Takva, Vera’, Zühd, Zâhid

TAKVA kavramı için tıklayınız

☆☆☆

VERA’

Takvâ, sakınma, korunma, günahtan hassasiyetle kaçma ve korkma, haramlar bir tarafa, şüpheli olan şeylerden, mâlâyânî ve boş şeylerden uzak kalma. Vera’, kısaca “dînî hükümlere riayette titizlik” manasına gelir.

Vera’, hayırlı ve övgüye değer amellere sarılıp, geçici dünya hevesi peşinde koşmayı terketmeyi gerektirir. Yine vera’, emredilen ve nehyedilen bütün dinî hükümleri teferruatı ve incelikleriyle tatbik etmeyi gerektirir. Bunun gereği olarak, ağızdan giren ve çıkanın Allah ve Rasûlünün sevdiği şeyler olmasına dikkat etmek, günaha düşmekten ve harama bulaşmaktan kaçınmak için şüpheli şeylerden uzak durmak, zerre kadar da olsa kimsenin hakkını üzerine geçirmemek vera’dır. Hz. Ebû Bekir (r.a), “Bir nevi harama düşeriz korkusuyla yetmiş çeşit helâli terkey-ledik” sözüyle vera’ örneği sergilemiştir.

Gereksiz şeyleri terketmek demek olan “mâlâyânî”yi terketmek de vera’ cümlesindedir. Zaten Hz. Peygamber (s.a.s) bir hadîsinde, kişinin lüzumsuz şeyleri terketmesinin o kişinin İslâmî güzelliği gereği, bir başka deyişle İslâmî iyi anlayıp uyguladığının delili olduğunu söylemiştir (Tirmizî, Zühd, 11; İbn Mâce, Fiten, 12).

Haramda vera’ (kaçınmak) dindarlıktır. Lakin bunun da dereceleri vardır. Gazâlî vera’nın dört derecesi olduğunu söyler:

1- Haram olan şeylerden kaçınmak,

2- Şüpheli şeylere karşı korunmak (ki bu salihlerin vera’ıdır);

3- Harama sebep olması ihtimalini düşünerek helalî terketmek (ki bu muttakilerin vera’ıdır).

4- Her ne kadar kendini harama düşürmeyecekse de, Allah’a yakınlığının artmayacak şekilde ömrünün bir kısmının boşa geçeceği korkusundan dolayı, bütün mevcudiyetiyle Allah’a teveccüh edip, Allah’ın dışında her şeyden yüz çevirmek (ki bu da sıddıkların vera’ıdır) (Gazali, İhya, I, 25, II, 95). Vera’nın en düşük seviyesi Allah’ın nehyettiklerinden sakınmak, en yüksek seviyesi de Allah’ı zikirden alıkoyacak her şeyden kaçınmaktır. Şurasını belirtmekte yarar vardır ki sûfiler, mübah olmadığı konusunda en küçük şüphe bulunan hususlardan da haramdan kaçınır gibi kaçınırlar; şüpheli şeylere girmenin kendilerini harama sürükleyeceğinden endişe ederler. Ayrıca helal ve mübah olduğu kesinlikle bilinen şeylerin ihtiyaç ve zaruret miktarından fazla olan kısmını da terkederler. Bu konudaki fikir ve davranışları herkes için değil kendileri gibi olmak isteyenler için örnektir. Yoksa Allah’ın helâl kıldığı şeyleri, mubahları haram kılmak hiçbir kimsenin haddi değildir ve tehlikelidir.

Vera’ ile zühd arasındaki fark, vera’ şüpheli şeyleri, zühd ise ihtiyaç fazlasını terketmektir. Vera’yı takva karşılığı kabul edenler alanlar olsa da vera’, takvanın ileri bir merhalesidir. Vera’nın sevabı ve neticesi, âhirette hesabın hafif olmasını sağlar.

İbrahim EMİROĞLU

☆☆☆

ZÜHD

İsteksizlik, rağbetsizlik, aza kanaat. Terim olarak, dünyaya ve maddî menfaate değer vermemek, çıkarcı, menfaatperest ve bencil olmamak, kalpte dünya ve çıkar kaygısı taşımamak, kanaatkâr olmak demektir. “Elde olan dünyalığa sevinmemek ve elden çıkana üzülmemek, elde bulunmayan şeyin gönülde de bulunmamasıdır” şeklinde de tarif edilir.

Zühd sahibi olanlara; zâhid denilir. Zühd, dünyayı tamamen terk edip çalışmayı bırakmak, dünya nimetlerine sırt çevirip, kuru ekmek yiyerek aba giymek değil, lezzet verici şeyleri azaltmak, onlara dalmamaktır. Başka bir ifadeyle: Ahireti unutup, dünyaya esir olmamaktır (Süleyman Uludağ, Kuşeyrî Risâlesi, 252 vd).

Hz. Peygamber, zühdün; helâllara haram kılmak veya malı telef etmek değil, elde olana güvenmemek olduğunu bildirmiştir (Tirmizî, Zühd 29; İbn Mâce, Zühd, 1).

Allah (c.c) kullarının yararlanması için çeşit çeşit nimetler yaratmış, dünyayı güzellik ve lezzetlerle donatmıştır. Bunlardan yararlanmak herkes için olduğu gibi müslüman için de tabiî bir haktır. Ancak, müslümanın dikkat etmesi gereken husus, dünya nimetleri ve zevklerinden istifade etmek için, meşru olmayan yollara sapmamak, israf etmemek ve haramlara dalmamaktır. Müslüman meşru sınırlar içerisinde dünya nimetlerinden istifade ederken âhireti hiç bir zaman unutmamalı, asıl zevk ve nimetlerin orada olduğunu bilmelidir. Kısaca, âhireti unutup, dünyaya gönül vermemelidir.

Zühd üç kısma ayrılır:

a- Haramları terketmek: Zühdün, bu türünün bütün müslümanlarda bulunması gerekir. Herkes için farzdır.

b- Helâllardan, gerekli olmayanları terketmek: Bu kullukta ileri derecelere ulaşanlarda bulunur.

c- Allah’la meşgul olmayı engelleyen her şeyi terketmek: Bu da, “ârif ‘ denilen Allah’ı tam bilip ona itaat eden kullara ait olan zühddür (Süleyman Uludağ, a.g.e., 256).

ŞAMİL İ.A.

☆☆☆

ZÂHİD

Dünyadan el-etek çekerek Allah’a yönelen, kendini O’na ibadete veren kişi. Zühd ve takva ile tanınan ilk mutasavvıflar zahid olarak anılırdı. Hz. Muhammed (s.a.s) ile ashabının hayatını örnek edinen zahidler, tasavvuf anlayışının oluşmasında önemli bir rol oynadılar. Tasavvufun sistemleşmesinden sonra, zahidlerin temsil ettiği zühd anlayışı, tasavvufun bir parçası olarak varlığını sürdürdü.

Tâbiun döneminde ortaya çıkan zahidlerin üzerinde en çok durduğu kavramlar halvet-uzlet, riyazet-mücahede, sabır, tevekkül, haşyetullah, vera, hüzün ve aşk idi. Zahidlerin anlayışında halvet ve uzlet, insanlardan ayrı, yalnız yaşamayı belirtiyordu. Riyazet ve mücahede, nefsin isteklerine karşı durmayı, onunla savaşmayı, yeme ve içme gibi tabii ihtiyaçlarını en aza indirmeyi dile getiriyordu. Sabır, Allah’ın emirlerini yerine getirmede sebat, belalara katlanmak demekti. Tevekkül, Allah’a güvenerek kimseden birşey istememeyi, verileni reddetmemeyi, ele geçeni de biriktirmemeyi belirtiyordu. Haşyetullah, Allah korkusunu; aşk, Allah’a duyulan sevgiyi dile getiriyordu. Vera ise haramların yanı sıra şüpheli şeylerle yararsız işlerden kaçınmak anlamına geliyordu. Bu kavramlar, sonraki dönemlerde farklı yorumlarla tasavvuf anlayışının temel öğelerini oluşturdular.

Hicri 3. yüzyıla kadar tasavvuf zahidler tarafından temsil edildi. Şüphesiz bu dönemin en büyük zahidleri sahabe ve tabiundandı. Fakat sonraki mutasavvıfların ilk örnekleri olan ünlü zahidler Hasan Basrî (ö. 728), İbrahim b. Edhem (ö. 777), Fudayl b. Iyaz (ö. 802), Davud Taî (ö. 781), Şakik Belhî (ö. 780), Veysel Karanî (ö. 657), Cafer-i Sadık (ö. 675), Ebu Hâşim Sufî (ö. 767), Süfyân-ı Sevrî (ö. 777), Abdullah b. Mübarek (ö. 797), Rabiatü’l-Adeviye (ö. 804) oldular (ayrıca bk. “Zühd” maddesi).

Ahmet ÖZALP

İlginizi Çekebilir

Sabit ve Nisbî hakikatler

“Sabit hakikatler” ile “nispî hakikatler” arasındaki fark nedir? Hakaik-i Sâbite: Sabit ve değişmez olan her şey demektir. …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki yazıyı okuyun:
Osmanlı’da hayvan sevgisi

Yazar: Av. Deniz Tavşancıl Kalafatoğlu İstanbul’un fethinden beri köpekler, İstanbul’un bir parçası haline gelmiştir. Bizans …

Kapat