Ana Sayfa / Yazarlar / Transkiritik: Bedîüzzaman ve Marks – II

Transkiritik: Bedîüzzaman ve Marks – II

Kendiliğindenlik ve rastlantı

Bediüzzaman eski yunan felsefesini gözden geçirmiş ve onun hakkındaki kanaatlarını ortaya Muhakemat isimli eserinde koymuştur. O Antik dönem felsefesinin çok hurafe ve saçmalıkla dolu olduğunu belirtir. Marx ile onun felsefeye bakış açısı farklıdır. Hatta birbirinin aksidir. Marx sisteminin üç ayağından birini evreni ve insanı bir gayeye bağlayan i n a y e t görüşü aksine dinden ve gayeden bağımsız görmek istediği için Epiküros üzerine doktora tezi yapmıştır. Daha sonraki siyasi ve ekonomik doktrinini bunlar üzerine kurmuştur. Bediüzzaman ise Marx’ın doktora tezinin tam aksini iddia etmiş, üç bin yıldır münakaşa edilen zerre, atom bahsini eserlerinin ve temalarının en öncelikli yerine koymuş, eserlerinde birçok yerde değişik yönlerden ve perspektiflerden atom bahsini gündemde tutmuştur. Bediüzzaman da düşüncesinin e n ö n e m l i  a y a ğ ı yaratılışı bir hikmet ve gaye etrafında organize etmek üzerine kurmuştur. Biri yıkmak için en ideal yıkılması gereken noktayı göstermiş, diğeri yapmak için yıkılmak istenen nokta üzerinde durmuştur. Bu yüzden Bediüzzaman ve Marx felsefe, teoloji, din tarihinde b i r b i r i n e  a n t i t e z durumunda iki kişidir.

Marx’ın doktora tezi kitabın genelinde Marx’sın âlemi anlamlandırmayan bir döngü olarak görmesidir. Sistemin inşası nasıl olduğu konusunda, parçalarının nasıl bir araya gelerek böyle harika bir birlikteliği, vahdeti meydana getirdiği konusu kapalıdır, filozof oralarda hiç durmaz. “Varoluş, gelişme ve yok olmanın her insanca şeyin ona bağlı olduğu, geçilmesi gereken şaşmaz döngü olması sıradan bir hakikattir.” (Karl Marx, DEDFA,s 16) Niçe de aynı kanattadır, Marx‘la. Bu iddia Bediüzzaman’ın düşüncesinde çok yerde örneklerle çürütülür. M ar k s Filozof, d üş ü n m e k t e n  k o r k a r . “Varoluş, gelişme ve yokuluş, her şeyin içine yerleştirilebildiği, ama onlarla hiçbir şeyin kavranamadığı, son derece genel, son derece bulanık tasarımlardır.“ (aynı eser s 16) Bu cümlede sayfalara sığmayacak zıt yorumlar vardır, filozof cümlede farklı düşüncelerin, birbirine zıt değerlendirmelerin içindedir. Filozof ne nesnelere , ne de  y e r l e ş t i r i l m e l e r i  ne de tasarımı konusunda sağlıklı düşünmez. T a s a r ı m olduğunu kabullenir, bir şeyin tasarlanması farklı cüzlerin bir araya gelmesi ile olur. En basit dörtgen bir kutu bile önceden tasarlanıp, daha sonra biçimlendirilir. Varoluş ve gelişme filozofa göre tasarımdır, tasarım varsa tasarımın bir tasarlayanı olur, hiçbir şey tasarımdan sonra alınacak faydalı biçimi kendi tasarlayamaz. Dörtgen kutu gibi. Alemin varoluşunu, gelişmesini tasarım olarak kabul eder, ama bulanık der. Ama varoluş ve gelişme var da neden yokoluş ile bitsin her şey, sorgulayan zeka bunu düşünmez. Herşeyin içine yerleştirildiği diyor, yerleştirmek bir mantık işidir, varlığın içine yerleştirilen sonsuz sayıdaki nesnelerin her biri yerli yerindedir. Yerinde olmayan bir yerleştirme düzeni bozar. Filozof yerleştirmeyi, tasarımı kabul eder ama yerleştirme fiilinin, tasarım işinin nasıl olduğu konusunda bir yorum yapmaz, veya yapamaz. O verilmiş bir kararı uygular gibidir.

Bediüzzaman tasarım konusunu çok yönlü olarak ele alır. Hayvanların, insanın, bitkilerin, evrenin tasarımlarını ayrı ayrı ve birlikte işler. Bal arısının tasarımı konusunda bir tasvirle biçimlendirmeye dikkat çeker. “Evet balarısı fıtratca ve vazifece öyle bir kudret mucizesidir ki koca Nahl suresi onun ismi ile isimlendirilmiş. Çünkü o küçücük bal makinesinin zerrecik başında , onun ehemmiyetli vazifesinin mükemmel programını yazmak ve küçücük karnında taamların en tatlısını koymak ve pişirmek ve süngücüğünde canlı hayatlı azaları tahrip etmek ve öldürmek hasiyetinde bulunan zehirli o uzuvcuğuna ve cismine zarar vermeden yerleştirmek, nihayet dikkat ve ilim ile olduğundan, şuursuz, intizamsız, mizansız olan tabiat ve tesadüf gibi şeyler elbette müdahale edemezler ve karışamazlar. İşte bu üç cihetle mucizeli bu ilahi sanatın ve bu Rabbani fiilin, işin zemin yüzünde hadsiz arılarda, aynı hikmetle, aynı dikkatle, aynı mizanda, aynı anda, aynı tarzda ortaya çıkması ve ihatası, her tarafta meydana gelmesi, açık bir şekilde vahdeti, birliği isbat eder.“ (Şualar, s 152)

Bal arısının vücuduna farklı ve zıt şeylerin yerleştirilmesi bir tasarımdır. Ürettiği bala göre vücudun biçimlendirilmesi bir tasarımdır. Kainatla, dünya ile ilişki içinde işini yapması bir tasarımdır. İnsanın bedenine uygun bir bal üretimi tasarımdır. Bunlar tek tek tasarım olduğu gibi birlikte de genel bir tasarımdırlar. Marx bunlara “son derece bulanık tasarımlardır” der. Bunların neresi bulanıktır, neresinde bulanıklık vardır. O bulanık der, Bediüzzaman ise sarahat, bedahet, apaçıklık der. Varlığın tek tek birlik içinde tasarımına Saint August vahdet der, Bediüzzaman da İkinci Şua isimli eserinde bunu vahdet ve tevhide bağlar, uzun uzun örnekler verir. Marks ise vahdet ve tevhid, inayeti reddetmez düşünemez. 

Bediüzzaman’ın Marx’ın b u l a n ı k (Bulantı romanı ile) bulduğu kavramı çok geniş bir boyutta ve derinlikli olarak izah ettiğini görmekteyiz. Nasıl böyle düşündükleri konusunda Tabiat Risalesi’nde fikirleri vardır. Tasarım konusunda onu buraya al
Tasarımda eş zamanlılık üzerinde durur. “mevcudatın ve bilhassa nebatat ve hayvanatın mutlak bir sürat, hızlılık, içinde mutlak bir çokluk ve mutlak bir intizam ile mutlak bir kolaylık içinde gayet sanat güzelliği ve meharet ve ittikan, birbirini düzenli takib eden, ve intizam ile ve mutlak bir bolluk ve mutlak bir iç içelik, içinde gayet kıymettarlık ve tam imtiyaz ile icadlarıdır.” (Şualar s 153) Burada tasarımın on bir değişik yönünü bir arada ifade eder. Hızlılık, çokluk, intizam, kolaylık, güzellik, meharet, ittikan, bolluk, iç içelik, kıymettarlık, imtiyaz. Yani tasarlanan şey hem süratli, hem çok, hem kolay, hem güzel, hem ustalıklı, hem birbirinin düzenini bozmayan bir biçimde, bolca, iç içe, kıymettar ve birbirinden farklı bir şekilde tasarlanarak icad edilmesi. On bir fiil, iş aynı anda hiçbiri eksik olmadan varlığı icad ediyor ve biçimlendiriyor. Bu kadar derin düşünür. Marks ile İbni Sina düşünememekde akıllarını çalıştırımama da bazen birlikte hareket ederler. Marks da İbni Sina’nın fikirlerinden etkilenmiş, Haşir karşısında onun gibi aklın çaresiz kaldığını söyler. Marks onun akıl konusundaki fikrini çağımıza taşımış, Bediüzzaman ise haşri akli bir hale getirmiştir Onuncu Söz isimli eserinde. Marx’ın bulanık dediği tasarıma nasıl bir dikkat ile bakmış Bediüzzaman.

Marx’ın doktora tezinin büyük bir kısmı Demokritos ile Epikürus’un fikirlerinin farklı ve aynı noktalarını belirtmektir. Varlığı atomların Bediüzzaman’ın terminolojisi ile zerrelerin yaptığı kanaatine sahiptir bu iki kadim filozof. Marx, Epiküros’un atom konusundaki fikirlerini nakleder. “Epikürus atomlar için boşlukta üçlü devinim kabul ediyor. Biri düz çizgideki düşme devinimi, öteki atomun düz çizgiden ayrılmasıyla oluşuyor. Üçüncü de pek çok atomun itmesi ile. İlk ve sonuncu devinim kabülü Demokritos ile Epiküros’da ortak; atomda düz çizgiden sapma Epiküros’u Demokritos’u ayıran yan.” (Marx, D E D F A, s 63)

Varlığın meydana gelişini atomun bu üçlü hareketinin oluşturduğunu söylemek ister iki filozof. Onlara Çiçeron itiraz eder. Marx Çiçeron’un itirazını anlatırken önceki iki filozofun fikrini söyler. Çiçeron yorumları alaya alır, mantıksız bulur. Böyle saçma hareketlerle varlıklar oluşamaz demek ister. “Özellikle Çiçero, konuya değindiğinde hiç de yaratıcı değil. Söylediklerinden biri de şu; Epiküros’un iddiasına göre atomlar ağırlıkları yüzünden düz çizgi halinde aşağı düşüyormuş, bu devinim, hareket, cisimlerin doğal devinimiymiş. Ne ki hepsi yukarıdan ayağı düşerse bir atomun ötekiyle karşılaşmasının hiçbir zaman olanaklı olmayacağı aklına geliveriyor ve bu nedenle bir çare uydurup atomun çok az saptığını söylüyor. Oysa bu hiç olanaklı değil. Böylece “atomların birbirleriyle karşılaşmaları, birleşmeleri, birbirlerine yapışmaları ve bunlardan da dünya, dünyanın içindeki bütün parçalar oluşuyormuş. Bütün bunların çocukca kurgulanmış olması bir yana, Epiküros varmak istediği yere bile varamıyor.” (Aynı eser s 64)

Bediüzzaman bu büyük gibi görünen filozofların boğulduğu atom konusuna özel olarak bir eser telif etmiştir. Z e r r e Risalesi, diğer adı ile Atom risalesi. Bu üç bin yıllık sorunu çözümler. Çünkü atomların tesadüfi raslantısal hareketlerle varlığı meydana getirmesine inanıldığı takdirde Allah’ın varlığı ve ona bağlı olarak bütün varlığın ve sorumluluğun olmadığı kanaati kabullenilmiş olacaktır. Bu da materyalist blokun hedefidir. Bütün her şeyin üzerine durduğu bir noktadır atom, o inkar tarafına geçerse her şey abes, bu tarafa gelince her şey hikmetli ve gayeli. Bediüzzaman’ın bu eserinin tamamı materyalistleri ve tabiatçıları, yani natüralistleri hedef alır. Bizzat onlara dönük konuşur. Çiçeron “çocukca kurgulanmış” der. Bediüzzaman “tesadüf oyuncağı ve karışık, manasız bir hareket değildir” der. (Sözler s 742)
“Zerrelerin tahavvülü, değişimi, halden hale girişi, Ezeli Nakkaşın, her nakşı yerli yerine koyanın kudret kaleminin , kainat kıtabında yazdığı tekvinî ayatların, vücutları ilahi varlığa delil olan varlıkların hengâmındaki, zamanındaki ihtizazatı, titremesi ve cevelanıdır, hareketidir”. (Sözler s 742)

Bir özneden hareket etmez Marks veya etmeyen fikri kabullenir. Bir küllî aklın tasarımcının faaliyetini kabul etmez, kendine verir. Bediüzzaman yapanı N a k k a ş ‘a benzetir, nakkaş bir nakşı uzun geometrik ve matematik hesaplar üzerine yapar, Nakkaş kelimesi Marks’a cevaptır. Eşyanın tasarım ve biçimlendirilmesi konusunda.

Bediüzzaman kainatı bir kitap gibi görür, bütün ilahi dinler ve idealist filozoflar gibi. Kainat kitab olunca her canlı o kitaba yazılmış, harika nakışlardan oluşur, zerrelerin, atomların hareketi de o nakışları yazan kalemin hareketidir, yoksa tesadüfi, gayesiz değildir. Marx’ın gayesine en uygun bulduğu üçbin yıllık ihtilaflı konuyu 1840 taşıması raslantı değildir. Bediüzzaman’ın da materyalistlerin tarihi maddecilerin pirine karşı bu sözü bilerek sarfetmesi de raslantı değildir. Bediüzzaman için ne dersen de, din adamı, fizikçi, filozof.. hepsini hakeden bir kuşatıcı perspektif sahibi. Çünkü bu konu fiziğin konusudur, Bediüzzaman fizik ile felsefeyi ve dini bir arada götürür. Bediüzzaman ile Marx’ın fikirleri saz şairlerinin atışmalarına benziyor, o kadar birbirini takib eden bir cevaplaşma var ki sanki ikisi de aynı yerde aynı zamanda fikir ve felsefe üretmişler gibi. Halbuki Marx 1883’de ölür, Bediüzzaman ise 1876 da doğar, o öldüğünde Bediüzzaman 7 yaşındadır. Onlar dünyayı karıştırıp gittikten sonra Bediüzzaman gelmiştir. Bediüzzaman’ın eserleri bir yerde batı felsefesinin de faydalı olan kısmının tarihi gibidir de denebilir. Çünkü felsefe tarihinin bütün çıkmazlarını açan onlara makul izahlar getiren odur.

Bediüzzaman hem bizim tarihimizin hem felsefe tarihinin, hem hristiyanlık tarihinin, hem İslam tarihinin, hem sanat tarihinin daha birçok tarihin kırılma noktasında değişimin tam yapılması gerektiği bir zamanda gelmiştir veya gönderilmiştir. O büyük bir müdafaacı ve eleştirmen, yeni bir dünya ve düşünce düzeni kurmaya gelmiştir.

Çiçero, Epiküros’u yine eleştirir. “Epiküros atomlar kendi ağırlığı yüzünden aşağı düşüyorlarsa, oların hareketi belli ve zorunlu olacağı için, hiçbir şeyin bize bağlı olmayacağını düşündüğünden ötürü, zorunluluğa karşı çıkma yani Demokritos’a karşı çıkma yolunu buldu. Atom ağırlıktan ötürü yukarıdan aşağıya düşse bile birazcık saptığını söylüyordu. Bunu eklemesi onun istediği şeyi savunamamasından dolayı utanç verici” (aynı eser s. 64)

Bediüzzaman zerrelerin hareketinin Epiküros ve Demokritos’un iddia ettiği gibi bir tesadüf değil, önceden belirlenen bir tasarıma göre olduğunu belirtir. “Evet zerrenin tahavvülü gayb aleminden olan her şeyin geçmiş aslında ve gelecek neslindeki intizamata medar ve ilim ve emr-i ilahinin bir ünvanı olan İmam-ı Mübin (tasarım dairesi, tasarlayan)in düsturları ve imlası tahtında ve hazır zamandan şahadet aleminden teşkil ve eşyanın icadında tasarrufa medar ve kudret ve ilahi iradenin bir ünvanı olan Kitab-ı Mübinden (biçimlendirme ve yaratma dairesi, tasarıma göre şekil veren) istinsah ile çoğaltma ile seyyal zamanın hakikatı ve misali sahifesi olan levh-i mahv, isbatta (yazar bozar tahtasında) kudretin kelimelerini yazmak ve çizmekten gelen harekattır ve manidar ihtizazattır, titremedir. (Sözler s 744) Epiküros önceden tasarlanan, planlanan bir plana göre zerrenin hareket ettiğini söylemez, aşağı yukarı, bir çizgi üzerinde hareket der, ordan öteye gidemez ve geçemez. Halbuki varlık birbiri içinde birbirini tamamlayan, birindeki yanlışın diğerini ve tamamını bozacak bir yapıdadır. Bir zerrenin hareketi o genel ve özel planın ve o plan üzerine yaratmanın ve biçimlendirmenin dışında olamaz. Özetle Bediüzzaman zerrelerin, atomların bir ilahi ilmin çizgisi ve planı dairesinde tasarım dairesinde tasarlanıp daha sonra Allah’ın kudreti, iradesi ile o tasarım doğrultusunda vücut giydiklerini, Yeryüzü tahtasına tasarım ve kudretin birlikteliği ile varlığın yazıldığını söyler.

Gerek Epikuros gerekse diğer natüralist ve ateist filozoflar ve Marx maddenin hareketini düşme ve sapmasının hangi yönde olması gerektiği ve gerekeceği konusunda yorumlar yaparlar, gerek sapmanın gerek düşmenin nedenleri, bir araya gelmelerini sağlayan faydaya göre biçimlenmelerini konuşmazlar. “Epikürus atom sapmasını, bir kez çarpmayı bir kez de özgürlüğü açıklamak için kullanıyormuş. Oysa atomlar sapma olmaksızın karşılaşmıyorlar. Böylece özgürlüğü temellendirmek için sapma gereksiz oluyor. Dediğim şu; Atomların düz çizgiden sapma nedenleri, Çiçero ve Bayle’inkinde olduğu gibi yüzeysel ve bağlamından bağımsız anlaşılırsa bu çelişki ortaya çıkar.” (aynı eser s 66)
Bu atomun hareketi fizik konusu filozofların elinde karmaşaya dönüşür. Hareketin bir yöneticisi ve bir tasarımcısı olmazsa, o dedi bu dedi türü bir münakaşaya gider.

Bediüzzaman atomun zerrenin hareketini her şeyde olduğu gibi tasarımda ilim , daha sonra canlıları bir araya getirmede hem ilim hem ilmin denetiminde kudrete bağlar. Zerreler başıboş hareket eden varlıklar değil memurdurlar, kendilerine verilen görevleri yerine getirirler. “Herbir zerre, atom eğer ilahi memur olmazsa ve O’nun izni ve tasarrufuyla hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse, o vakit her bir zerrenin, atomun nihayetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, her şeyi görür bir gözü, her şeye bakar bir yüzü, her şeye geçer bir sözü bulunmak lazım gelir. Çünkü anasırın her bir zerresi, elementlerin her bir atomu, her bir zihayat cisimde, canlı varlıkta muntazaman işler veya işleyebilir. Eşyanın intizamatı ve şekillenmesini idare eden kanunlar birbirine muhaliftir. Her canlının atomlardan bir araya getirilme kanunları farklıdır. Onların nizamatı bilinmezse işlenilmez, işlenilse de yanlışsız yapılmaz. Halbuki yanlışsız yapılıyor. Öyle ise o hizmet eden zerreler, ya bir her şeyi kuşatan ilim sahibinin izin ve emriyle ve ilim ve iradesiyle işliyorlar, veyahut kendilerinde öyle bir muhit ilim ve kudret bulunmak lazım gelir.“ (Sözler s 745)

Bu fizik-din-felsefe karışımı bahis Bediüzzaman’ın elinde ne kadar makul bir yapı kazanır. Her zerre bir memurdur, Allah’ın memuru. Memur gibi o da ancak izinle hareket eder iş yapar. Her attığı adım ilim ve önceden belirlenmiş bir tasarıma göre biçimlenir. O zerre tasarımın ilmi, biçimlendirmenin kuvveti ile hareket etmezse her şeyle alakadar olarak biçimlendiği için , bütün varlıkların bünyesine göre şekillenmesi için bütün varlıkların fizyolojisini, iç ve dış yapısını, fiziğini , ruhi yapısını, onu biçimlendiren dış nedenleri, güneşi, ayı, elementleri, suyu, ateşi , havayı, toprağı birçok sayısız şeyi kendi hizmetine verecek onları görecek bir ilmi, kudreti gözü olması gerekir, ancak işini yapabilsin. Bediüzzaman her canlılın fizyolojisinin farklı olduğunu söyler” eşyanın intizamatı ve kavanin-i teşekkülatı birbirine muhaliftir” Zerre bütün varlıkların bu farklı yapılarını nereden bilsin de ona göre hareket etsin. İşte Marx ve kadim filozoflar ve işte Bediüzzaman.

Bediüzzaman daha sonra nisbeten teorik olan meseleyi örneklemeye gider. “Evet havanın her bir zerresi, atomu, her bir zihayatın, canlının cismine, her bir çiçeğin her bir meyvesine, her bir yaprağın binasına girip işleyebilir. Halbuki onların teşkilatları ayrı ayrı tarzdadır, başka başka nizamatı var. Bir incir meyvesinin fabrikası faraza çuha makinası gibi olsa, bir nar meyvesinin fabrikası da şeker makinası gibi olacaktır. Ve hakeza, o binaların ve cisimlerin programları birbirinden başkadır. Şimdi şu hava zerresi bütün onlara girer veya girebilir ve gayet hakimane ve üstadane yanlışsız olarak izler, vaziyetler alır. Vazifesi bittikten sonra kalkar gider.
İşte müteharrik, hareketli havanın müteharrik hareketli zerresi ya nebatata ve hayvanata, hatta meyvelerine ve çiçeklerine giydirilen suretlerin, miktarların teşkilatını, biçimini bilmesi lazım geldiği, veyahut onlar bir bilenin emir ve iradesiyle memur olması lazım geldiği gibi; sakin toprak sakin olan her bir zerresi bütün çiçekli nebatatın ve meyvedar ağaçların tohumlarına medar ve menşe olmak kabil olduğundan hangi tohum gelse ve o zerrede yani misliyet itibariyle bir zerre hükmünde olan bir avuç toprakta kendine mahsus bir fabrika ve bütün levazımatına, onun için gerekli olanlara, teşkilatına lazım bütün cihazatı bulunduğundan o zerrede, o zerrenin kulubeciği olan o bir avuç toprakta, eşcar ve nebatat ve çiçekler ve meyveler envaı adedince muntazam manevi makine ve fabrikaları bulunması, veyahut mucizekar, mucizeler yapan, her şeyi hiçten icad eder ve her şeyin her şeyini ve her cihetini bilir bir ilim ve kudret bulunması lazımdır, veyahut bir Mutlak Kadir, külli şeyi bilen bir alimin izni ve emriyle , havl ve kuvvetiyle o vazifeler gördürülür.“ (Sözler, s. 746)

Havanın ve toprağın atomlarının varlıkların bünyesine girmesi onların fizyolojik kanunlarına göre şekillenmesi ve kendinin de bütün varlığın mahiyetlerine girecek bir plastik yapıda olması ancak her şeyi içine alan bir ilim ve kuvvet ile olabilir. Yoksa o cansız, ilimsiz zerre varlığı inşa edemez.
Örneği daha da netleştirir bu sefer kör, acemi ve adi bir adamı, yerinden kalkamayan aciz bir insanı örnek verir. Bu özellikte olan insanların iş yapamayacağını, bu özellikteki insan ile atom arasında empati kurar öyle konuşur.“ Evet nasıl ki bir acemi, ham, ami, adi, hem kör bir adam Avrupa’ya gitse, bütün fabrikalara, destgâhlara girse, üstadane tam bir intizamla , her bir sanatta her bir binada işler, öyle eserler yapar ki nihayet derecede hikmetli, sanatlı herkesi hayrette bırakıyor. Zerre miktar şuuru olan bilir ki o adam kendi başıyla işlemiyor, belki bir külli, her şeyi içine alan, her şeyi bilen bir üstad ona ders verir, işlettirir.

Hem nasıl ki bir kör, âciz, yerinden kalkamıyor, basit bir kulubeciğinde oturmuş bir adam bulunuyor. Halbuki o kulubeciğe bir dirhem gibi küçük bir taş kemik ve pamuk gibi bir birer madde veriliyor. Halbuki o kulübecikten batmanlarla lezzetli taamlar çıkıp gelse, zerre miktar aklı olan demeyecek mi ki “o adam gayet mucizekâr, şaşırtıcı işler yapan bir zatın mucizelerinin kaynağı olan fabrikasının bir mandalı veyahut miskin bir kapıcısıdır.”? (Sözler s 746)

Bir alay feylesof ve onların düşüncesine yüzyıllar sonra işlerlik kazandırmaya çalışan materyalizmin babası Marx sadece zerrenin, atomun biri iki hareketini tartışırken, Bediüzzaman konuya ne kadar geniş bir perspektiften bakar, görülmektedir.
Marx’sın doktora tezinde Epiküros ve Çiçero zerrenin, atomun hareketlerini münakaşa ederken Çiçero atoma bir görev verilmesi gerektiğini düşünür, Epiküros’u eleştirir. Bir derece tevhide, atomun ancak yönetilmesi gerektiğine yaklaşır. Marx yorumları idare ederken Çiçero’nun tevhide yaklaşmasına rahatsız olur. Tarafsız değil, yönlü yönlendirme yapar. “Lucretius haklı olarak sapmanın yazgı zincirlerini kopardığını ileri sürer ve hemen sonra bilinç için kullandığı gibi, atom hakkında şu söylenebilir, sapma atomun göğsündeki savaşabilen ve karşı çıkabilen bir şeydir. Oysa Çiçero o bunu ne adına uydurduysa ona bile ulaşamıyor, çünkü bütün atomlar sapsa hiçbir zaman kimileri kaynaşamaz ya da kimileri sapıp kimileri devinimlerini sürdüremez. Yani atomlara hangisinin düz, hangisinin eğri çizgide devinmesi, gerektiği konusunda başlangıçta belli görevler verilmesi gerekirdi.“ (Karl Marx, DEDFA, s 68)

Epiküros balık küvetindeki balıkların koşuşmaları gibi görür atomların hareketini, Marx da onu kabullenir. Bediüzzaman ise onların her birinin birer memur olarak Allah’ın ilmi ve kuvveti ile onun izni ile mahlukatı meydana getirdiklerini söyler. Çünkü böyle tesadüfi ve hangi yöne hareket ettiği dahi belli olmayan kapalı hareketlerden bu harika canlılar oluşamaz. “Aynen öyle de havanın zerreleri, atomları her biri birer Samedani mektuplar, okunması gerekli ilahi mektuplar, Rabbin özenle terbiye ederek ortaya çıkardığı antika sanatlar, birer kudret mucizesi, birer hikmet harikası olan nebatat ve ağaçlar, eşcar, ezhar, çiçekler, esmar meyvelerdeki hareket ve hidematları bir Celal sahibi hikmetli Sanatkârın, bir Cemal sahibi ikram edici yaratıcının emir ve iradesiyle hareket ettiğini ve toprağın zerreleri dahi her biri birer ayrı makine ve destgâh, birer ayrı matbaa, birer ayrı hazine, birer ayrı antika ve Celal sahibi bir sanatkarın esmasını, isimlerini ilan eden birer ayrı ilanname ve kemalatını söyleyen birer ayrı kaside hükmünde olan o tuhumcuklarının, o çekirdeklerinin sümbüllerine, ağaçlarına menşe ve madar olmaları “emrikünfeyekün” ol emrine mâlik, sahip, her şey emrine koşan bir celal sahibi Sanatçının emriyle, iradesiyle, buyurmasıyla, kuvvetiyle olması, iki kere iki dört eder gibi katidir. Amenna“ (Sözler s 747)

Bediüzzaman cümlede sâni, cemal, makine, destgâh, matbaa, kaside ilanname kelimelerini kullanmış. Canlıların yaratılmanın ötesinde sanatlı canlılar olduğunu, estetik anlamda güzel olduklarını, bir makine hassasiyetinde çalıştıklarını, bir tezgah dikkatinde üretildiklerini, bir matbaa dikkatiyle ortaya çıkarıldıklarını, bir kaside kadar düşünülerek düzenlendiklerini söylemiş olmakla tesadüflerin bu kadar çok yönlü özenle meydana çıkarılan canlıları yapamayacağını özellikle vurgular.

Zerrenin, atomun hareketi konusu fizik konusudur, atom konusunda ilk konuşanlar antik dönemin fizikci filozoflarıdır. Bunlar Epiküros, Çiçeron, Demokritos ve benzerleridir. Bediüzzaman üç noktada meseleyi ayrıntılı ve derinlikli olarak, çözmüştür. Bütün atomculara, filizoflara, fizik felsefecilerine hitap eden bir eserdir. Birinci noktada iki mebhas vardır. İkinci mebhas da dört bölümdür. İkinci Mebhas da atomun hareketi konusu ele alınmıştır. Daha önce gördüğümüz gibi Marx ve ilgi duyduğu filozoflar hareketin varlığını kabul ederler ama, ne yöne olduğunu tartışırlar. Fakat bu tartışma sonucu belli olmayan bir kargaşadır. Bediüzzaman bahsi tanıtırken hareketin hikmet ve vazifelerini söz konusu ettiğini söyler. (Sözler, s 747) Hareket fiziğin konusu olduğu için bahis fizikidir. Bu kargaşayı Demokritos’un fikirlerini naklederken Marx anlatır. “Demokritos ne diyor? Tözler sayıca sonsuz, bölünemez hem de farklı . Ayrıca nitelikten ve etkilenimlerden bağımsızlar. Boşlukta oradan oraya savruluyorlar, ne zaman ki birbirleriye yaklaşıyorlar, çarpışıyorlar ya da kenetleniyorlar oluşan şeylerden biri su, biri ateş, biri bitki, başka biri de insan olarak görünüyor.“ (Karl Marx, Doktora Tezi s 41) Oluşumu varlıkların inşasını, vücuda gelmesini izah ediyor her iki filozof. Bu idealsiz ve hesapsız fiillerden dört unsur ve insan oluşuyor.

Bediüzzaman’in İkinci Mebhas’daki giriş cümlesi tam bu üstteki yorum için söylenmiş. Bediüzzaman bizzat Maddiyun yani materyalistler diyerek onlara hitap eder. Yukardaki hareketteki kargaşadan mahlukatın doğmasını eleştirir. “Evet akılları gözlerine sukut etmiş maddiyunların hikmetsiz hikmetleri, abesiyet esasına istinad eden felsefeleri nazarında tesadüfle bağlı olan zerrâtın tahavvülâtını bütün düsturlarına üssülesas, esasların en üstünde tutup, Allah’ın sanatlarına masdar, yaratılış noktası göstermişler. Nihayetsiz hikmetlerle müzeyyen süslenmiş masnuatı, sanatlı canlıları, hikmetsiz, manasız, karma karışık bir şeye isnad etmeleri dayandırmaları ne kadar aklın hilâfına, akla zıt olduğunu zerre miktar şuuru bulunan bilir.“ (Sözler s. 747)

Hareketi organize eden biri yok, hareketten varlığın doğmasını eleştirir. Zerrelerin tesadüfi hareketinden nasıl bu canlılar oluşur. Tesadüf kelimesini karşılığı rastlantı kelimesidir. Bakın burada iki filozofun iddialarını nakleden Marx’a bakalım. Marx Papaz Dionysios’un  t ü m e l  ve  t a n r ı s a l ol a n  bi r  m an t ı k l a zerrelerin oluştuğunu söylemesini boş bir çıkarsama olarak görür. Devamında diğer iki filozofun yorumunu nakleder, onları kendi aklına daha yakın bulduğu için bir şey söylemez. “Burada bir yanda Hristiyan papazı Dionysios’un boş bir çıkarsamasını görüyoruz, bir yanda da tümel ve tanrısal olanın başladığı yerde Demokritos’un zorunluluk kavramı, raslantıdan farklı olmaktan çıkıyor. Demokritos z o r un l u ğ u , Epiküros ise r a s l a n t ı y ı kullanıyor.” (Karl Marx, Doktora Tezi, s 33)

Bediüzzaman “abesiyet esasına istinad eden felsefeleri nazarında tesadüfe bağlı olan zerratın tahavvülâtını” derken bu yorumları eleştirir. Bediüzzaman‘ın bu metinleri üç bin yıldır münakaşa edilen bu bahsi çözümleyen değerini belirlemekten âciz olduğumuz değerlendirmelerdir. O ne yaptığını bilir, bu yüzden şöyle konuşur.” İşittim ki, diyorlar: “Said elli bin nefer kuvvetindedir; onun için serbest bırakmıyoruz.’

Ben de derim ki: Ey bedbaht ehl-i dünya! Bütün kuvvetinizle dünyaya çalıştığınız halde, neden dünyanın işini dahi bilmiyorsunuz, divane gibi hükmediyorsunuz? Eğer korkunuz şahsımdan ise, elli bin nefer değil, belki bir nefer elli defa benden ziyade işler görebilir. Yani, odamın kapısında durup bana ‘Çıkmayacaksın’ diyebilir.
Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur’ân’a ait dellâllığımdan ve kuvve-i mâneviye-i imaniyeden ise, elli bin nefer değil, yanlışsınız, meslek itibarıyla elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun! Çünkü, Kur’ân-ı Hakîmin kuvvetiyle, sizin dinsizleriniz dahil olduğu halde bütün Avrupa’ya meydan okuyorum. Bütün neşrettiğim envâr-ı imaniye ile, onların fünun-u müsbete ve tabiat dedikleri muhkem kalelerini zir ü zeber etmişim. Onların en büyük dinsiz filozoflarını hayvandan aşağı düşürmüşüm. Dinsizleriniz dahi içinde bulunan bütün Avrupa toplansa, Allah’ın tevfikiyle, beni o mesleğimin bir meselesinden geri çeviremezler, inşaallah mağlûp edemezler. Madem böyledir; ben sizin dünyanıza karışmıyorum, siz de benim âhiretime karışmayınız. Karışsanız da beyhudedir!” (Mektubat, s 74)

En büyük dinsiz filizoflardan kastı işte Marx ve düşünceleri üzerine düşündüğü antik Yunan filozoflarıdır. Gerçekten bu metin elli milyon gücünde bir metindir, böyle bir metin kurgulanmamıştır. Bu konuyu batı ile kıyas ederek geliştireceğiz. Batının bütün idealist filozofları ve klise ve oraya dayanan papaz filozoflar atom konusunda Marx ve arkadaşlarına galip gelememişlerdir.

Devamı var.

İlginizi Çekebilir

‘Cehennem Ebedî Değil’e Heveslenmek..

  ❌ Cehennem sonsuz değil. ✔️ Maide 37 “Oradan çıkmazlar” diyor? ❌ Belirli bir süre …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
Kimi Zaferler Pirus’unkiler Gibi Olmasın?..

Pirus zaferi, günümüzde büyük kayıplar verilerek kazanılan zafer neticesinde, aslında kaybedenin verdiği kayıplar sebebiyle, kazanan taraf …

Kapat