Ana Sayfa / Yazarlar / Transkiritik: Bedîüzzaman ve Marks – III

Transkiritik: Bedîüzzaman ve Marks – III

Bunu paylaşınız

Demokritos e b e d i y e t kavramını da saçma bir şekilde yorumlar. “Demokritos ebedi olanların doğasının, sayıca sonsuz olan küçük varlıklar olduğuna inanır. Bunlar için büyüklükce sonsuz başka bir yer kabul eder, ama yeri şu sözcüklerle anar; Boşluk, hiçbirşey, sonsuz. Varlıkların her birini ise şu nesne, katı olan, varolan diye adlandırır.” (Karl Marx, Doktora Tezi s 59) Doktora tezi Marx’sın üç ayaklı fikir dünyasının birinci ayağıdır. Orada tanrısal olan bir şey yoktur, filozof Tanrı’yı anımsatan yorumları ve yorumcuları aşağılar. 

V a r o l u ş , konusunda da tezde garip fikirler vardır. “İlkin hiçbir şeyden bir şey olmaz. Çünkü o zaman her şey her şeyden oluşabilirdi. Ve ortadan kalkan nesne hiçbir şey haline gelseydi, bütün nesneler çoktan yok olmuş olurdu, çünkü onlara ayrılacakları varolanlar olmazdı. Herşey evren hep şimdi olduğu gibi idi ve hep böyle olacak. Çünkü onun o hale gelebileceği hiçbir şey yok” (Karl Marx, Doktora Tezi s 59)

Bediüzzaman’ın maddiyun dedikleri filozoflar felsefe tarihinde bir dizi felsefecidir. “Yalnızca maddenin gerçek olduğunu, madde ve maddenin değişimleri dışında hiçbir şeyin varolmadığını, varlığın madde cinsinden var olduğunu öne süren görüş; yer kaplayan, girilmez, yatarılmamış ve yok edilemez, kendinden kaim olan harekete yetili maddenin, evrenin biricik ya da temel bileşeni olduğunu savunan varlık anlayışı.

Evrendeki tek tözün madde olduğunu, varlığın fiziki bir nitelik taşıdığını ve evrende tinsel bir tözün bulunmadığını öne süren görüş ve indirgemeci bir öğreti olarak materyalizm yalnızca maddedeye varlık yükler, zihin ya da ruha bağımlı bir gerçekcilik ya da ikinci dereceden bir varlık verir veya ruhun hiçbir şekilde var olmadığını öne sürer. Gerçek dünyanın halleri ve ilişkileri itibariyle değişen maddi şeylerden meydana geldiğini savunan materyalizm, maddi bir şey ya da nesneyi ise, zadece zaman ve mekan içinde olma, şekil, büyüklük, kütle, katılık, sıcaklık türünden fiziki özellikler sergileyen bir şey olarak tanımlar.

Felsefe tarihindeki farklı materyalist felsefelere öncelikle atomculuk örnek verilebilir. Bunu göre ilkçağ felsefesinde sırasıyla Leukippos, Demokritos, Epiküros ve lukretius tarafından savunulmuş olan atomculuk evrenin bileşik cisimlerden, bu bileşik cisimlerin ise, maddenin en küçük bölünemez parçasına karşılık gelen atomlardan oluştuğunu her şeyin atomların boşluk içindeki hareketleri sonucunda ortaya çıktığını öne süren, evrende mutlak bir nedenselliğin hüküm sürdüğünü kabul eden bir görüş.

Atomculuğu 17. yüzyılda yeniden canlandıran ve bilimsel bir teori olarak öne süren Gassendi, atomların Demokritos gibi, büyüklük ve şekilleri, Epiküros gibi de ağırlıkları olduklarını savunmuş ve buna ek olarak atomların katılık özelliklerine sahip olduklarını öne süren Gassendi biryandan da atomların ezelî olmayıp Tanrı tarafından yaratılmış olduklarını iddia etmiştir. Atomlar bir kez yaratıldıktan sonra dünyayı meydana getirecek şekilde hareket içinde olmuşlardır. İngiliz Filozofu Thomas Hobbes de bir atomcu ve maddeci filozoftur. Fransız materyalizminin en önemli temsilcisi de Henri d’Holbach ‘dır. Alman materyalistlerinden Ludwig Feuerbach’ın mekanik materyalizmi savunur. Diğer bir filozof da L Büchner’dir (Ahmet Cevizci, Felsefe Lügati, s 1143-1144) Atom ve hareketleri konusunda felsefe tarihi iki yolda gider, birbirine zıt.

Bediüzzaman’ın bütün mücadele hayatı maddiyun ve tabiiyyun dediği natüralist ve materyalist filizofların fikirleri ile olmuştur. Yukarıda isimlerini saydığımız filozoflar hem batı dünyasını hem de bizim Tanzimat’tan sonraki fikir dünyamızı ve fikir adamlarımızı fikirleri ile zehirlemişlerdir. Beşir Fuat Büchner’den, Tevfik Fikret ise Fransız natüralist ve materyalistlerinden etkilenmişlerdir. Bunlar iki prototiptir, etkilenenler sayısızdır.

Marx’sın doktora tezinde varlık, yaratılış, tasarım, biçim, Allah, ahiret gibi temel dini ve felsefi değerlerin birçoğu gündeme gelir. Bütün bunlarda ilahi bir denetimden uzaklık görülür. Canlıların biçimlenmesini yine itme ve düşme gibi atomun hareketlerine bağlar. “Atom kavramı itmede gerçekleşir. Bu kavrama soyut biçim, soyut maddeden daha az karşıt değildir, çünkü ilgili olduğu şey gerçi atomlardır. Benim kendime karşı durumum doğrudan başka birine karşı durumum gibiyse durumum maddeseldir. Bu düşünülebilecek en yüksek açılmadır. Yani atomların itmesinde onların düz çizgide düşmesindeki maddesellikleri ile sapmayla ortaya konan biçim belirlenimi bir araya gelir.” (Karl Marx, Doktora Tezi, s 72) Özetle Marx biçimin düşme ve sapma ile meydana geldiğini söyler. 

Bediüzzaman biçim konusunu da derinlikli olarak anlatmıştır. O her canlının suretinin, biçiminin Allah tarafından ince ölçülerle belirlendiğini anlatır. “Herşeye o şeyin mahiyetinin kabiliyetine göre, tam bir mizan ve intizamla biçilip sanat güzelliği ile tertip edilip , en kısa yolda, en güzel bir surette, en hafif bir tarzda, istimalce en kolay bir şekilde, hem israfsız, hikmetli bir tarzda vücut vermek, suret giydirmek, eşya adedince dillerle bir hikmetle yaratan Sanatçının vücudunun gerekliliğine şehadet ve Mutlak alîm ve kadîr, sonsuz güçlü ve sonsuz alim birine işaret ederler.” (Sözler s 906)

Lenordo Vinci uçmak için birçok deneyler yapmışsa da kuştaki ağırlık dengesini gerçekleştiremiştir. Yani kuşun bedeni onun uçmasını engellemeyecek bir ağırlıkta vücudun diğer kısmına göre biçimlenmiştir. O ağırlık oranını bir türlü gerçekleştirememiştir.

Bediüzzaman her canlının mahiyetine göre biçiminin şekillendirildiğini söyler. Atın yüksekliği, koyunun boyu, arının kücüklüğü, daha binlerce şeyin biçim ve büyüklüğü faydasına, fonksiyonuna göre biçimlenmiştir. Koyun hem fonksiyonel yaratılmıştır, hem de estetik. Bütün canlılarda fonksiyonellik ve estetik birlikte kullanılmıştır. Nasıl olduğu belli olmayan düşme ve itme ile varlığın biçimlendiğini söylemek yanlıştır.

Marx Epiküros’un biçimlendirme yasasını onaylar. “Epiküros’daki atom sapması, bu sapma aracılığıyla b i ç i m tanımının geçerli kılınması ve atom kavramında yatan çelişmenin gerçekleşmesiyle tüm atom dünyası yapısını içten değiştirmektedir.” (Karl Marx, Doktora Tezi, s 73)

Çiçero, Epiküros’un hareket konusundaki fikirlerini karikatürize eder: “Epiküros’un iddiasına göre atomlar ağırlıkları yüzünden düz çizgi halinde aşağı düşüyormuş, bu devinim cisimlerin doğal devinimiymiş. Ne ki hepsi yukarıdan aşağı dediğim gibi düz çizgide düşerse bir atomun ötekiyle karşılaşmasının hiçbir zaman olanaklı olmayacağı keskin zekalı adamın aklına geliveriyor ve bu nedenle bir çare uydurup atomun çok az saptığını söylüyor. Oysa bu hiç olanaklı değil. Böylece atomların birbirleriyle karşılaşmaları, birleşmeleri, birbirlerine yapışmaları ve bunlardan da dünya, dünyanın içindeki bütün parçalar oluşuyormuş” (Karl Marx, Doktora Tezi s 75) Devamlı Cicero sapmaların nedensiz olmayacağını, bir doğa bilimci felsefecinin nedensiz konuşmasını eleştirir. “Nitekim sapmanın kendisi de isteğe bağlı bir kurgu, çünkü o atomun nedensiz saptığını söylüyor, bir doğa bilimcinin bir şeyin nedensiz olduğunu söylemesinden daha utanç verici bir şey olamaz, ve her ağır nesnenin aşağıya doğru dikey giden bu doğal devinimini kendisinin de belirttiği gibi atomlar için nedensiz olarak kabul ediyor.” (Karl Marx, Doktora Tezi, s 77)

Marx eski Yunan’a dönmek ister, Marxsizm’in felsefi boyutunu da o dönemin filozoflarından alır. Doktora tezi de o konudadır. Bediüzzaman ise eski Yunan felsefesini okumuş eleştirmiştir. İlk dönem eserlerinden 1911’de yayınlanan Muhakemat isimli eserinde Yeni Felsefe ile kadim yunan felsefesini karşılaştırır. Me’mun asrında tercüme edilen bu eski felsefe Arab’ın fikrini de karıştırmıştır. “Hem de vaktã hikmet-i yunaniyeyi Müslüman etmek için Me’mun asrında tercüme olundu. Fakat pek çok hurafatın menbaından çıkan o hikmet bir derece müteaffine olduğundan sâfiye olan efkâr-ı Arab’ın, fikirlerinin içlerine tedahül ettiğinden, girdiğinden bir derece efkarları, fikirleri karıştırdığı gibi, tahkikten taklide bir yol açtı” (Muhakemat s 18)

Bu karışık yapılı felsefeye Marx istekle girmiş, Marxsizmin nihilizm olan varlık konusundaki fikirleri bilerek oradan almıştır. Doktora tezinde Leibniz ve bazı papaz filozoflarının, Cicero’nun fikirleri Allah’ın varlığına giden yorumlar olunca Marx onları hem eleştirir, hem de yeterince yer vermez. Doktora tezinin önceden belirlenmiş bir hedefi vardır, varlığı varlığın dışında bir tasarıma ve ilahi güce vermemek. Öyle ki Lucretius, demokritos, Epiküros ve Cicero’nun görüşlerini karşılaştırırken bir hakem gibi münakaşayı idare etmesi gerekirken, o iddiasına aykırı muhalif yorumları da eleştirir. Cicero’nun sapma için bir neden gösterilmesi gerektiği fikrine karşı çıkar. “Marx’a göre, atomun kendisi bir n e d e n’e sahip değildir” (John Bellamy Foster, Marx’sın Ekolojisi, s 79) Bütün maddelerin yapısında yer alan en geniş plastik nitelikli, uyumlu bir yapı taşı olan atomun bir nedene dayanmaması imkansızdır. Evreni inşa eden mantığın yapı taşı olan maddenin mahiyeti nasıl nedensiz olurmuş. Bediüzzaman bunu da eleştirir. Zerredeki bu harika plastik niteliği yorumlar. “Havadaki her bir zerre-atom her bir çiçeği, her bir meyveyi ziyaret edebilir. Herbir çiçeğe her bir meyveye girer, işleyebilir. Eğer her şeyi görür ve bilir bir Mutlak Kudret sahibinin her emre uyan memuru olmazsa, o serseri zerre bütün meyvelerin, çiçeklerin cihazatını ve yapılmasını ve ayrı ayrı sanatlarını ve onlara giydirilen suretlerin terziliğini ve sanatının her şeyi içine alan ileri düzeydeki terziliğini bilmek lazım gelir.

İşte şu zerre-atom bir güneş gibi bir tevhid nurunun-ışığının parlaklığını gösteriyor. Ziyaya havaya, mai-suyu, türaba – toprağa kıyas et.” (Sözler s 396)

Bu her şeye uyum gösteren, her bedenin terzisi gibi ona göre biçimlenen zerre-atomun arkasında Allah’ın ilmi ve kudreti vardır. Topraktaki zerreler de aynı niteliktedir. Bir avuç toprak dünyadaki bütün mahiyetleri ve programları farklı bitki tohumlarını büyütebilir. Güçlü bir zatın memuru ve emirber bir vazifedarı olmazsa zerre-atom bu büyük tasarımın içinden çıkamaz. Marx’sa göre nasıl nedensiz olurmuş hayret.

Marx, Epikür’ü tez olarak almadan önce onun felsefe tarihi içindeki yerini araştırmış ve tezine uygun bulduğu için onun görüşlerini yüzyıllar sonraya taşımıştı. Marx, Demokritos, Epiküros ve Lucretius gibi antik materyalistlerin doğa felsefelerinin özellikle Tanrı ve Zihni şeylerin yapısından kaldırmalarından dolayı Platon ve Aristo’nunkinden daha üstün olduğu iddiasından da kuşku götürmeyecek biçimde etkilenmişti.

Marks’ın geleneksel dini, hiristiyanlığın insan ve Allah ilişkileri konusundaki ateist tavrı, dini yıkmanın yanında yeni bir din de inşa etmiştir. Bazı eleştirmenler öyle söyler. “Çünkü Maksizmin kendisinin bir tür din olduğu düşüncesi antikominist arsenalin temel kanıtlarından biridir, hiç kuşkusuz bununla anlatılmak istenen, onun mahcub bir din, kendi adını bildirmek istemeyen bir din olduğudur” (Frederik Jameson, Marksizm ve Biçim, s 110)

Bir devrin İslam uleması felsefeyi kötü göstermeleri ve men etmelerinin nedenini yine Bediüzzaman yunan felsefenin karışık olmasına bağlar. “Eski hikmetin hayrı az, hurafatı çok, ezhan istidadsız, efkâr taklid ile mukayyed, cehl avamda hükümferma olduklarından selef bir derece hikmetten nehyettiler, yasakladılar.” (Muhakemat s 23) Ama Bediüzzaman yeni hikmeti eski hikmete oranla beğenir. “fakat şimdiki hikmet ona nisbeten maddi cihetinde hayrı çok, yalanı az, efkâr dahi hür, marifet hükümfermadır. Zaten her zamanın bir hükmü olmak gerektir.” (Muhakemat, s 23)

Bediüzzaman yeni felsefenin, hikmeti cedidenin yanındadır. Onun yunan felsefesini alt üst ettiğini söyler. “Aferin hürriyetperver olan hikmet-i cedidenin, yeni felsefenin himmetine ki, o müstebid hikmet-i yunaniyeyi, baskıcı yunan felsefesini dört duvarıyla zir ü zeber etmiştir, alt üst etmiştir. “(Muhakemat, s 64)

Bediüzzaman’ın bu sözü kapalı bir sözdür, eski felsefe ile yeni felsefe arasındaki çatışmayı anlatır. Yeni felsefe bilimsel keşiflere dayandığı için bulguları ve hükümleri gerçek uzerine kurulmuştur. Mesela, teleskobun icadı ile mikroskobun icadı, elektro mikroskobun icadı madde ve uzay hakkındaki kanaatleri tamamen değiştirmiştir. O güne kadar madde konusunda zihni tasarımsal ve kurgusal, spekülatif olan hükümler birden gözlemlere dayanarak yapılmıştır. Teleskobun icadı Aristo’nun gökyüzü ve hristiyan kozmolojisi hakkındaki hristiyan itikadı olmuş fikirlerini değiştirmiştir. Papazların bazıları kafalarındaki Aristo’nun baskıcı dünya ve güneş ilişkileri kavramı değişir diye teleskoba bakmamışlardır, itikadları bozulur korkusu ile. Zavallı Galileo bu yüzden dinden çıkmış diye suçlanmış, Bronu da asılmıştır. Bediüzzaman müstebid derken bunları kasdeder. Descartes kilisenin itikadlarını bozar korkusu ile yıllarca çok ihtiyatlı davranmış, sabırla ancak skolastiği yıkabilmiştir. Bedîüzzaman’ın her sözü yüzlerce olay üzerine inşa edilmiştir.

Bediüzzaman Kur’an’ın hükümlerinin de yeni hikmetle uzlaştığını kapalı olarak söyler. Yukarıdaki cümlenin devamında bunu şöyle ifade eder. “Demek muhakkak oldu ki Ayatın delail-i icazının, mucize olduğunun delillerinin miftahı, anahtarı ve esrar-ı belagatın belagatın sırlarının keşşafı, yalnız belağat-ı arabiyenin madenindedir. Yoksa felsefe-i Yunaniye’nin yunan felsefesinin destgahından değildir.” Yeni felsefe gözlemlere dayanarak ilimi ve felsefeyi yenilemiştir. Mesela, dünyanın sabit olduğu, güneşin etrafında olduğunu söyleyen kadim yunan felsefesi ve Aristo’nun talebeleri bunlarla baskıcı bir şekilde hem ilme hem de itikada sınır koymuşlardır. Kur’an güneş ve gezegenler hakkında bilimin döşündüğü gibi ama ondan yüzyıllar önce hükmünü vermiştir. Batı deneye dayanarak bunları keşfettiğinden yüzyıllar önce Kur’an bunları söylemiştir. Batı ilmi ve yeni felsefe bunları harikalıklar olarak belirlediğinde meseleler bedihi açık meselelerdi. Bu yüzden Bediüzzaman Kur’an’ın bedihiyatını, gözlemlerle alemde keşfeden yeni felsefeye aferin der. Bediüzzaman batı felsefesinin kadimini, antik felsefesini ve yeni felsefeyi derinlikli olarak felsefe tarihinin felsefesini yaparak yorumlamıştır.

Bediüzzaman yeni felsefenin neden kadim yunan felsefesini yıktığını söylemiştir. Bu uzun bir felsefi yorumlar zinciridir. Bediüzzaman onlardan haberdar olduğu için, yeni felsefeye “aferin hikmet-i cedide” der. Bu hükmün doğruluğunu bazı nakillerle teyid edelim. Marx’sın bütün bu gelişmeleri göz ardı edip, kadim yunana gitmesi bu yüzden olsa gerekir.” 1662 ‘de Royal Society kuruldu Boyle’un Yunan atomculuğunun teoloji karşıtı imalarını reddedişini simgeliyordu.

Epikürcüler gibi sonsuz boşlukta tesadüfen karşılaşan atomların kendi başlarına bir dünya ve onun bütün görüngülerini oluşturabileceklerini varsaymaktan uzağım. Ne de Tanrı’nın bütün madde yığınını ve sabit hareket miktarını bir kere ortaya koyduktan sonra ,evreni yapmak için başka bir şeye gerek görmediğini maddi kısmın, kılavuzdan yoksun kendi hareketiyle kendisini düzenli bir sisteme sokabilecek yetenekte olduğunu düşünüyorum. Benim savunduğum felsefe yalnızca cismani şeylere ulaşır; ve ilk nedenlerle doğanın daha sonraki gidiş yolu arasında ayrım yaparak, maddeye hareketi gerçekten Tanrı’nın verdiğini öğretir. Ancak bunu başlangıçta tasarladığı dünyayı oluşturacak madde parçalarını bu şekilde ayarlayacak biçimde, değişik hareketlerini yönlendirerek yapmış ve hareketin kurallarını ve maddi şeyler arasındaki doğa yasaları dediğimiz bu düzeni kurmuştur.” (John Bellamy Foster, Marx’ın Ekolojisi, s 68)

Bu ve buna benzer çalışmalarla kadim yunan atomculuğu itibarını kaybetmiştir. “Boyle 1688’de yayımladığı Disquisition About the Final Causes Of Natural Things (Doğal Düşüncenin Nihai Nedenlerinin Araştırılması Hakkında) Tanrı’nın varlığına ilişkin tasarımdan çıkarılan kanıtın ilk ifadelerinden biridir. Çağdaşı John Ray tarafından da geliştirilen bu akıl yürütme William Paley’in bir yüzyıl sonra yaygınlaştıracağı görüşlerin öncüsüdür. Boyle’a göre “Epikür ve izleyicilerinin çoğu kendilerine göre dünya, niyetlenilmiş hiçbir amaç olmaksızın şans tarafından yapıldığından, şeylerin sonlarını nihai nedenleri dikkate almayı bırakmışlardır. Mekanizmi ve dini her iki tarafa da daha yüksek bir statü bahşeden tutarlı bir sistem içinde düzgünce evlendirmişti.” (aynı eser , s 69)

Bediüzzaman’ın alkışladığı hikmeti cedidenin yani yeni felsefenin bir mensubu da Newton’dur. Onun fikirleri de Bediüzzaman’ın karışık bulduğu eski yunanın Epikürcü felsefesini eleştirir. Philosophia Naturalis Principa Mathematica, Doğal Felsefenin Matematik Temelleri 1687 başlıklı eseriyle bilimde devrim yapan Newton hemen hemen Boyle’unkiyle aynı olan bir görüş benimsemişti. “Newton’un doğa felsefesi ve bu felsefenin doğal teoloji ile ilişkisi en iyi biçimde Rechard Bentley’e yazdığı dört mektupta görülebilir. Newton gerek söz konusu, gerek başka vesilelerle yazmış olduğu mektuplarında ortaya koyduğu gibi, materyalizmle savaşmak ve dinsel inançlarını savunmak için gerekli olduğunu düşündüğü noktalarda mekanik felsefeye bağlılığını bir kenara bırakmaktan çekinmiyordu.” (aynı eser s. 70)

Bediüzzaman’ın saçma bulduğu kadim felsefenin piri Epiküros’a Dante’de kızar “İlahi Komedya’da onları ve yandaşlarını Cehennemin altıncı katında yarı açık yanan mezarlarda tasvir eder.” (aynı eser s 71) Newton’cu olan Volter, arkasından Kant da Allah’ın varlığını kabul eder”maddi dünyayı arkasında bir akıl varmış gibi incelemenin zorunluluğunu kabul eder” (aynı eser s 73)

Bediüzzaman’ın yeni felsefeyi beğenmesinin nedenini o dönemin içinde yer alan filizofların yorumlarını bilime yaslandırmalarından dolayıdır. Hayalin, imajinasyonun felsefesinin yerini bilim ve gözlem almıştır. Kendisi de bir astronomi yorumcusu olan ve eserlerinde en çok gökyüzündeki yaratılış harikalıklarına dikkat çekmiş olan Bediüzzaman elbette bu tür gözlemlere dayanan felsefeyi “aferin” ile ödüllendirecektir. *Kant bilimsel büyük katkısı olan Evrensel Doğal Tarih ve Gökler Kuramı (1755) isimli eserinde sadece dünyanın ve bütün güneş sisteminin zaman içinde oluştuğu devrimci görüşünü ortaya atmakla kalmamış, aynı zamanda sınırsız uzay görüsünün eşlik ettiği bir evrimsel evren açıklamasıydı.” (John Bellamy Foster, Marx’sın Ekolojisi, s 72) Halbuki antik yunan felsefesinde gökler Kepler’e gelinceye kadar netleşmemiş karmaşık bir hareket içindeydiler.Schelling, Schlegel gibi filizoflar da Epikür karşıtı bir yol izlemekle Bediüzzaman’ın takdir ettiği felsefi dönemin içinde yer almışlardır.

Bediüzzaman Yirmi İkinci Söz isimli eserinde atom konusunda daha değişik yönlerden atomun görevli ve programlı bütün varlığın yapı taşı olduğunu anlatır.

Devamı var 

Bunu paylaşınız

İlginizi Çekebilir

İttihad-ı Muhammedî ve Bediüzzaman

Cem‘iyyet-i Muhammediyye olarak da adlandırılan fırka, Otuzbir Mart Vak‘ası’ndan (13 Nisan 1909) on gün kadar …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
Hizmet Bir Bütünlüktür

“Baş, bir batman taşı kaldırdığı halde; göz, bir saçı kaldıramadığı gibi; o latife, bir saç kadar bir sıkleti, yani gaflet ve dalaletten gelen …

Kapat