Tehlikeli, fakat Zarurî

Bunu paylaşınız

Yazar: Mustafa Asım KÜÇÜKAŞCI

Psikoloji; konusu insan olan her ilim gibi, cazip. Fakat insanî ilimlerin ortak zaaflarına o da sahip.

Bu zaaflardan başlıcası subjektiflik, yani indî kanaatlerin, aceleci yorumların bu sahada kendine kolayca zemin bulması. Başlangıçta insanî ilimlerin; bu zaaftan zamanla, ilmin gelişmesiyle kurtulacağı zannedilmiş. Fizik kanunları gibi neticelere ulaşılacağı umulmuş. Fakat hiç de öyle olmamış.

Meselâ, İslâmî ilimler, bilhassa zahirî ilimler sahası; rüyalara karşı mesafelidir. Rüyanın fıkhî bir delil olmayacağı, rüyada Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den rivâyet edilen bir sözün hadis sayılamayacağı, bir kişinin rüyasının, başkalarını bağlamayacağı, rüyaların hak olabileceği gibi, bâtıl, nefsânî ve şeytânî de olabileceği özellikle vurgulanır.

Fakat psikoloji ilminin mühim bir damarı, rüya tabiri üzerinden işler.

Diyebiliriz ki, bir dîne ait, dolayısıyla bir açıdan subjektif olması zarurî olan İslâmî ilimler bile, psikolojiden daha objektif, daha vâzıh ve tutarlıdır.

Psikolojinin bu zaaflarına popülerliğini de katınca, ortaya ciddî problemler çıkıyor. Halkın zihninde, gerçeklerle alâkası olmayan şablonlar oluşabiliyor.

Bu girişi yapmamızın temel sebebi; psikolojinin ortaya koyduklarına, fizik, kimya kanunları muamelesi yapmamızın yanlış olacağını baştan hatırlatmaktır.

Bu açığı aslında hepimiz biliriz. Başı meselâ idareyle dara düşmüş ve uzunca süreli bir rapor almak zorunda kalmış bir kişi varsa, onun psikiyatri bölümüne başvurduğundan emin olabiliriz. Aslında daha ilmî ve fizyolojik, patolojik yönleri de olabilen psikiyatride bile durum böyle olunca; psikoloji, rehberlik ve danışmanlık gibi sahalardaki bulanıklığı tahmin etmek güç değildir. Yine günümüzde, psikolojik tahlillerin siyaset arenasında bile nasıl fütursuzca kullanıldığını, meşhur bir psikiyatrımız geçenlerde sergiledi.

Lâkin bizi asıl ilgilendiren, aileye, eğitime, toplumun hücrelerine yansımaları…

Bu sahadaki problemleri bir dergi yazısı boyutunda özetlemeye çalışalım:

1. Bilgi süzgeci ve ifade ayarları… Basite kaçan çıkarımlar.

Ömer Seyfettin’in «Apandisit» adlı bir hikâyesi vardır. Kiraz çekirdeklerini yutmanın apandisite sebep olacağı bilgisine sahip evhamlı bir kişi, yuttuğu kiraz çekirdeğinin ardından tarifsiz sancılar çekmeye başlar. Tâ ki, bu bilginin yanlış olduğunu, yine kirazları çekirdeğiyle yutan bir doktordan işitene kadar.

Böyledir. Sebebini ister ayna nöronları ile izah edin, ister in’ikâs ve insibâğ ile… Yanınızda kaşıntıdan bahsetseler, kaşınırsınız.

Bazı rahatsızlıklardan da biliyoruz ki, vücudumuz bazı hastalıkların belirtilerini taklit edebiliyor. Bize öyle hissettirebiliyor. Bedenî bir şeyde bile böyle ise, rûhî, hissî meselelerde şaşırmamız ne kadar yüksek bir ihtimaldir.

Bu sebeple psikologlarımız; genellemeye kaçacak, dinleyenlerin kendileriyle mukayese ederek içine düşebilecekleri cümleler kurmamalı.

Mütedeyyin bir radyoda dinlediğim şu cümle meselâ:

“Kendilerinden oldukça büyük yaşta adamlarla flört eden kızların, babalarından ilgi görmeyen kişiler olduğunun tespit edildiği…”

İlginin ölçüsü nedir? Bu sözü dinleyenler, hangi ölçüde babalarından ilgi görüp görmediklerini nasıl ölçebilirler? Babadan ilgi görmemek, bu yanlışı yapmaya otomatik olarak mı sevk eder? Başka hiçbir saik yok mudur? Bu araştırma hangi ülkede, hangi toplumda yapılmıştır?

Kiraz çekirdeği yiyen adamın karın sancısı gibi; “Babamdan ilgi görmedim zaten!” diye nefsânî sancılara tutulanlar olmakta mıdır? Uzmanlar; intihar, suç ve benzeri kötülüklerin, haber sûretinde duyurulmasının bile yayılmaya, bulaşmaya sebep olabildiğini ifade ediyorlar.

Cenâb-ı Hak, kötülüğün alenî bir şekilde ifade edilmesini sevmediğini (en-Nisâ, 148), herhâlde buna da işaret olarak buyuruyor. Reklâmın iyisi kötüsü yok. Nefsimiz pusuda bir mazeret bekliyor. Psikologlar yanlışa mazeret sunuyor gibi ifadeler kullanmamalı. Hele genel kitleye seslenirken, çok daha fazla dikkatli olmalı.

Elbette yukarıdaki «tespit»i ifade edenler, babaları kızlarına ilgi göstermeye teşvik etmek istiyorlar. Yaşanabilecek sıkıntılar konusunda uyarıyorlar. Fakat yan tesirleri unutmamalılar. Çare, yukarıdaki soruların cevabını da yedire yedire eklemek…

Ergenlik, genç kızlık, orta yaş veya yaşlılık… Bunların her birinin yanına birer «kriz», «sendrom» kelimesi getirip, insanları şablonlara itici ifadeler de çok tehlikeli.

Bir tarihte dergimize bir makale gönderilmişti. Yazar;

“Ergenlik çağında çocuk Allâh’ı sorgulayabilir.” yazıyordu. Yazan kişiye sordum:

“–Sen sorguladın mı?”

“–Hayır!” dedi.

Öyleyse niye bir delinin attığı taş için, kırk akıllı delileşiyor?

Bunu okuyan «ergen»i, sorgulayıcılığa biz itmiş olmaz mıyız?

Amerika’nın bilmem ne eyaletindeki, kim bilir hangi lobinin finanse ettiği bir anket mi kanaatlerimizi oluşturmalı? Vesveseli birkaç zihnin yaşamış olabileceği bir hususu niye genelleyelim? Sonra batılı kaynaklarda bu yazıyorsa çok normal; çünkü «teslîs»i, peygamberin tanrının oğlu yerine konmasını akıl her yaşta sorgular.

Hâsılı, psikoloji ilminin muhatabı insan rûhudur, kalbidir, nefsidir. Virüslerle meşgul tabâbet bile, muhatabının uygulanan tedaviye direnç kazanarak, onu yenebildiğini görüyor. İnsan nefsi de, kendisine uygulanan tedaviyi, hastalığının lehine bir silâh olarak kullanabilecek zekâ ve uyum kabiliyetine sahiptir. Bunun göz önünde bulundurulması zarurî…

2. İlmî terimlerin halka mal olması.

Bilgi çöplüğü çağında yaşıyoruz. Her an onlarca televizyon ekranında, sahalarının uzmanları, ilmî ıstılahlarla (terimlerle) dolu konuşmalar yapıyorlar. Halkın algısı bunlardan seçim yapıyor.

Meselâ, yine mütedeyyin bir psikoloğumuz bir yayında diyor ki:

“Bağımlılık tedavi edilemez yahut tedavisi çok zordur.”

Bu cümledeki bağımlılık ile, akşamları bilgisayar oyununa biraz fazla kaptırıp ödevini savsaklayan çocuk hakkında annesinin; “Bu iyice bilgisayar bağımlısı oldu!” cümlesindeki bağımlılık aynı şey mi? Değil.

Depresyona girmek, bunalım geçirmek, stres, panikatak, hastalık hastası, takıntı, kişilik bozukluğu… bütün bunların terim anlamı farklı, halk arasındaki kullanımı farklı…

Bizzat psikologlar, her çocuğa hiperaktif teşhisi konması veya kondurulmasından rahatsızlar. Çünkü vatandaş, hiperaktiviteyi; «yaramaz, çok hareketli» mânâsına indirmiş durumda. Bal gibi her şeye konsantre olabilen çocuklar da; «Ben hiperaktifmişim.» avuntusu hattâ övünmesi içinde… Bu sebeple hicvin diliyle acı acı söylemiştik:

Dert aynıdır ammâ yeni târifler var,
Eşşeklere merkep diye taltifler var.
Bilhassa çocuk terbiyesinden şu yorum:
Artık yaramaz yok, hiperaktifler var…

3. Bilginin müslümanlaşması.

Bilginin İslâmîleştirilmesi, psikoloji sahasına münhasır değil, büsbütün bilgi felsefesini alâkadar eden bir mevzu… Fakat girişte ifade ettiğimiz, subjektifliğinden dolayı bu sahada daha da önemli…

Psikoloji; Freud, Jung, Adler, Rado, Coleman… vb. gayri müslimlerin çalışmaları ekseninde yürüdü. İlmi Çin’den de gelse alalım fakat, bu bilgi insan rûhuna, nefsine dair indî kanaatlerden oluşuyorsa, orada durmak gerek.

Dînimin «günah ve sapıklık» dediğine, o, «nefsin özgürlüğü» diyorsa orada durmak gerek. Nefsin çukurlarında derinlik arayanların peşine düşmek yerine; nefs tezkiyesi, kalp tasfiyesi ve şahsiyet terbiyesini gaye edinen İslâm tasavvufu ve İslâm ahlâkından; her türlü alternatifi, daha doğrusu ve kalitelisiyle bulmamız mümkün.

Meselâ bu bâtıl anlayışlara göre; «duyguları bastırmak» kötüdür. Zihnimizde bir şablon. Peki, Kur’ân ifadeleri olan «öfkeyi yutmak», «nefsin açgözlülüğünden sakınmak», «şeytanın nefsimize süslü gösterdiği pisliklerden uzak durmak», «ihtiyaç duyduğu hâlde başkasını nefsimize tercih…» gibi maddelerde nefsin arzularını bastırmak yok mudur?

Bilginin hidâyete erdirilmesi sahasında güzel çalışmalar var. Ulusal Mâneviyat Psikolojisi Sempozyumu gibi semereler de var. Fakat pisin temizden ayrılması için titiz, dikkatli ve uzun bir çalışma gerek.

Dr. Mustafa MERTER; Nefs Psikolojisi adlı kitabında, maddeyi, insan tenini, nefs-i emmâreyi temel alan psikolojinin; kapitalizm, liberalizm, feminizm, sekülarizm ve ferdiyetçilik gibi, iktisâdî, siyasî ve içtimâî problemlerin doğuşundaki etkisine işaret ediyor.

Bu sebeple liberalizmdeki; “Bırakın yapsınlar…” anlayışı, pedagojide de; “Ergendir, ne yapsa hoşgörülmelidir.” şekline bürünüyor. Suriye’deki katliâmlara dünyanın sessizliğini açıklıyor. Toplumlarının tefessühü karşısında papa ve benzerlerinin acziyetlerini açıklıyor.

4. Faydalı ilme taraftarlık.

Bilgiyi müslümanlaştırmak demek, zaten onu faydalı hâle getirmek demektir. Dünyayı, çarşıyı, okulu, iş yerini ve her birinde yaşayan insanı ıslah etmeye çalışmak demektir.

Fakat ince bir nokta daha var:

Misal olarak, yukarıdaki; «bağımlılığın tedavi edilemezliği» iddiasını ele alalım: Bunu söyleyen kişi tevbe diye bir şeye inanmıyor mu? Câhiliyyenin fazîletler medeniyetine dönüştüğünü unutmuş olmuyor mu? Bişr-i Hafîleri göz ardı etmiş olmuyor mu? Maksat eğitimse, eğitim aldanmaktır. Yüz kişiden doksan dokuzu tevbesini bozsa, sen bir kişiye inanacak ve onun reklâmını ilân edeceksin.

Uzman kişi, bütün olumsuzlukları yutmalı ve bağımlılıktan kurtulmak bal gibi de mümkün demeli. Çok kötü bir çocukluk geçirse de, fazîlet timsali olanları öne çıkarmalı. Güzeli, hayırlıyı, faydalıyı vitrine yerleştirmeli. Bu her tarafından tarafgirlik akan ilimde, o da hayırdan, doğrudan, İslâm’dan taraf olmalı.

Îmânın iradeye, ihsânın karaktere, âhiret inancının kaygıya, namazın strese, bunalıma; haccın içe kapanıklığa, taharet ve benzeri her hususta sünnet ölçülerinin takıntılara (…) şifâ olabileceğini unutmamalı.

Yine unutmamalı;

Saâdet asrının insanlarında çoktu çile…
Ve yoktu ruhta rahatsızlığın misâli bile…

Bugün rahat, çilesiz, lüks içinde insan arar,
Kayıp huzûrunu, beyhûde, ruh tabîbi ile… (Tâlî)

Faydalı ilim vurgusuna bir nükte daha ekleyelim:

Adında rehber geçse de, her ne kadar tabip, hekim vs. olsalar da; kendi iç huzurlarını elde edememiş kimselerin ele talkın vermeleri çok zordur. Hayat koçu, rehber, danışman vs. sıfatlı kişiler; kendilerine âdeta ruhlarını teslim etmiş insanları nereye götürdüklerini düşünmeliler. İnsanın asıl ihtiyacının, bir peygamber vârisi rehberliğinde Hakk’a doğru bir yolculuk olduğunu unutmamalılar.

Bu tehlikeli fakat zarurî ilim, bu köprüyü kurabildiği nisbette muvaffak olur.

Yüzakı Dergisi 

Bunu paylaşınız

İlginizi Çekebilir

Merhamet Müminin Şiârıdır

Yazar: Prof. Dr. Âdem Apak حدثنا محمود بن غيلان حدثنا أبو داود أخبرنا شعبة قال …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Seçme Yazılar
Süt annenin çocuğun karakteri için bir önemi var mı­dır?

Süt Devresinde Verilen Süt, Tabiat ve Karakteri Değiştirir Soru: Süt annenin çocuğun karakteri bir önemi …

Kapat