalılar yaptıklarından pişman olarak tevbe ve istiğfar ederler. Nur talebeleri mahkûmlardaki bu değişimi anlamlandırmakta zorlanırlar. Bir gün hapishanenin elebaşısı (cezaevi tabiri ile ‘dayısı’) Beylerbeyli Süleyman Hünkâr’a bu durumu sorarlar: Siz ne gördünüz ki, kısa zamanda Hoca Efendiye karşı bu kadar saygı gösteriyorsunuz? Fırsat buldukça elini öpmeye koşuyorsunuz?
Süleyman Hünkâr bütün samimiyetiyle olayı özetler:

Ben buraya adam yaralamaktan sekiz aya mahkûm olarak geldim. Bir gece rüyamda bir hoca efendi, ‘Süleyman sen iyisin fakat çok mağrursun ve nefsine güveniyorsun, yakında bunun cezasını çekeceksin’ dedi. Hakikaten çok geçmeden, hapishanede bir kavga olmuştu. Kavgada bir mahkûm ölmüştü. Bu hâdiseden sonra ben de 24 seneye mahkûm olmuştum. Bediüzzaman cezaevine gelince, bu zatın rüyamda gördüğüm Hoca Efendi olduğunu anlamıştım. Zaten Hoca Efendi de gelir gelmez mektup yazarak, ‘Burası bir hapishane değil, Medrese-i Yusufiyedir. İçindekiler birer zebani değil, birer müdür ve idarecidir. Bugünden itibaren gusledip, tevbekâr olarak içki, kumar gibi şeyleri katiyyen terk edeceksiniz’ diyordu.

Bunun için kendisine son derece hürmet ediyoruz. Aksi halde, manevî tokadını yiyeceğimizi biliyoruz…

Selahâddin’in koğuş komşuları olan ağır cezalıların hepsi Nur Talebeleri vesilesiyle elif cüz’ünden başlayarak Kur’ân’ı hatmederler. Gönenli Mehmed Efendiden ders almaya başlayan dört adam katili Mehmed, Kur’ân’ı hatmederek mahkûmlara imamlık yapmaya başlar.

Çok geçmeden bütün katiller rüyalarını anlatmaya başlar. Gözyaşları dökerek, yaptıklarına bin defa pişman olduklarını söylerler. “Biz Allah ve Peygamberi bilmiyorduk. Bize o yol gösterdiği için, başta Hoca Efendiye ve sizlere binlerce teşekkür ederiz” derler. Nur talebeleri beraat edip hapisten çıkarken çok acı gözyaşları dökerler. Üstad teselli eder: Merak etmeyin, bundan sonra yeni bir hükümet iş başına gelecek ve af ilân edecek, o zaman çıkacaksınız…

Hapishanenin tavanı beton olmasına rağmen yağmur gibi tahtakurusu ve sivrisinek dökülür. Koğuştaki ağır cezalılar şikâyet ederler: Adam öldürdük, ama şimdi sivrisineği dahi öldüremiyoruz…

Cezaevi Müdürü Şevki Bey İnebolu nur talebelerini diğer koğuştaki nur talebeleri ile görüştürmez. Ancak mahkemeye giderken görüşebilirler. 70 kişilik bir kafile ile mahkemeye gidilir. Üstad her defasında başka biriyle kelepçelenir. Etrafta süngülü otuzdan fazla jandarma bulunur. Cezaevi yolundaki eski bir mezarlığın yanından geçerken Üstad Fatiha okur. Denizli’nin âlicenap ve misafirperver halkı yolların iki yanını doldurur. Başlarıyla nur talebelerini selamlarlar. Gözyaşlarıyla sevgilerini, teessürlerini bildirirler.
O günlerde Bediüzzaman Hazretlerinin sabah namazında camide görüldüğü söylentisi yayılır. Bu konuşmalar ihbar kabul edilerek iç koridorlardaki bir münferide hapsedilir. Burası bir insanın yaşayamayacağı kadar havasız, küçük, kapalı bir hücredir. Bir yatak zor sığmıştır. Mum ışığı ile aydınlanan oda bir mağarayı andırır. Denizli’nin elektriği çok fersizdir. Gündüz cereyan verilmez. Geceleri de 12’den sonra kesilir.

Üstad müdafaasını yazdırmak için hapishane müdüründen Selahâddin’i ister. İzin verilir. Üstad söyler, Selahâddin yazar. Bir saat içinde altı bakanlığa gönderilmek üzere dilekçe hazırlanır. Selahâddin bitkin olarak huzurdan ayrılır. Zira insan vücudunun o rutubete dayanması mümkün değildir. Fakat bu odaya gide gele zamanla alışır. Pek çok mektubun, istidanın, müdafaanın, Risalenin yazılmasına vesile olur.

Denizli’de Üstad ve talebeleri 12 kez mahkemeye çıkarılır. Son mahkemeden önce Gönenli Mehmed Efendi rüyasında, İzzet Turgut da murakabede dokuz ay on gün hapiste kalacaklarını, sonra beraat edeceklerini müjdelemişlerdir.

Mahkeme günü gelir, çatar. 15 Haziran 1944 tarihinde Hâkim Ali Rıza (Balaban) ve diğer hâkimler olayda suç unsuru olmadığını belirterek başta Üstad olmak üzere bütün nur talebelerinin oy birliği ile beraatına karar verirler. “Kaziye-i Muhakeme Denizli Ağır Ceza Mahkemesi” başlığı altında verilen kararda Selahâddin’in kimliği “İnebolu Cami-i Kebir Mahallesinden olup, Ankara Gümrük Muhafaza kursunda memur Ahmet Nazif oğlu 329 doğumlu 22.9.1943’den beri mevkuf, sabıkasız Selahâddin Çelebi” şeklinde takdim edilir. Denizli Mahkemesine sunduğu müdafaada ise Muhammed Selahâddin Çelebi ismini kullanır.

Hafız Ali’nin Kabrinde
Hapisten çıktıktan hemen sonra ikindi vakti Üstad, Mehmet Feyzi, Ahmet Nazif Çelebi, Selehattin Çelebi, Çaycı Emin ve Emin Uzun ile Hafız Ali’nin mezarını ziyaret ederler. Kur’an’lar okunur. Üstad hazin bir dua yapar. Elini semaa kaldırır. ‘Bu şehid bir yıldızdır’ der. O sırada talebeleri gayr-i ihtiyarî başlarını kaldırdıklarında, gökte ışıl ışıl bir yıldızın parıldadığını görürler. Üstad mezar tahtasına “Mahkeme-i Kübra-yı Haşir’de Risale-i Nur talebelerinin bayraktarı şehid-i merhum Hafız Ali rahmetullahi aleyhi ebeden daimen” diye yazar.

Beraat kararına rağmen Üstadın Denizli’den ayrılmasına izin verilmeyince Ahmet Nazif, Üstada hizmet etmek için oğlu Selahâddin’i bırakarak İnebolu’ya döner.
Nur Talebeleri istasyondayken Denizli halkının içlerinden seçtiği Hafız Mustafa Kocayaka talebelere dağıtmak için bir mendil para ile gelir. Fakat hiç kimse kabul etmez. Eşyalar trene yüklenirken birçok tüccar ve mevki sahibi zat yardımcı olur. Denizlililer evlerinde misafir ederler. Nefis yemeklerle ikramda bulunurlar.

Üstad, Delikli Çınar olarak anılan semtte bu gün MC Donals olarak bilinen otele yerleşir. Selahâddin iki gün Üstadın hizmetinde kalır. Her gün beş yüzün üzerinde ziyaretçi gelir. Bir gün Rusya’da esir hayatı yaşadıkları emekli bir subay da gelir. Üstadla kucaklaşırlar. Yaşlı gözlerle esaret günlerini yâd ederler.
Üstadın bir tane ağaçtan yemek kaşığı vardır. Sapı kırılınca çivi ile perçin yapılarak kullanılmaya devam eder. Selahâddin işgüzarlık yapıp çöpe atar, yenisini alır. Akşam yemeğinde Üstad tahta kaşığı arar. Selahâddin “Efendim, eskimiş ve kırılmıştı, çöp sepetine attım” der. Üstad celallenir: Benim otuz senelik arkadaşımdı. Onun kıymetine paha biçilir mi? Derhal bul ve getir…
Selahâddin hemen çöp sepetine koşar. Kaşık hâlâ oradadır. Alır, suda kaynatıp Üstada getirir.

Nöbeti Hasan Feyzi Devralır
Hasan Feyzi’nin de aralarında bulunduğu Denizlili Nur talebeleri nöbeti devralınca Selahâddin Kastamonu’ya döner.

Bin kalemli bir kâtip
Risaleler 18 yıl boyunda büyük fedakârlıklarla el ile yazılıp çoğaltılır. İman tekniğe meydan okur. Her talebe bir matbaa olur. Gece gündüz Risaleler yazılır. Nur postacıları vasıtasıyla Anadolu’ya dağıtılır. Yeni Anadolu medeniyeti bu elmas parmaklar inşa edilir. Selahâddin de kalem kardeşleri ile Risaleleri yazarak çoğaltır. İnebolu’nun Küçük Isparta olmasına yardım eder.
Nazif ve Selahâddin Çelebi ile İbrahim Fakazlı gibi hizmet erleri şartların değiştiğini görerek daha uygun hizmet metotları aramaya başlarlar. Selahâddin 1944 yılında İstanbul’da bir teksir makinesi görür. Bir dakikada yüz sayfa bastığını görünce İnebolu’ya getirir. O güne kadar kalemle çoğaltılan Risaleler Nazif’in Rumlardan kalma evinde teksir edilmeye başlanır. Dün fani emellere konaklık eden bu ev o gün aydınlanır. Rum ev Risale ile nurlanır. Asırlara mührünü vuracak hizmetler burada yapılır. İnebolu “Küçük Isparta” unvanını kazanır. Teksir edilen Risaleler buradan Türkiye’ye yayılır. Artık Nurlar “İnebolu Baskısı” ismini alır. Selahâddin Çelebi, ilk teksir edilen Âyetü’l-Kübra Risâlesini Üstada götürür.

O günlerde Üstad sıkıntılıdır. Yazdığı bir mektup nedeniyle “kim yazmış?” diye sekiz defa resmen sıkıntı ve eziyet verildiği bir zamanda kitap eline ulaşır. Üstad çok sevinir. “Bin beş yüz nüshaya ve bir milyon sahifelere çıkaran o makine elbette gaybdan imdadımıza gelmiş nurcu bin kalemli bir kâtiptir” der. “Ya Rabbi! Bir kalemle beş yüz nüsha yazan Nazif Çelebi ve mübarek yardımcılarını Cennetü’l-Firdevste mes’ûd kıl…” diye dua eder.

Nazif ve Selahâddin İnebolu’da hizmetleri en çok omuzlayan kişilerdir. Nitekim Üstad da “Bu iki zatın, Risale-i Nur’un neşrinde iki yüz adam kadar çalıştıklarını” belirterek takdir eder.
Risalelerin teksir makinesi ile çoğaltılmaya başlanması o güne kadar ibadet şuuruyla Risale yazanların bir kısmında manevi bir boşluk oluşturur. Yazmanın sevabını kaçırmaktan korkarlar. Zira Risale yazmak ibadet ve manevi cihattır. Sarf ettikleri mürekkebin mahşerde şehitlerin kanlarına denk olacağı müjdelenmiştir. Fakat şimdi Üstad teksirle Risale çoğaltılmasını bayram gibi alkışlamaktadır. Üstad Nur kâtiplerinin endişelerini hisseder. Üzüntülerini gidermek için bir lahika neşreder: Bir zaman, bir memlekete şimendifer geldiği zaman, arabacılar telaş edip dediler “Bizim san’atımız bozuldu”. Halbuki şimendiferin gelmesiyle memlekette faaliyet çoğaldığından, faytonculuğa iki kat ziyade ihtiyaç olmuş. İnşaallah onun gibi Nur yazıcıları değil tevakkuf, belki daha ziyade yazı ile defter-i a’mâllerine hasenat kaydedecekler…

Selahâddin hizmetlerde dinamo vazifesi görür. Herkesin derdine derman olmaya çalışır. Nur kardeşlerinin sevinçlerini ve acılarını paylaşır. Mehmet Feyzi’nin annesi vefat edince hüzünlü bir mektup yazar. Üstad okuyunca sürurla ağlar. Elhamdülillah talebeleri tam bir birlik içindedir.

Risâle-i Nur’ların İnebolu ve Anadolu’da hızla yayılması üzerine korku ve tehdit ortamı oluşturulur. Asılsız ihbarlar ve dayanaktan yoksun ithamlarla emniyet kuvvetleri tahrik edilir. Polisler ve jandarmalar Nur talebelerinin evlerine ve işyerlerine baskınlar yaparak yıldırmaya çalışırlar. Hapishane tecrübesi olan Selahâddin maznunlara ve masumlara cesaret vermek için mektuplar yazar. Bunlardan biri Kastamonu Lahikasında yayımlanır: Bu hadiselerden müteessir olup çekinmeyiniz. Bilâkis çalışmanızı ziyadeleştirin ki, tecrübe-i meydan-ı imtihanda muvaffak olasınız. Risâle-i Nur’a sık sık ilişirler fakat bir halt edemezler. Çünkü Gavs-ı Âzam (ks) ve İmam-ı Ali (ks) gibi zâtların himayeleri ve duâları berekâtına Hafız-ı hakîki hıfz eder…

Üstad’ı Denizli’den sonra Emirdağ’a gönderirler. Orada da daima jandarma ve bekçilerin gözetimi altındadır. Selahâddin her sene Üstadı ziyaret eder.

Afyon Mahkemesinde
1948 yılında Üstad Afyon hapsine konulur. Selahâddin de İnebolu’da tutuklanır. Bir süre sonra Afyon’a sevk edilir. Denizli’den sonra Afyon hapsinde de Üstadıyla bulunmak nasip olmuştur.
Hemen Üstadla görüşmek ister. Cezaevi müdürü ve kâtibi gestapo şefi gibidir. “Kendilerini kanun gören” tiplerdir. Selahâddin yine de Müdürlüğe müracaat eder. Savcılıktan müsaade alın, denilir. Bu defa kâtip, “Ben savcı mavcı tanımam. Burası benden sorulur” diye cahilâne ve mağrurâne konuşur. Görüşmeye izin vermez. O anda uzaktan Üstad görünür. İki eliyle şefkatle, tebessümle onları selâmlar. Eliyle hemen gitmelerini, durmamalarını söyler.
Afyon Hapishanesinde yine baba-oğul beraberlerdir. Orada yeni ve nurani simalarla karşılaşırlar. Ceylanlar, Sungurlar ve Zübeyirler unutulmaz kahramanlardır. Bunlar Anadolu’muzun yetiştirdiği örnek gençlerdir.
Afyon mahkemesi de beraatla neticelenir. Üstad talebelerine “İçinizde Ankara’ya gidecek olan varsa Diyanet Riyasetine uğrasın. Orada Risale-i Nur’a sahip çıksınlar’ der.

Diyanet İşleri Başkanlığında
Selahâddin Ankara’ya gider. Diyanet İşlerine uğrar. Özel Kalem Müdürü ile konuşurken Diyanet İşleri Reisi Şerafettin Yaltkaya içeri girer. Selahâddin, Afyon Cezaevinden beraat ederek çıktığını söyler. Üstad’ın arzu ve selâmlarını aynen tebliğ eder. Nur Risalelerinin neşredilmesini talep eder. Yaltkaya ‘Diyanet Riyaseti Kur’ân ve hadisten başka hiç bir eserle ilgilenmez” diyerek soğuk bir cevap verir. Selahâddin de, “Elçiye zeval olmaz” der. Hayretler içinde oradan ayrılır.
Selahâddin daha önce Ahmet Hamdi Akseki’yi Diyanet İşleri Reisi iken ziyaret etmiştir. Yanında meşhur Nafiz Paşa vardır. Bediüzzaman’dan bahis açılınca Akseki “Üstad bu asrın dehrîsidir. Hayatı, eserleri, Kur’ân ve hadis çerçevesi içinde bulunmaktadır… Onda menfî milliyetçilik ve ırkçılık yoktur. Kendisi İslâm milliyetçisidir. Türk milletinin de bu kudsî milliyetin bayraktarı olduğunu ifade etmektedir” demiştir. Akseki’nin bu beyanı üzerine Nafiz Paşa da Üstad’ı 3l Mart hâdiselerinden beri tanıdığını, o isyanda yaptığı çok tesirli konuşmalarla avcı taburlarına itaate getirdiğini söylemiştir. Bunları hatırladıkça Şerafettin Yaltkaya’nın tavrını garipser.
“Ayasofya tekrar cami olacaktır”
Selahâddin Üstadı ziyaretlerinde sosyal meselelerde ilgili fikirlerini sorar. Bir gün konu Ayasofya meselesine gelir. Üstad “Keçeli, keçeli” diye güler. Sonra birden ciddileşerek “Ayasofya, Hıristiyanlığın, İslâmiyet’e devir ve tesliminin bir âbidesidir. Bunun için kilise iken cami olmuştur. Elbette tekrar camiye çevrilecektir” der.

Bir ara Salih Yeşil’le, Konyalı Sabri Halıcı arasında aşere-i mübeşşere arasındaki hâdiseler ve harplerle ilgili münakaşa çıkar. Selahâddin de buna şahit olmuştur. Olayı Üstada anlatınca Üstad kaşlarını çatar. Çok üzülür. Salih Yeşil’e hitaben bir mektup yazarak Selahâddin’le gönderir. Bu mektup daha sonra Emirdağ Lâhikalarında neşredilir. (Bkz.Emirdağ Lâhikası, cilt 1, s.202)
Risale-i Nur’a yaptığı hizmetler nedeniyle Üstadın “Keçeli Selahâddin tam bir Abdurrahmandır” iltifatına mazhar olur. Üstad, 1952 yılında İstanbul’a geldiğinde Selahâddin de yanındadır. Birlikte kır gezilerine çıkarlar. Osmanlı döneminde Üstadın kaldığı Sarıyer’deki eve giderler. Üstad ruhî tekâmül hâllerini yaşadığı denize bakan cumbalı odaya çekilir. Masmavi denizi seyreder. Çok hislenir. Dua eder. Mazi hüzünlü bir sinema gibi gözlerinin önünden geçer. Nihayet Selahâddin’e döner: Selahâddin, bu oda Abdülkadir-i Geylani Hazretlerinin Fütuhu’l Gayb kitabıyla Eski Said’in inkılâbına sahne olmuştur!

Bir müddet daha dua ve tefekkür ettikten sonra dönerler. (Eski Said’in Yeni Said’e inkılâbına sahne olan bu ev 2005 tarihinde Mehmet Fırıncı Ağabeyin himmetleriyle satın alınıp restore edilerek ziyaret açılır. )

1969 yılında İnebolu hapsinde bir ay yatar. Avukat Bekir Berk’in çabasıyla hapisten çıkar.

Faal, gayretli, kılık kıyafetine dikkat eden, adab-ı muaşerete riayet eden bir Nur Talebesi olarak yaşar. Ömrünün sonuna kadar ihlâs ve sadakatle imana ve Kur’an’a Risale-i Nur ile hizmet eder. Hizmetleri Türkiye ile sınırlı kalmaz. Risaleleri Ezher Üniversitesine göndermeye çalışır. ABD başkanına Kıbrıs Türklerinin haklarına sahip çıkması konusunda mektup yazar. Papa’ya Asa-yı Musa’yı gönderir. Sinop’taki NATO üssünde çalışan Amerikan askerlerine İslam’ı anlatır. Amerikalı âlimlere Risaleleri tanıtır.
1964 yılında hac farizasını ifa eden babası Ahmed Nazif mukaddes menzillerden döndükten sonra vefat eder. Babasına layık bir hayat yaşayan Selahâddin babasının bıraktığı yerden hizmetleri devam ettirir. Aralık ayında Hacca gider. Dönüşte bir önsezi ile herkesle vedalaşır. 9 Ocak 1977 akşamı çocuklarına Miraç Risalesini okutturur. Hacdan döneli henüz 15 gün olmuştur. Hanımına “artık ben gideceğim, evlatlar sana emanet” der. O gece kalp krizi geçirir. Ravza’nın kokusu daha üzerinden çıkmadan dualar ede ede hayata veda eder. Ruhunun ufkuna miraç eder. Hacdan sonra hasretine dayanamadığı Peygamberinin, Üstadının ve babasının yanına hicret eder.

İnebolu’da Hastane Üstü Mezarlığında babasının yanına defnedilir.

Yazar : Mustafa ORAL

Mustafa Oral, 1974’te Balıkesir’de doğdu. Gazi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi İşletme bölümü mezunudur.
Değişik gazetelerde deneme ve makale ürünleri yayımlayan yazar, hikâye ve şiirlerini Esma, Elif, Genç Yorum, Karakalem, Köprü, Yedi İklim, Hece, Dergâh, Kelime, Aryaevi, Kırklar, Okuntu, Polemik, Edebi Pankart ve Değirmen dergilerinde neşretti.
Kitap Haber dergisinde kitap eleştirisi yazıları yayımladı.
Kelime ve Aryaevi dergilerinin editörlüğünü yaptı.
www.hicbisey.com ve “Denizli Nur” Facebook sayfası editörüdür.

Yayınlanmış Eserleri
Sana Aşktan Soruyorlar: De ki (Hikâye - 2003)
Aşktan Öte Bir Yol (Hikâye - 2006)
Aşk İçre Rüyalar (Hikâye -1. Baskı 2014 Şubat, 2. Baskı 2014 Mayıs)

Tüm Yazıları Göster

İlginizi Çekebilir

Kastamonu Mekteb-i İdadi-i Mülkisi Sınıf Şehâdetnamesi (Diploma)

Yıl: 1902 Tasdik: Vali Enis Paşa Tuğra: 2. Abdülhamid * el-Gazi* Sahibi: Mal müdürü Kamil …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Kastamonu Nur Talebeleri, Yazarlar
Kahraman / Prof. Dr. Himmet UÇ

Kahraman, yiğit ve cesur. Lügatlere baktım Develioğlu yiğit ve cesur diyor. Dünya kahramanların kahramanlıkları, yiğitlikleri …

Kapat