Ana Sayfa / Yazarlar / Tefsir ve Yorum Olarak Safahat

Tefsir ve Yorum Olarak Safahat

Mehmet Akif Ersoy, Safahat’ında, şiirimizde olmayan bir eleştiri yapar, Müslüman Türk toplumunun son yüzyıl içinde ruhen ve dinen geri kalışının panoramasını verir. Bediüzzaman’dan farklı bir yol izler. Bediüzzaman aksaklıkların iman ve ibadet ve Kur’an’ı anlamadaki yanlışlıklardan doğduğunu doğrusunu vererek anlatır, kötü olayları teşrih etmez, Akif ise hem eleştirir hem örnekler verir. Safahat bir yerde bir tefsir-i şeriftir, Akif eserinde bazı ayetleri açıklar şiir ile bunlardan  bir kısmı Hakkın Sesleri isimli eserindedir. Aşağıda ise bir Hadis-i şerifi açar.

“Nizar evladı, yetişin ey nizar oğulları. Yemenliler de yetişin ey Kahtan oğulları, dedi mi, hemen tepelerine felaket iner, hemen Allah’ın  nusreti üzerlerinden kalkar, hepsine birden de kılıç musallat olur.” (Numan Bin Hammad, Fiten Kahire 1412.) 

Akif aslında güme itilmiş bir insandır, İstiklal Marşı benzersiz bir metindir, bu yüzden büyük bir kabul ile bu milletin şeref âbidesi olmuştur. Ama Akif eserinde bir iki abide şiir ile değil tam altı yüz sahifede bir toplumun dinî anatomisini yapar, sosyal ve dinî, ahlakî daha birçok eleştiri ortaya koyar. Bu şerhedilen kısımlar ne okullarda ne üniversitede yerini almamıştır, çünkü ırkçı bir çevre Akif’i gizlemekte, dinin şairi, şeriatın şairi, vaiz gibi yaftalarla karalamaktadırlar. Bunlardan biri hatta “Akif şair değildir, şeriatın şairidir” diye bir konferanscıkta konuşmuş, öğrenciler bana geldi, ben ne diyeyim… Fikir yok, zorba zulüm altında bir üniversite, ne söylenir, inkârın en sinsisi.

Akif bu şiirinde koca imparatorluğun bir parçasının nasıl Osmanlıdan kopuşunu babası ile konuşarak hikaye eder; ümmet iken dünyaya hükmeden milletleri nasıl sen ben ile parçalayıp sonunda bizi Anadolu’ya hapsetmiş olan bu zihniyeti eleştirir. O gün bugün aradan yüz on yıl geçmesine rağmen bu ayrılıkçı kafalar hâlâ susturulamamış ve hastalık daha haince devat etmektedir; o gün bir ülke, bugün bir başkası, yarın ne olur Allah bilir. İhanet ümmet-i İslamiyeyi bir arada tutan kavmi necibin düşüncesinin sakatlanmasıdır. İhanet birilerinin kafasından doğar, sonra ortalık duman olur, göz gözü görmez. Bediüzzaman bu ülkede aynı çatı, aynı bayrak, aynı toprak üstünde altında yaşamayı anlattı yüz yıldır, hâlâ en adi şekilde eleştirilmekte. Akif “Ey millet uyan cehline kurban gidiyorsun” diyor. 

             Hakkın Sesleri’nden

Üç beyinsiz kafanın derdine, üç milyon halk
Bak nasıl doğranıyor? Kalk, baba, kabrinden kalk!

Diriler koşmadı imdâdına, sen bâri yetiş…
Arnavutluk yanıyor… Hem bu sefer pek müdhiş!

Tek kıvılcım kabarıp öyle cehennem kustu:
Ki hemen kol kol olup sardı bütün bir yurdu.

O ne yangın ki: Ocak kalmadı söndürmediği! 
O ne tûfan ki: Yakıp yıktı bütün vâdîyi!

Âşinâ çehre arandım… O, meğer, hiç yokmuş…
Yalınız bir kuru çöl var ki, ne sorsan: Hâmûş!

Âşinâ çehre de yok hiçbirinin yâdı da yok; 
Yakılan bunca hayâtın, hani, ecsâdı da yok!

Yoklasan külleri, altından, emînim, ancak
Kömür olmuş iki üç parça kemiktir çıkacak!

Baba! En sevgili annen, o senin öz vatanın
Olacak mıydı fedâ hırsına üç kaltabanın?

Dedemin sürdüğü, can ektiği toprak gitti…
Öyle bir gitti ki hem: Bir daha gelmez ebedî!

Ne olurdun bunu kalkıp da göreydin acaba? 
“Meşhed”in beynine haç saplanacak mıydı baba!

Ne felâket: Dönüversin de mesâcid ahıra,
Hırvat´ın askeri tepsin çıkıp üstünde hora!

Bâri bir hâtıra kalsaydı şu toprakta diri…
Yer yarılmış, yere geçmiş, şühedâ türbeleri!

Nerde olsam çıkıyor karşıma bir kanlı ova…
Sen misin, yoksa hayâlin mi? Vefâsız Kosova!

Hani binlerce mefâhirdi senin her adımın? 
Hani sînende yarıp geçtiği yol “Yıldırım “ın?

Hani asker? Hani kalbinde yatan Şâh-ı Şehîd? 
Ah o kurbân-ı zafer nerde bugün? Nerde o iyi?

Söyle, Meşhed, öpeyim secde edip toprağını; 
Yok mudur sende Murâd´ın iki üç damla kanı?

Âh Meşhed! O ne? Sâhandaki meyhâne midir? 
Kandilin, görmüyorum, nerde? Şu peymâne midir?

Ya harîminde yatan,şapkalı sarhoşlar kim? 
Yoksa yanlış mı? Hayır, söyleme, bildim… Bildim!

Basacak mıydı, fakat, göğsüne Sırb´ın çarığı? 
Serilip yerlere binlerce şehîdin sarığı,

Silecek miydi en alçak neferin çizmesini? 
Dürtecek miydi geçen, leş gibi her lîmesini?

Ya şu üç parçalı bayrak dikilirken tepene,
Niye indirmedi, kim çıktı bu halkın önüne?

Hani, milletlere meydan okuyan kavm-i necîb? 
Görmedim bir kişi, tek bir kişi meydanda…Garîb!

Hani, haysiyyetinin gölgesi çiğnense eğer; 
-Olmadan üç kişinin, beş kişinin, hûnu heder-

Kahraman gayzı yatışmaz, kanı coşkun efrâd? 
İşte haysiyyet-i kavmiyye muhakkar, berbâd!

Hani “Nâ-mahreme ben söyliyemem kızlarımın,
Karımın ismini… Hem öldürürüm, sorma sakın!

Diye, tahrîr-i nüfûs istemiyen er kişiler! 
Hani, göstermediler eski celâdetten eser;

Fuhşu i´lâya koşan bir sürü nâ-merd öteden,
Ne selâmlık ne harem dinlemeyip çiğnerken!

Hani, ey kavm-i esâret-zede, muhtâriyyet? 
Korkarım,,şimdi nasîbin mütemâdî haybet!

Hani, ey unsur-i bî-râbıta, istiklâlin? 
Ebediyyen, sanırım, söndü bütün âmâlin!

Hani “Başkım” cıların kurduğu yüksek hülyâ? 
Seni yıllarca avutmuş da o mel´un rü´yâ,

Uyumuştun… Ya uyansaydın eder miydi tebâh,
Mülkü, birdenbire âfâka çöken kanlı sabah?

Karadağ haydudu, Sırp eşşeği, Bulgar yılanı,
Sonra Yunan iti, çepçevre kuşatsın vatanı…

Târümâr eyleyiversin de bütün ordumuzu,
Bizi kovsun elimizden alarak yurdumuzu.

Kimsesiz ailelerden kimi gitsin bıçağa
Kimi bin türlü fecâ’atle çekilsin kucağa…

Birinin ırzı heder, diğerinin hûnı helâl…
İşte, ey unsur-i isyan, bu elîm izmihlâl,

Seni tahrîk eden üç beş alığın ma´rifeti! 
Ya neden beklemiyordun bu rezîl âkıbeti?

Hani, milliyyetin İslâm idi… Kavmiyyet ne! 
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine.

“Arnavutluk” ne demek? Var mı şerîatte yeri? 
Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!

Arabın Türke; Lâzın Çerkese, yâhud Kürde; 
Acemin Çinliye rüchânı mı varmış? Nerde!

Müslümanlık´ta “anâsır”mı olurmuş? Ne gezer! 
Fikr-i kavmiyyeti tel´în ediyor Peygamber.

En büyük düşmanıdır rûh-i Nebî tefrikanın; 
Adı batsın onu İslâm´a sokan kaltabanın!

Şu senin âkıbetin bin bu kadar yıl evvel,
Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?

Artık ey millet-i merhûme, sabâh oldu uyan! 
Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?

Ne Araplık ne de Türklük kalacak aç gözünü! 
Dinle Peygamber-i Zîşân´ın İlâhî sözünü.

Türk Arapsız yaşamaz, kim ki ’ yaşar’ der delidir, 
Arab’ ın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.

Veriniz baş başa; zîrâ sonu hüsrân-ı mübin:
Ne hilafet kalıyor ortada billâhi, ne din!

“Medeniyyet! ” size çoktan beridir diş biliyor; 
Evvela parçalamak sonra da yutmak diliyor:

Arnavutlar size ibret olacakken, hâlâ,
Ne bu şûrîde siyâset, ne bu fâsid da´vâ?

Görmüyor gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz…
Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!

Bunu benden duyunuz, ben ki, evet, Arnavudum…
Başka bir şey diyemem… İşte perişan yurdum! ..

(Babam Fâtih müderrislerinden İpekli Hoca Tâhir Efendi merhumdur ki, benim hem babam, hem hocamdı. Ne biliyorsam kendisinden öğrendim. Şiirin daha iyi anlaşılmasına merhumun da rahmetle anılmasına vesîle olur diye şu hâşiyeyi yazmaya mecbur oldum.)

İlginizi Çekebilir

Ayrılıkları gayrılık kılarken…

Müminler arasında her an fırsat kollayan dehşetli ve sinsi bir tehlikeye: “Nazari ve içtihadi meselelerdeki …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
Paranın geçmediği yer (var mı?)

Bütün dünyayı etkileyecek bir iman inkılâbı için Bediüzzaman'ın seksen yamalı bir şalvardan başka pek az …

Kapat