Ana Sayfa / AİLE & SAĞLIK / Sağlık / Stres Ne Kelime?

Stres Ne Kelime?

“Herkesin ağzında bir stres… İyi de stresten maksadın ne?” demişti bir ağabey.

Herhangi bir motorlu taşıtla saat 14:00 civarı Mecidiyeköy’e girdiğinizde içinize dolan ruh hali mi? Veya kış girerken aldığı maaşın yakacağa mı, okul masraflarına mı, apartman aidatına mı, kredi kartı borçlarına mı yoksa oturdukları evin zamlanan kirasına mı yetişeceğini düşünmek, stres? Serçe parmağını kapı eşiğine vurmak? Her türlü manipülasyonun dayatıldığı akşam ajansını dinlemek? Ya da kaynayan sütün on saniyelik aralıkta ocağın üzerine taşmasıdır belki de. Bireyin, tehdit edici çevre özelliklerine karşı gösterdiği bir tepki midir ya da? Geçmişe dönük pişmanlıklar, geleceğe dönük kaygılar? Beklentileri karşılayamamanın yükü? Yalnızlık hissetmek, belki şefkatsiz… Başaramama korkusu, mücadele edememek, süreçten korkmak, karar alamamak, verememek, mesuliyet almak, mesuliyetten kaçmak. Takıntılı olmak… Yaşamak.

Saç döker, göz seğirir, mide kasılır, kusturur, kramp sokar, halsizlik oluşur, karıncalanma yapar, el kol uyuşur, tansiyon düşürür, çıkartır, duvar yumruklatır, adam yumruklatır, amuda kaldırır, sarhoş eder, felç eder… Bilinçaltından rüyalara sızar, saçlara ak düşürür, üşütür, ısıtır, hasta eder, ömrü kısaltır hâsılı.
Evet, stres ne kelime?

‘Dertse’, bir Malatya türküsü teşhisinde;

“Mevla’m birçok dert vermiş,
Beraber derman vermiş.
Bu öldürücü derde,
Neden ilâç vermemiş.” Serzenişi stres gibi stres…

Yok, ‘elemse’,

Cahit Sıtkı gibi, “Pervam yok verdiğin elemden / Yeter ki gün eksilmesin penceremden” deyu çare bulalım.

Eğer ‘gamsa’, “Gam kasavet yuva yaptı sineme” demeli Pir Sultan Abdal gibi.

Yok, ‘üzüntü’ ise, acıklı, hoşa gitmeyen veya olması istenmeyen bir şeyin insanda bıraktığı can sıkıcı duygu ve ruhi tedirginlikle  “Bu gece sen bana çok üzüntü verdin” diyelim Peyami Safa gibi.

Sonra Niyazi-i Mısri gelsin ortaya, ‘kahır’ için bizim yerimize, “Kahr u lutfu şey-i vahid bilmeyen çekti azab / Ol azaptan kurtulup sultan olan anlar bizi” desin.

‘Sıkıntı’ ise kelime, Ahmet Haşim dese, “Tırnaklarını ruhlarına geçirmiş olan sıkıntı canavarının korkunç azametine delalet eder”.

Gönlümüzde hissettiğimiz tüm gariplik ve buruklukla Yahya Kemal’in lisanında paylaşalım hüznü’, “Kaybetti asrımızda ölüm eski hüznünü / Lakayt olan mühimsemiyor gamlı bir günü”.

Çocukluk günlerimiz ve çocuk günlerimizle yüklensek ‘kederi’ ve “Ne vakit karanlık kaplarsa yeri / Başlar çocukların büyük kederi” desek Necip Fazıl gibi.

‘Endişe’ için kaygılansak mesela özleyerek Ahmet Hamdi gibi, “Bu Müslüman adam, kadere yalnız İstanbul’dan uzakta ölmek endişesiyle isyan ederdi”.

Yahut tefekkür ederek, “Velhasıl âlemde mevcut olan bilcümle sanayi hayal ve endişeden doğmuştur” deyu Ahmet A. Konuk gibi. Hadi beklenenin, umulanın elde edilememesinden doğan mahrumiyet acısı ve beklenene erişememekten doğan hüzün içinde ‘hüsranla’ Akif’e yoldaş olalım: “Âkif vefasız ve faziletsiz kimselerden hoşlanmaz, yalnız inanmışları severdi. “Gün geçtikçe ikiyüzlüleri sever oldum. Çünkü yaşlandıkça yirmi yüzlü insanlar gördüm” diyecek kadar içinde bulunduğu cemiyetin hüsranları karşısında büyük acı duyan bir ruhu vardı.” (Nihat S. Banarlı’dan).

Gussa-i devran değil mi âsiyâbı inleten” der Şeyhülislâm Yahyâ. “Dönen keder değil mi değirmeni inleten.”

Tüm gamımıza, kederimize ve hüznümüze yaslanarak… Benzer bir mana ile ‘kasvet’ gelir huzurlarınıza da beylik bir eda ile der: “Alan memnun, satan memnun, kasveti sana mı düştü?” (Burhan Felek).

Elbet bir ayrılık acısı saracak ruhlarımızı ve ‘hicran’ ile Erzurumlu Emrah gibi sayıklayacağız: “Bize hicran düştü kilk-i ezelde / Levh üzre ismimiz karalanınca” diye… Yahut dinmez bir acı ile Reşat Nuri gibi “Bir hicranım var ki ölsem yüreğimden çıkmayacak” diyeceğiz inleyerek.

Arkasından secdeye düşeceğiz benliğimizden hayıflanarak, pişmanlıkla… Sonra ciddî bir ‘nedamet’, bir istiğfar ettikten sonra safvet-i asliyemizi bulacağız. Belki de bir ‘ıztırap’ saracak ruhumuzu. Maddi veya manevi eziyetler ve zahmetler ile âlûde, Ahmet Mithat Efendi’nin hissiyatını paylaşacağız: “Giderken sanki ölüme gidiyorum gibi ıztırap içindeydim.”

Bir ‘melâl’ içinde kederle, “Cefası bile lezzet, sükȗnu bile cidal, neşesi bile melâl kılıklı Anadolu!” diyecek Ruşen E. Ünaydın, sanki bir yetimi sahiplenerek. Kırılarak, ‘inkisar’ ile dinleyeceğiz, “Ne geldi bu dil-i zâra gubârdan gayri / Ne gördü âyinemiz inkisârdan gayri” deyu Sakıp Dede’den.

Meşakkat düşerse bahtımıza Cahit Sıtkı gibi yine kendi derdimize yanıp, “Her mihnet kabȗlüm, yeter ki / Gün eksilmesin penceremden” der miyiz? Yahut o ‘mihnet’ ile tam aksine vaz mı geçeceğiz Abdülhak Hamit gibi: “Yok farz edeyim cahîm-ü cennet / Ölsem diyelim biter bu mihnet.”

Dert yanacağız sonra Fuzuli gibi: “Kime şerh eyleyem kim mihnet ü enduh u derdim çok.” ‘Vehm’ ile ‘hafakan’ çevirecek etvârımızı, yüreğimiz sıkılacak ve dilimiz ancak Necip Fazıl kadar anlatacak:

“Çıkamam, aynalar, aynalar zindan
Bakamam, aynada, aynada vicdan
Beni beklemeyin o bir hevesti;
Gelemem, aynalar yolumu kesti.”

Aklımızı kaçırmadan önce son istasyona yaklaşırken ‘buhran’ lokomotifinden sinir bozukluğu ve kriz ile sarkarak, Charles Bukowski gibi “Müşfik davranmıyor insanlar birbirlerine” diye haykırırken bu ‘matemvâri” halimize ‘teessüf ve teesürler’ bulacağız. Hâki Efendi kurtarmaya niyetlenerek,

“Yâdında mı doğduğun zamanlar

Sen ağlar iken gülerdi âlem

Bir öyle zaman geçir ki olsun

Mevtin sana hande halka mâtem.”  bu yastan…

Samiha Ayverdi Hanım girsindi lafa: “Fakat boşuna teessüf de neye yarar?” Hem ne demişti Namık Kemal? “Teessürât-ı şedideye yine teessürât-ı şedide ile galebe olunur.”

‘Tasalanacağız’ hatta omzumuza yüklenen ağırlıkların kaygısıyla da, Nurullah Genç koşacak imdadımıza:

“Tasalanma yiğidim; zaman bizden yanadır
Külümüzden yükselen duman bizden yanadır
Son durak, son ilahi ferman bizden yanadır
Dünya düşman olsa da, iman bizden yanadır.”

En-nihaye ruhumuzu işgal eden ‘yeis’ ve büyük bir ümitsizlikle üzüntü içerisinde iken, Zümer Suresi 53. ayet yetişecek imdadımıza ve “Rahmet-i İlâhiye’den ümidinizi kesmeyiniz.” kılıcıyla o yeisin başını parçalayacağız. “Bir şey bütünüyle elde edilmezse, tamamen de terk edilmez” hadisinin hakikatiyle belini kıracağız inşallah.” (Hutbe-i Şamiye)

Evet, şimdi stres ne kelime?

İrfan Mektebi

İlginizi Çekebilir

Yaşamaktan mı Yaşamamaktan mı? YAŞLANMAK

Yazar: Mustafa Asım KÜÇÜKAŞCI Tasavvufta mürşid için kullanılan kelimeler: Şeyh: Arapçada yaşlı, büyük. Pîr: Farsçada …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki yazıyı okuyun:
Maydanoz ve Limon / M. Nuri BİNGÖL

“İfrat tefriti netice verdiğinden daha mûzırdır.” Hikmetli ifadeyi her okuduğumda yahud dinlediğimde, “hâl-i hâzır”da nazar …

Kapat