Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / Toplumların Dağılmasının ve Beldelerin Harab Olmasının Sebebi

Toplumların Dağılmasının ve Beldelerin Harab Olmasının Sebebi

Bir toplumun yaşayış ve hayatları arabaya benzer. Bir arabada birkaç meslekler vardır. Arabanın içinde de pekçok aletler ve edavat vardır. Çok ender şahıslar, sürdüğü arabasının her türlü arızasını ve o arızayı gidermesini bilir. Hal böyle olunca araba sahibi, her bir arızada o anzayı giderecek işinin erbabına müracaat eder. Hayat-ı ictimâiyede de ierdlerin ilk vazifeleri, kendi gücünü harcayıp mutlak bir sürette bir meslek tutmalarıdır. Her ferd tutmuş olduğu meslekte takati nisbetinde enerjisini harcar ve böylece gayretli olursa toplum berhayat olur. Nasıl ki toplumda bir ihtiyac sahibinin ihtiyacının giderilmesi için erbabına müracaat olunuyorsa, her bir toplumun da diğer topluma ihtiyacı vardır. Ferd veya toplum, sınai, zirai ve ticârî her meslek erbabı mesleğinde mümkün mertebede arızanın meydana gelmemesi için ve bilfiil meydana geldikten sonra da engellemek. gidermek yollarına başvurur. Böylece o arıza meydana gelse bile gidermesi kolaylaşır. Ve böylece ferd ve toplum refaha kavuşur. Meslekler ihtiyaclara tekabül ederse aded bakımından hepsinin bir araya getirilip de temsil edilmesi zorlaşır. Burada biz kısaca bir hekimi erbab, tıp ilmini de meslek olarak açıklamakla meselemizi beyan ederiz.

Her bir erbabın kendi mesleğinde üç vazifesi vardır. Muamelat, ahlāt ve toplumun yaşantısı için ölçü üç vazife ile bilinir. Bu üç vazife varsa, erbab emin, yoksa haindir.

a– Hekim her bir mevsimde ne gibi hastalıklar olacağını ve ne gibi sebeblerden hastalığın meydana geleceğini tahmin eder yahud bilir. Burada hekimin vazifesi o mevsimde bilfiil hastalık gelmezden evvel engellerini topluma bildirmesidir. Şayet o hastalık bilfiil ferd veya toplumu yakalamış ise, giderilmesinin çaresine başvurmasıdır. Doktorun erbab olmasına alâmet, bilgi; hizmetçi ve emin olmasına da bilfiil hastalıklara karşı engel olmasıdır.

b– Ferd yahud toplumda hastalık bilfiil vuku bulmuş ise, hekimin, kendisince kurtarma çaresini aramakta muhasebeye çekilmesidir. Muhasebede doktor, kendini hasta yerine koyar; hastayı da kendisinin yerine koyar. Muhasebe tedaviden evvel şarttır. Muhasebe, erbabının kalbine şefkat, fedakârlık ve samimiyeti getirir. Herhangi bir hasta, doktorunda bu üç hasleti görürse ona teslim olur; kalbine de teslim gelir. Hastanın kalbine gelen teslimiyet doktorun doktorluğuna yardımcı olur. Doktorun muhasebesiyle birlikte ameliyatı, hastaya sıhhat olur. Işte sıhhat bundan meydana gelir. Doktorun doktorluğunu teşhir eden, hastanın hastalığı değil, ondan sıhhat bulmasıdır. Muhasebe olmazsa, hasta doktorundan gazab, vefasızlıktan ibaret hıyanet görürse, teslim yerinde kalbine korku ve endişe gelir. Doktorunu kasap şeklinde görür. Hastanın kalbindeki bu korku, doktorun maharet ve tecrübesini iptal eder. Bu sürette en güçlü bir profesör, hastanın böbreği’yahud apandistiyle uğraşmaktayken hiç ummadığı halde hastası kalp kriziyle yahud beyin kanamasıyla gitmiştir. İlmi, mahareti, tedavisi boşa gider. Böyle bir doktor, kendisi hastadır. Bu hal ise şeyhliğe kabiliyetsiz, mürid sahibi olan cambaza; yahud bir ülkeye reis olup küfrünü ilan eden diğer bir şahsa hizmet eden reise benzer.

c– Erbabın en mühim olan vazifesi şudur: Hekim, kendisine olabilecek açlık, fakirlikten ibaret olan cübünden daha ziyade, hastanın ızdırabına ihtimam gösterir. Bu haslet imanın icabıdır. lmanlıdan başkası burada eminliğin manasını idrak edemez. Hatta bu üçüncü haslet, bir devletin ıslah ve ifsadını ilgilendiren bir meseledir. Bir erbab, bir memur, doktor gibi maişet ve geçimini, ihtiyac sahibinden yahud hastadan, hizmetten daha üstün düşündü mü, o devletin yıkılmasına ve o toplumun dağılmasına şübhe kalmaz. Eğer meslek erbabı, ihtiyac sahiblerini ve onlara hizmet etmeyi iaşesinden daha üstün tutarsa, toplumun refah ve hâkimiyetinde şübhe kalmaz. Müşahede edilen müşahhas bir misal: Bir vakit kafesimin kekliği Hazreti Şeyh Abdülhakim Hazretleri’ne mensub bir doktorla Siirt Baykan’a bağlı Kasrik köyüne gidiyorduk. Her nasıl olduysa arabanın direksiyonu kilitlendi; doktor kaplanın zabtından çıkmakla virajda yol alamadı ve uçtu; çamur ve kum sebebiyle derede dört teker üzerinde bulundu. Biz beş kişi kelime-i şahadet getirdik. Bizim ve arabanın zararı, ancak kaptanın ceketinin bir düğmesinin kopması oldu. Arabanın uçmasını gören köyden birkaç kişi geldiler. lçlerinden birisi: “Eyvah bu filan doktorun arabasıdır, keşke benim arabam olsaydı!“ dedi.

Sarhoş gibi: “Benim oğlumun canını kurtaran doktorum nerede?l.” diye.haykırıyor, ağlıyor, titriyor ve bağırıyordu. Kaptan doktor da: “Amca bey ben sağım, hamd olsun birşeyim yoktur.“ diyor, fakat amca heyecan ve doktorun ızdırabından bir türlü doktoru tanıyamıyor, boyna ağlıyordu. Nihayet doktoru tanıdı, sevindi. Biz ona: “Bu gece arabamızı bekleyin, yarın bir vinç getirip arabayı çıkaracağız.” dedik. O ise doktoru kucakladı ve: “Ey ihtiyac sahibinin babası! Ben oğlumu size getirdiğimde param yoktu. Şimdi canım vardır, oğullarım vardır.” dedi ve köye haber saldı. Köyden bir grup genç ip ve zincirleriyle oraya geldiler; arabamızı dereden yola çıkarttılar. Diyeceğimiz şu: Bu doktorun ilgi ve iyiliği bizlere gençleri vinçler yaptı. Acaba iyilik ne idi?

a-Parası olandan hakkından fazla almaması,

b-Parası olmayandan hiç ücret almadığı gibi kendi cebinden ilaç parasını vermesi,

c-Her cuma günü cumadan evvel on kişiyi parasız muayene etmesi,

d-Erkek hastaya erkek yardımcı, kadın hastaya kadın yardımcı tayin etmesi,

e-Fakir, zengin, dost ve garib kimselere fark ve meyli sarf-ı nazar etmekle şefkat ve merhamet etmesi, bariz görülen iyiliklerinden idi.

İşte iyilik böyle yapar. Yukardaki üç vazife, erbabları böylece yükseltir. Bu vazifeye riayet etmeyenlerin de halleri şöyle tasavvur edilir: Doktorun kendi meşrebinin, partisinin, fikrinin dışında veyahud fakir kimseyi gördüğü zaman iltifatsızlığı, bir de maaşını ve geçimini dostundan daha ziyade tutması, ne kötü ve tuhaf bir haldir. Böyle bir meslek erbabı, Türkiye’nin nimetlerinden faydalanıp Rus, Çin ve Amerikalı mütefekkirlere hizmet etmekle vatan ve milletin yokluğunu düşünene benzer. Yahud maaşını mesleğine hizmet etmekten daha üstün tutan kimse, nasılsa ehliyetim vardır, deyip yolda hoşlanmadığı vatandaşını öldüren şoföre benzer. Yahud midesini mesleğinden üstün tutan erbab, kendi mürid ve muhiblerinin dışında olanları sapık görüp tahkir edici şeyh ve hocaya benzer. Yahud da Lenin ve Marks hesabına kardeşlerini öldüren serseri cahillere benzer. Ey deve sürücüsü olan devecil Eğer sen geçimini meslek ve hizmetten üstün tutuyorsan, and olsun sen kendin devesin; çobana ihtiyacın vardır. Zalimsin, kamçıyı hak ettin. Mü’min iaşesini onda iki, mesleğiyle halka hizmeti onda sekiz düşünür. Böyle olan deveci, olmayan devedir. Şah Velîyullah ed-Dehlevî şöyle buyurur:

Bu zamanda pek çok beldelerin harab olmasında iki sebeb vardır.

Birinci sebeb: İlim, sanat, cihad, edebiyat ve herhangi bir mesleği iddia etmek süretiyle devletten fazla maaşı taleb etmekle beldeler harab olur. Devletler böylelerin yüzünden çöker. Bir de âdeti olmak üzere devlet zahid, şair, ediblere, memur, asker ve hizmetçilere maaş verir. Bu mesleklerin erbabları devlet adamlarına müracaat etmekle fazla maaş alırlar. Filhakika onların maksadları meslekleriyle hizmet değil, bilakis maksadları kazanç ve geçim olur. Böyleler bu nankörlükle hizmetin ucunu gösterir, fakat bol maaş alırlar. Nihayet bu haslette olan memurlar işçiler devlete yük olunca devlet fakir olur.

İkincı sebeb: Devlet fuzülî masraf ve israf yüzünden fazla vergiyi millete yükler. Memurların işçilerin maaşını verebilmek için ziraatçıya, tüccara, sanatçıya ağır vergi yükler. Bundan dolayı da yük kaldıramayan millet, bilmecburiye itaati bırakır, isyan etmeye başlar. Samimiyeti bırakır, hıyanet etmeye başlar. Vergiyi kaçırır, zulmeder. Zayıf ve namuslu olanlar da devletten zarar görürler ve zulme uğrarlar. Işte devletleri yıkan, topluma zarar getiren bu iki sebebden başkası değildir. Eğer memurlar kanaat sahibi olur, ihtiyaclarının dışındakine talib olmaz ve devlet ricali de israf ve fuzüli masraftan sakınırlarsa, o devlet berdevâm olur ve millete de refah gelir.

Devlet ve milletin refah ve hâkimiyetinin iki sebebi vardır:

1-Meslek erbabının kendilerine verilen fazla maaştan feragat etmeleridir. Daha doğrusu erbabların, devlet işlerine girmelerinde maaşı sarf-ı nazar etmekle meslekleriyle devlet ve millete hizmet etmek için vazife almalarıdır. Diğer ifadeyle, hizmeti maaştan daha üstün tutmalarıdır.

2-Devletin de, fuzülî masraftan sakınmakla ihtiyac kadar vergi alması ve gelirlerini muhafaza etmesidir. Ey ehli zaman! Malı pây-mâl etmekten sakının, dıkkat edin. [Huccetulullah-ul Baliğa c1,s.45; Nesayih-i Padişah, Mebhas-ı Sultan.Bu eser el yazmadır.Tab’ edilmemiş, yazarını tesbit edemedim.]

Rahmân’ın kulları kimdir? diye Cüneyd-i Bağdâdî’den sordular; 0 da: “Rahmân’ın kulları nefslerini kötülüklerden temizlemiş ve aşağıdaki hasletlerde ruhu tasfiye edenlerdir:

Onların lezzetleri ancak Allah’a boyun eğmeleridir.

Fakr ve acz onların kerametleridir. Dünya lezzetlerini terk etmekle, ihtiyaclarını yalnız Allah’a arz etmeleridir. Allah’la alış verişleri var, O’na ”itimad” ederler.

Zahireleri takvadır, ancak Allah’a dayanırlar, O’na tevekkül ederler.

Giyimleri güzel ahlak, yemeleri açlık, cömertlik de sanatlarıdır. Rehberleri ilim, reisleri sabır, binekleri hidayet, konuşmaları da Kur’an’dır. Ziynetleri şükür, himmetleri zikir, istirahatleri rıza, servetleri kanaat, kazançları ibadet, gömlekleri utanç, prensipleri Allah korkusudur. İbretleri gündüzde, tefekkürleri gecede olur. Kılıçları hikmet, koruyucuları hakîkat, kanunları edeb, Allah’ın Cemâli’ ni görmek maksadları olan kimseler, Rahmân’ın kullarıdır.”

Ismail Çetin – Insan ve Vazifesi, syf.163-166
ilimcephesi.com

İlginizi Çekebilir

Mevlidin Dindeki Yeri ve Osmanlıda Mevlid Bayramı

Mevlidin Dindeki Yeri

Mevlid okumanın/okutmanın asıl amacı, Efendimiz'in dünyayı şereflendirmesinden ötürü duyulan sevinci ortaya koymaktır. Kainatın, yaratılmasından kıyamete kadar geçirdiği/geçireceği en önemli zaman dilimi olan bu günden ötürü sevinç duymanın ve bunu meşru bir yolla ortaya koymanın dinen bir sakıncası bulunmamaktadır.

Öyle zannediyoruz ki insanlık tarihinin hiç bir döneminde, günümüzde olduğu kadar kavram kargaşasına rastlanmamıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Makaleler
Oruç Tutmanın 17 Faydası

Mü’minler olarak kulluğumuza çekidüzen vermek adına hasretle ve iştiyakla beklediğimiz Ramazan ayında bizlere farz kılınan …

Kapat