Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / Tarihi Kimin Kelimeleriyle Okuyoruz?

Tarihi Kimin Kelimeleriyle Okuyoruz?

Yazan  Koray ŞERBETÇİ

Tarih, en yalın tanımıyla bir bilimdir. Bir bilim olarak tarihin çalışma sahası insan topluluklarının bütün faaliyetlerini, geçirdikleri gelişmeleri ve aralarında geçen olayları yer ve zaman göstererek sebep-sonuç ilişkisi içinde, belgelere dayanmak suretiyle araştırmak ve günümüze nakletmektir. İşte tarihin bilimsel nesnelliğinin en zayıf yanı tam da burada başlar. Çünkü tekrarlanabilme ve deney yapılabilme özelliklerinden yoksun olan tarihî olaylar ancak belgeler üzerinden tarihçinin kişisel tutumuna bağlı olarak aktarılabilir. Peki, tarihçi geçmişte yaşanmış olaylar arasındaki ilişkileri dikkate alarak onları yorumlarken ne kadar nesnel olabilir? Bu çok zordur. Zira tarihçinin yaşadığı zaman ve coğrafya, bağlı bulunduğu kültür ve ideoloji olayların dolaysız aktarımını etkiler. Buraya kadar bahsedilen durum, tarih biliminin bilim olarak kendi yapısı ile ilgilidir ama art niyet içermeyen ve kendiliğinden ortaya çıkan bir durumdur.

Tarihin bir bilim olarak yukarıda ifade edilen bu yönü, sistemli kötü kullanımlara da yol açmıştır. Modernizm öncesi kendiliğinden oluşan bu durum, modern Avrupa’nın oluşumuyla birlikte daha amaçlı ve sistemli bir hâle gelmiştir. Bunun temelinde Coğrafi Keşifler sonrası dünyaya yayılma ve bu yayılımı tarihî temellere dayandırma amacı yatmaktadır. Avrupa ülkelerinin diğer milletler üzerinde gelişmiş silah ve teknoloji üstünlüğüyle kurduğu sömürgeci hakimiyetin uzun soluklu olması ancak tarih bilimi istismar edilerek sağlanabilmiştir.

XVI. yüzyılda Avrupa’nın diğer kıtalar üzerinde kurmaya başladığı sömürgeci yapılar II. Dünya Savaşı’ndan sonra sonlanmıştır. Buna rağmen bu ülkelerde eğitim yoluyla tarih yeniden inşa edilmiş; böylece sömürgeci düzen, sömürülen ülke insanlarının zihinlerinde sürdürülebilmiştir. Bu noktada sömürülen ülkelerin başta “aydın” zümresi olmak üzere her kesiminde üstün ve ilerlemiş Avrupa algısı oluşturulmuştur. Bu projeye “Eurocentrism” yani “Avrupamerkezcilik” demek yerinde olur.

Günümüzde tarih çalışmalarının bilimsellikten uzaklaşmasının ve ideolojik hâle gelmesinin en büyük nedeni “Avrupamerkezcilik” düşüncesidir. XIX. yüzyılda oluşmaya başlayan bu düşünce, Avrupa’nın teknik ilerlemeleriyle desteklenerek diğer toplumlara “bilimsellik” olarak sunulmuş ve zihinleri işgal etmiştir. Öyle ki zamanımızda neredeyse genel geçer tarih okumaları tamamen Avrupamerkezci çarpıtmayla yapılmaktadır. Bu konuda en güzel örnek Gobineau’dur. Günümüzde kendisi ve teorisi ilk çıktığı dönem kadar coşkulu bir destekçi ve keskin bir dillendirilme bulamasa da Fransız antropolog Arthur Gobineau’nun “Irkların Eşitsizliği Üzerine Bir Deneme” kitabında ortaya attığı teori içten içe Batı toplumlarının sosyal bilinçaltında hâlâ canlıdır. Gobineau’nun teorisine göre: “Tarih, bütün medeniyetin beyaz ırktan çıktığını ve onun yardımı olmaksızın hiçbirinin varlığını devam ettiremeyeceğini ve bir cemiyetin kendisini yaratan asil grubun kanını muhafaza ettiği müddetçe büyük ve parlak olacağını gösteriyor.” Fransız antropoloğun kitabında sözü eğip bükmeden söylediği bu keskin ifade XXI. yüzyıla yumuşatılarak ama özü hiç bozulmadan ulaşmıştır.

XIX. yüzyılda Batı dışı toplumlara “uygarlık” götürmesi bahanesiyle sömürgecilik faaliyetinde bulunan devletler aynı gaddarlıkla XXI. yüzyılda “demokrasi” götürerek tahakküm sistemlerini kurmuşlardır. Coğrafi Keşifler’den bu yana eğitim yoluyla kendi tarih algısını dünyaya dayatan devletler günümüzdeyse medya araçlarını kullanarak bu kurguyu pekiştirmişlerdir. Bunun ana yakıtı ise tarihi yeniden kurgulamaktır. Tarihin yeniden kurgulanmasına somut bir örnek vermek gerekirse, İstanbul’un Fethi’ni ve Fatih Sultan Mehmet figürünü çok iyi bir örnek olarak ele alabiliriz.

Bizans kroniklerinde Osmanlı hükümdarları için Hristiyanlık duygusallığıyla “imansız, nefret edilen” gibi sıfatlar vardır. Yıldırım Bayezid’in Timur’a karşı yenilgisi ve ölümünün sevinçle karşılandığı görülür. II. Murat, İstanbul’a hamle yapmasından dolayı “tanrısız” gibi olumsuz ifadelerle nitelenir. Bu tarihçinin öznelliğidir ve başta denildiği gibi tarih yazımının yapısıyla ilgili teknik bir sorundur. Ama modernizmde bu kendiliğindenlik bilinçli ve ideolojiye hizmet eden bir kurguya dönüşür. XX. yüzyıldaysa bu istismar geniş kitlelere uzanan yazarlar eliyle bilinçli olarak yapılır. Bu konuda en güzel örnek Avusturyalı biyografi yazarı Stefan Zweig’dır. Yazar “İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar” adlı eserinde okurunu İstanbul’un Fethi’yle ilgili bir serüvene çıkarır. Zweig burada tarihî gerçekliğe, kendi yaratıcı muhayyilesinden yaklaşır ve sanatkâr öznelliğiyle ele aldığı olayı bambaşka hâle getirir. Zweig İstanbul’un Fethi gibi askerî tarihin en büyük başarılarından birisini, dâhice stratejilerin ve tekniğin kullanımını görmezden gelerek götürüp surların içerisinde açık unutulan “Kerkaporta Kapısı”na bağlar. Zweig’ın kurgusuna göre:

“İşte bu sırada hüzün verici bir olay, tarihin bilinmez hükümlerinde zaman zaman kendini gösteren o esrar dolu anlardan biri, Bizans’ın alınyazısına kesin darbeyi indiriyor.

Hemen hiç akla gelmeyen bir şey olmuştur. Dış surlarda açılan bir sürü gediğin, asıl saldırı yerine yakın bir tanesinden içeriye, birkaç Türk sokuluyor. İç sura karşı bir davranışı göze alamıyorlar. Fakat meraklarını yenemedikleri için iki sur arasında aylak aylak dolaşırken, Kerkaporta denilen kapının, aklın alamayacağı bir unutkanlık yüzünden açık kalmış olduğunu görüyorlar. Esasında burası, barışta ve büyük kapıların henüz açılmadığı saatlerde yayalara ayrılmış küçük kapılardan biriydi. Böyle hiçbir askerlik değeri bulunmadığı için de bu kapının varlığı, son gecenin büyük heyecanı arasında unutulmuş olmalıydı. Yeniçeriler, bir ölü sessizliği içindeki istihkâmın ortasına rastlayan bu küçük kapının şu anda kendilerine açık bulunduğunu hayretle görüyorlar. İlk önce bir savaş aldatmacasından kuşkulanıyorlar. Her gediğin, her mazgal deliğinin ve bütün istihkâm kapılarının önünde binlerce cesedin yükseldiği, saldıranların üzerine kızgın zeytin yağlar ve oklar yağdırıldığı bir sırada, önlerinde bir pazar günü sessizliği içinde ve ta şehrin ortasına kadar açık bu Kerkaporta Kapı içinde herhangi bir yanlışlık olabileceğini ummuyorlar. Ne olur ne olmaz diye yardımcılar çağırıyorlar ve hiçbir karşı koymaya rastlamayan bütün bir kıta asker, hiçbir şeyin farkında olmayan dış sur savunucularının ardını birden bire çeviriyor. Birkaç savaşçı, Türkleri kendi safları arkasında sanıyor ve bütün savaşlarda toplardan çok daha öldürücü darbeler indirmiş olan uğursuz bir feryat, yükseliyor: ‘Şehir alındı.’

Seslerini gittikçe daha fazla yükselten Türkler, çılgınca haykırışıyorlar: ‘Şehir alındı, şehir alındı.’ ve bu feryat, bütün direnci kırıyor. İhanete uğradıklarını sanan savaşçılar vakit geçirmeden limana varıp gemilere kapağı atmak ve canlarını kurtarmak için yerlerini bırakıyorlar.” (Zweig, Stefan (1994), Yıldızın Parladığı Anlar, s. 24-25.)

Böylelikle Zweig tarihle profesyonel olarak ilgilenmeyen geniş kitleleri bir hamlede psikolojik olarak hipnoz eder. Bu kurguya göre Asya’dan gelen Müslüman-Türklerin en büyük askerî hamlelerinden birisi olan İstanbul’un Fethi, Hristiyan Batı dünyasının doğu savunucuları olan Bizanslıların dalgınlığı sonucu gerçekleşmiştir.  Hâl böyle olunca Osmanlı ordusunu kuran teknik yeterlilik de savaşı kazandıran askerî deha da fethin motivasyon kaynağı olan inanç sağlamlığı da bir hamlede buharlaşır. Tek bir noktayla tarihî gerçeklik kitlelerin zihinlerinde altüst edilmiştir.

Daha da kötüsü XXI. yüzyılda iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla yaşanmaktadır. Artık tarihî kurgunun ve çarptırmanın kitaptan gitgide uzaklaşan kitlelere sunumu daha kolay hâle gelmiştir. Yine İstanbul’un Fethi ve Osmanlının entelektüel anlamda belki de en donanımlı padişahı Fatih Sultan Mehmet üzerinden gidersek tarihi çarpıtma örneği olarak karşımıza bir sinema filmi çıkmaktadır. Bu kez çarptırmanın sınırları bir hayli zorlanacaktır. Gaddar bir Balkan derebeyi olan Transilvanya voyvodası Kont III. Vlad Tepeş üzerinden İrlandalı roman yazarı Bram Stocker’ın dünyaya tanıttığı Kont Drakula karakteri Müslüman-Türk sembolüne karşı âdeta aklanacaktır. Osmanlı tarihlerinde Kazıklı Voyvoda, Macar tarihlerinde çpelpuç yani kasap lakabıyla ünlenen bu figür, korku sinemasının vazgeçilmez karakteri Kont Drakula’dır. 2014 yapımı olan “Dracula: Başlangıç” filmi masum bir korku filminden çok öte bir anlam taşımaktadır. Filmin kurgusu Avrupamerkezci anlayışın en tipik örneklerindendir. Filmin kurgusu şöyle gelişir:

XV. yy’da Transilvanya toprakları III. Vlad ve eşi Mirena’nın yönetimi altındadır. Kazıklı Voyvoda burada ülkesini huzur ve barış içerisinde, Osmanlıya karşı ezdirmeden,  yaşatmaya çalışan bir Avrupa prensi gibi resmedilir. Osmanlı Devleti ise Batı’nın üzerine karabasan gibi çökmüş, gitgide büyüyen tehdit algısı olarak tablolaştırılır. Filmin kurgusunda Kont Vlad Tepeş’i haklı göstermek için sinsice bir zikzak çizilir. Nasıl mı? Osmanlı İmparatoru Sultan II. Mehmet, Eflak bölgesinden Vlad’ın oğlu Ingeras’ın da aralarında olduğu 1000 erkek çocuğun alınarak Osmanlı ordusunda asker olmalarını ister. Kont Vlad hayati bir karar aşamasına gelir. Ya oğlunu ve halkını Sultan’a verecektir veya Türkleri yenmek için bir canavardan destek alarak, ruhunu şeytana satacaktır. Hikâyenin sonu malum. Vlad Tepeş ruhunu şeytana satar ve Kont Dracula’ya dönüşür.

Tarih kurgusu ve çarptırmasının tipik örneklerinden olan bu filmde aslında güncel bir mesaj verilmek istenir. Avrupa toplumları aslında kendi hâllerinde barış ve huzur arayan insanlardır. Ama Müslümanlar onlara bir türlü rahat vermez. Onlar da ailelerini, yaşam tarzlarını korumak, bu tehdidi savuşturmak için gerekirse ruhlarını şeytana bile satar ve düşmanlarını alt ederler. Bu örnek tarihi anlatımın gerek bilimsel çalışmalar gerekse sanat eserleriyle yeniden kurgulanarak kitlelerin nasıl manipüle edildiğinin en çarpıcı örneğidir. Filmin sonunda tarih tam anlamıyla ters yüz edilmiş, Kont Dracula Fatih’i öldürmüştür. Ama mesaj verilmiştir.

Bu örnekler çoğaltılabilir. Bilhassa Batı medeniyeti dışında insanlık mirasına eklenen her bilimsel, sanatsal ve siyasî başarı muhakkak Greko-Latin bir kökene bağlanmaya çalışılır. Buradaki amaç Gobineau’nun tezi doğrultusunda Batılı beyaz adam dışında kimsenin medeni olamayacağı anlayışıdır. Örneklemek gerekirse; Selimiye ve Süleymaniye gibi büyük eserler yapılmışsa Mimar Koca Sinan’da Rum etnik kökeni aranır. II. Mahmut’un ıslahatçı bir padişah olmasının nedeni annesinin Fransız bir cariye olmasından ileri gelir diye iddia edilir. Üstelik bunlar sağlam tarihî bilgilerle teyit de edilmez. Edilse bile İslam Medeniyeti’nin sanatı ve bilimi çiçeklendiren soluk aldırıcı medeniyet iklimi bir kalemde silinir atılır.

Bu tutum yalnızca İslam Medeniyeti için geçerli değildir. Coğrafi Keşifler öncesi Amerika’nın yerli kültürleri, Afrika toplumları, Asya toplumları için de aynı saldırı söz konusudur. XX. yüzyılın sonlarında Fransızların eski sömürgeleri Ruanda’nın iki büyük etnik grubu Hutu ve Tutsilerin tarihleri ve ırksal üstünlükleriyle ilgili kurduğu tarih teorisi ülkede bir milyonu aşkın insanın ölümüyle sonuçlanan kanlı bir iç savaşın fikrî altyapısını oluşturmuştur.

Tarih çarpıtmasını büyük projelerde aramaya gerek yoktur. Bu yazıda dahi geçen “Coğrafî Keşifler” kavramı bu çarpıtmanın fikir dünyamızın kılcal damarlarına kadar yayıldığını gösterir. Oysa masum görünen bu kavramın Avrupamerkezci tarih kurgusu doğrultusunda ne kadar büyük bir vahşeti ve yağmayı gizlediği saklı bir şey değildir. Zaten tarih çarpıtmasının hedefi sizden bilgiyi gizlemek değil, gerçeklik ortadayken gözünüzün içine baka baka sizi zihinsel felç hâline getirmektir. Bunu aşmak için sadece tarihî olayların malumat kısmıyla yetinmemek gerekir. Önemli olan tarihî anlatımda tanımları kimin yaptığı ve kimin zihinsel haritalarını kullandığıdır. Bu, tıpkı yüzyıllar boyunca hesaplama yaparken dünyanın meridyen başlangıcı olarak İstanbul Sultanahmet Meydanındaki milyon taşına bakarken birden bire kendimizi, Londra’daki Greenwich’e bakar bulmak ve niye buradan başladığını da sormayı akıl edememeye benzer.

diyanetdergi.com

İlginizi Çekebilir

Peygamber Efendimizin (a.s) Gelecekle İlgili Verdiği Haberlerin Doğru Çıkması

Peygamber Efendimiz (a.s.m), Allah’ın bildirmesiyle gelecekle ilgili pek çok konuda haberler vermiştir. Verdiği haberler ise …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Makaleler, Seçme Yazılar
Yürekler Hüseyin İle Ya Bilekler?

Yazar: Muhammed Emin YILDIRIM Ne zaman yürekler, diller ve bedenler, Hüseyin’in de kurban olduğu hakikatler …

Kapat