Ana Sayfa / Yazarlar / Transkiritik: Bediüzzaman ve Marks – IV

Transkiritik: Bediüzzaman ve Marks – IV

Bunu paylaşınız

Filozoflar, Marx inatla atomun hareketlerini kendine bağımlı, kendinden olduğunda ısrar etmektedirler. Allah’a verilmediği takdirde olacakları Bediüzzaman yorumlar. “Eğer canlılar üzerinde görünen sanatın insanı hayrete düşüren nakışlarını, hikmetin garip dizilişlerini ve o her varlığa yansıyan bütün isimlerin onun için gerekli olanlarını, ehadiyet sırrının tecellisi, Allah’a verilmediği takdirde Samet ve Ehad olan Zat’a, her bir canlıda, hatta bir sinekte, bir çiçekte nihayetsiz yaratıcı bir kudret, güç içinde saklandığını ve her şeyi içine alan bir ilim bulunduğunu ve kainatı idare edecek bir mutlak, sınırsız yaptırıcı güç, irade orada mevcut olduğunu, belki Vacibül Vücud’a varlığı muhakkak gerekli olana mahsus, ait bazi sürekli sıfatları dahi onların içinde bulunduğunu kabul etmek, adeta o çiçeğin, o sineğin her bir zerresine, atomuna bir uluhiyet, kainatı idare eden bir hâkim güç vermek gibi, sapıklığın, düşüncesizliğin, en eblehcesine, hurafatın, saçmalığın en ahmakcasına bir derecesine düşmek lazım gelir. (Sözler s 395) İşte bu ahmak ve ebleh olanlar bu saçma yorumlarla atomun hareketlerini yorumlayan kişiler, filozoflardır.

Bediüzzaman yine zerreye döner zerrenin yaptığı işlerin onun küçük cirmini çok aştığını vurgular. “Zira o şeyin zerrelerine, atomlarına hususan tohum olsalar, öyle bir vaziyet verilmiş ki, o zerre, atom cüzü olduğu canlıya, zihayata bakar, onun nizamına göre vaziyet alır.” (Sözler, s. 395) Her bir atom mesela insan bedenindeki bir atom bütün bedeni düşünmek ona göre vaziyet almak zorundadır. Bir tuğlanın bütün binayı gören bir mantığa göre yerine konduğu gibi varlığın tuğlası olan atom da cüzü , üyesi bulunduğu vücudu hesaba katarak hareket etmelidir. Atomun bu dikkat ve itina ile attığı adımları Bediüzzaman söz konusu eder, filozoflar bunlar üzerinde hiç durmamışlardır.

Bediüzzaman devam eder. “Zerre-atom belki o zihayatın canlının bütün nevine kendi sınıfına, türüne bakar  gibi o nevin-türün devamına yarayacak her yerde zer etmek ve nevinin bayrağını dikmek için kanatçıklarla kanatlanmak gibi  bir keyfiyet alır.” (Sözler s. 395) Mesela o insanın vücudunda bir atomsa bütün insanların maddi ve manevi yapısına uygun adım atmak zorundadır. Zerrenin içinde hem içinde bulunduğu canlıyı, hem de o canlının bütün örneklerini görecek ve ona göre bir adım atmak hassası olmalıdır. Bütün gözlerdeki zerreler yerlerini alırlar, ama her göz birbirinden farklıdır. Atom farklılığın da farkında olmalıdır.

Bediüzzaman tüme varımla açıyı daha da büyütür. “Belki o zihayat canlı, alakadar ve muhtaç olduğu, bütün mevcudata karşı muamelatını  ve rızkının münasebetlerini devam ettirecek bir vaziyet tutuyor.” (Sözler s 395) Zerre önce bir örnekte, sonra bütün türde, sonra türün alakadar olduğu kainatla olan münasebetlerini atomun göz önünde bulunmasına dikkat çekiyor. Şu sönuç cümlesi tüme varımın gerekli kıldığı bir cümledir. “İşte eğer o zerre , atom bir Mutlak kudretli olanın memuru olmazsa ve nisbeti, ilişkisi, onunla ilgisi o Mutlak kudretli zattan kesilse, o vakit zerreye-atoma her şeyi görür bir göz, her şeye muhit bir şuur vermek lazım gelir. Burada bir göz imajı vardır.

Göz- bir canlının bütün vücudunu gören göz- canlının bütün türünü gören, yayıldığı bütün coğrafyayı gören göz- canlının alakadar olduğu, varlığını devam ettiren bütün coğrafi ve kozmik dünyayı gören bir göz. Bu göz Allah’ın gözü. Yoksa bir küçük gözle görülmez zerrenin, atomun böyle bir göze sahip olması düşünülemez. Demek zerre, atom bir perdedir. Onun arkasında hükmeden, icad eden, biçimlendiren, onun varlığını devam ettiren Allah’dır.

Marksist estetik üzerine yıllarını vermiş olan lukacs da Demokris ve Epikür’ün atom öğretilerini kabullenir, onun etkilendiği ve Estetik isimli eserlerini onun yolunda yazdığı Marks gibi düşünür. “Demokrit ve Epikür’ün öğretilerinde  bizim tüm görüngüler dünyamız maddenin öğelerinin ilişki ve devinimlerinin yasal ürünü olarak kavranmıştır” (Lukacs, Estetik 1,s 93)

Bütün evrende mantık, akıl  geometri, matematiğe dayalı olarak çok ince ölçülerle oluşturulan varlığı şuursuz maddenin hareketlerine bağlamak Marks’ın felsefesini benimsemiş herkesin kabullendiği bir durumdur. Bediüzzaman bu kadar yaygınlaşmış bu düşünce özürünü düşünememe hastalığını en ince ayrıntısı ile eserlerinde eleştirmiştir.

Hegel öldükten sonra okulu ikiye ayrıldı, Ortodoks profesörler devlet ve kliseye sadakat gösterip Hegel’i takip ettiler. Genç Hegelciler ise muhalefete itildi, sağ onun muhafazakâr yanına tutundu. Sol ise onun yöntemini onun sonuçlarını tahrib etmek için kullandı. Hegel’in yapmadığını Yeni Hegelciler yaptılar, yeni sol devlet ve din oluştukları toplamsal koşulları yıkmakla yıkılacaklardı. Marx  “ D i n i n   e l e ş t i r i s i n i  her türlü eleştirinin temelidir” dedi. Dine karşı savaşı her zaman en önemli görevi olarak kabul etti.

Engels 19 Kasım 1844’de Marx’a yazdığı mektupta hikaye ettiği olaylar, teşkilatlanmada din karşıtı tutumlarını hikaye eder. “Köln’de Tüzük Hazırlama Komitesinin yarısı bizim adamlarımız; Elberfeld’de bizden en az bir kişi var ve Rasyonalistlerin yardımı ile ilk toplantıda Sofuları fena halde bozguna uğrattık, büyük bir çoğunluk sağlanarak tüzüğe Hristiyanlık ile ilgili hiçbir şey konmadı. Bu Rasyonalistlerin teorik Hristiyanlıkları ve pratik tanrı tanımazlıkları ile kendilerini gülünç duruma düşürmelerini seyretmek doğrusu pek hoştu. Hristiyanlık tüzükte tek sözcükle bile anılmamalıydı.” (Karl Marx, Friedrich Engels, Mektuplar. S 20)

Marx’sın dine saldırısını hazırlayan olay 1835’de David Strauss isimli  bir pröfesör İsa’nın Hayatı diye bir kitap yayınlar. Avrupa çapında sansasyonel bir etki meydana getirir. Bruno Bauer bu tesirlere karşı bir eleştirel kitap yayınladı. Synoptik İnciller’in Tarihsel Eleştirisi. Bruno, Marx’sın eski arkadaşıdır, Marx ona katılır. İki arkadaş doğal bir ilahiyat diye kitap yayınlamak isterler. Daha sonra Ateizm Dergisi çıkırmayı da düşünürler. Birlikte Son Hükmün Kıyametin Hegel Üzerindeki Kozu, isimli kitabı yayınlarlar. Kitap Hegel’in görüşlerinin çarpıtılmasıdır. Hegel’i içten pazarlıklı bir Hristiyan düşmanı olarak gösteriyordu. İnananlar Hegel adına tedirgindirler, radikaller ise sevinirler. (Edvard Halet Carr, Karl Marx, Biyografi, s 36)

Bediüzzaman ile Marx’sın hayatı birbirinin tersi ve mukabilidir. Her ikisi de tarihi, dinler tarihini, bilimi, felsefe tarihini temel felsefelerine göre gözden geçirirler. Marx’ın etkilendiği olaylar dinin Avrupa’da itibar kazanmasını ve varlığın idealist ve doğal din türü yorumlarla anlam kazandıran çalışmalardır. Onu yaratıcısız bir varlık görüşüne götüren onun dünyasında itici tesirler meydana getiren şahıslar, olaylar ve kitaplardır. Foster anlatır. “Marx, başta Considerations on the Art of Animals (Hayvanlarda Sanat İçgüdüsü Üzerine Düşünceler) adlı kitabı olmak üzere Alman doğal teologu Hermann Samuel Reimarus’un  eserleri üzerinde de hayli zaman harcamıştı. En tanınmış eseri ölümünden sonra yayımlanan Fragmanlar olan Reimarius, Epikürcü materyalizmi doğal teoloji açsından eleştiren ve 1791‘e dek Almanya’da altı baskı yaptığı gibi, Felemenkce, İngilizce ve Fransızca’ya çevrilen The Principal Truths of Natural Religion Defended (Doğal Dinin Savunduğu Temel Hakikatler) başlıklı etkili bir eleştiri de kaleme almıştı. Kitabın İngilizce çevirisinin alt başlığı Where in the Objections of Lucretius, Buffon, Maupertius, Rousseau, La Mettrie and other Ancient and Modern Follovers of Epicurus are Considered and their dostrines Refused (lucretius, Buffon, Maupertius, Rousseau, La Mettrie ve Epikürus’un Antik ve Modern Diğer İzleyicilerinin İtirazlarının Değerlendirilip Çürütülmesi) idi. Gerek Hayvanlarda Sanat İçgüdüsü’nde gerekse de Doğal Dinin Temel Hakikatleri’nde Tanrı’nın varlığı hakkında tasarımdan çıkan kanıtı göstermeyi hedeflemiş olan Remarius bu yönüyle Paley’in Almanya’daki dengini oluşturuyordu. İşte Marx’ı doktora tezinin konusunu seçmekte dolaylı biçimde de olsa etkileyen şeylerden biri de materyalizimle ve onun doğal teolojiyle çatışmasıyla ilgili bu tür konulardı.” (John Bellamy Foster, Marx’sın Ekolojisi, s 77)

Marks kiliseye ve dine düşmandır. Gorki, Portreler kitabında anlatır. “Karl Marks küçük burjuvazinin en sağlam dayanağı olan k i l i s e n i n en güçlü ve en yenilmez düşmanıdır.” (Maksim Gorki, Portreler, s 204) 

Bediüzzaman’ın da hayatında onu dinin savunmasına iten bazı olaylar vardır. Altmış Beş sene evvel Van’da Vali Tahir Paşa’nın yanında iken okuduğu bir gazetede İngiliz Sömürgeler Bakanının İngiliz Milletvekilleri Meclisinde elinde Kur’an’ı göstererek “Bu Kur’an Müslümanların elinde kaldıkca biz onlara hakiki hakim olamayız. Ya Kur’an’ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur’an’dan soğutmalıyız” sözü üzerine, ruhunda bir feveran ve nihayetsiz bir gayret uyanır. Kur’an’ın bir mucize olduğunu isbat ederek her tarafta neşretmek ve kafirleri tam susturmak ister, buna kati karar verir. Van’da kaldığı on beş sene içerisinde hıfzına aldığı seksenden ziyade kitabı ezbere devrettiği gibi, İslam âleminin hali hazırdaki durumu hakkında da gerekli her türlü malumatı elde eder.

Bir başka olay da bir rüyadır. “Eski Umumi Harpte ve daha evvellerinde bir sâdık vãkıada görüyorum ki Ararat dağı denilen Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ müthiş infilak etti, dağlar gibi parçalarını dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim “Ana korkma. Cenab-ı Hakk’ın emridir. O hem Rahimdir, hem Hakimdir. Birden o halette iken baktım ki mühim bir zat bana âmirâne, emrederek diyor ki: “İcaz-ı Kur’an’ı beyan et” Uyandım, anladım ki bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılabdan sonra Kur’an’ın etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’an kendini müdafaa edecek. Ve Kur’an’a hücum edilecek; icazı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu icazın bir nevini şu zamanda izharına haddimin fevkinde olarak benim gibi bir adam namzed olacak  ve namzed olduğunu anladım” (Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman’ın Biyografisi, s 44)

Bediüzzaman İngiliz sömürgeler bakanının sözü ile dini savunmayı kendine görev bilir, bütün hayatı bu iddiasını uygulamak için geçer. Marks da İsa’nın Hayatı ve benzeri kitapların Avrupa’da ilgi görmesinden rahatsız olur ve dinin yıkımı için kitaplar yayınlar, tezini onun üzerine kurar, ateizm ile ilgili yayınlar yapmak ister.

Marx atomları varlığı yöneten ilke, Tanrı yerine koyar. Bir Tanrı’yı kabüllenmeyen zerreler, atomlar sayısınca tanrıları kabul etmiş olur. “Atom kavramı bakımından doğanın saltık, özsel biçimidir. Bu saltık biçim şimdi saltık maddeye görünen dünyanın biçimden bağımsız taşıyıcısı düzeyine inmiştir. Atomlar gerçi doğanın tözleridir, her şeyin onlardan çıktığı her şeyin onlara döndüğü tözlerdir. Ama görünen dünyanın sürekli yok oluşu bir sona varmaz. Yeni görünüşler kurulur ama atomun kendisi temel olarak hep aşağıda durur. Dolayısıyla atom salt kavramına göre düşünüldüğü sürece onun varoluşu boş uzaydır, yok edilmiş doğadır; gerçekliğe geçince maddesel zemin içine batar, bu zemin çeşitli ilişkiler dünyasının taşıyıcısıdır, onun içinde önemsiz ve yüzeysel biçimlerden başka bir bir biçimde hiçbir zaman varoluş kazanamaz. Bu zorunlu  bir sonuç çünkü atom idealize edilen ve yayılan güç olarak değil, soyut, tekil ve tam olarak kabul edildikte bu çeşitliliği harekete geçirebilir. (Karl Marx, Doktora Tezi s 101)

Marx’ın terkib ettiği bir araya getirdiği metinlere göre varlık bu evren inşa edilmemiş yapılmamış böyle olduğu için böyle devam edip gidecektir. “Bütün evren hep şimdi olduğu gibi idi ve böyle olacak. Çünkü onun bu hale gelebileceği bir şey yok.. bütün bir cisimdir Madem her şey varolmayan bir şey olarak ortadan kalkmıyor, bunlar bölünmeyen ve değişmeyen şeylerdir. Onlar birleşiklerin çözülmeleri içinde sapasağlam doğalarını koruyarak kalıyorlar, içinde çözülecekleri bir yer ya da tarz taşımıyorlar.” (Karl Marx, Doktora Tezi s 107)

Marx atoma ezeliyet verdiği gibi, evrene de ezeliyet vermektedir. Değişimi de inkar etmektedir bu metin. Varoluş yok, değişim yok, k ı y a m e t yok. Şimdi olduğu gibi olan âlem bu olduğu hale nasıl gelmiştir. Hayatı devam ettiren varlıkların her biri hayata hizmet edecek yerlerde yer almışlar, oralardan ayrılsalar hayat bir anda biter. Onları uygun yerlerine yerleştiren plan ve program ve o plan ve programı çizen ve onu varlığa gücü ile dönüştüren yok. Bediüzzaman bu konuyu çok yerde anlatmıştır. Mesela “Kainatın envaını hikmet dairesinde insanın etrafında toplayıp, bütün hacatına kemal-i intizam ile tam bir intizam ile inayet ile koşturmak bilbedahe iki haletten birisidir. Ya kainatın her bir nevi kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat ediyor, muavenetine koşuyor, bu ize yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhalatı intac ediyor, netice veriyor. İnsan gibi bir âciz-i mutlakta en kuvvetli bir sultan-ı mutlakın kudreti bulunmak lazım geliyor. Veyahut bu kainatın perdesi arkasında bir Kadir-i Mutlak’ın ilmiyle bu muavenet oluyor. Demek kainatın envaı insanı tanıyor değil belki insanı bilen ve tanıyan merhamet eden bir Zatın tanımasının ve bilmesinin delilleridirler.” Sözler s 33)

Marx’sın yorumunu Bediüzzaman’ın değerlendirmesiyle eleştirelim. İçinde yaşadığımız sistem, kainat insanın etrafında şekillenmiştir. Bütün varlık ve nesnelerin durdukları nokta insana faydalı olacak faydalı noktalardır. Güneşin, ayın, elementlerin, suyun, bulutun, vezüv, Merkür, Samanyolu her şey durdukları yerde insana göre durmuşlardır. Yani sistem inşa edilmiştir, insan gelmeden önce. Yoksa sistemi insan inşa etmemiştir. Bu sistemin p l a nını  bir atom zerresi yapamaz, bütün varlığı gören bir göz ve ilim kudret olmalı ki âlemi inşa edip insana olan uzaklıklarını tayin etsin. O zaman bu sistemin kendi haline bu hali alması, milyonlarca nesnenin uygun yerinde duracak şekilde hareket etmesi, planlanması ancak mutlak bir gücün sayesinde olabilir. Başka türlü olamaz. Demek bu âlem terkib edilmiştir, farklı şeylerden bir araya düzenli bir şekilde hayatı devam ettirecek surette oluşturulmuştur. İnşa eden inşa ettiği sistemi sonlandırabilir, insanın ölümü evinin de ölümünü gerekli kılar. Ev kainat ise o da bir gün terkib edildiğinden bileşim olduğundan bileşim bozulacaktır. Sâbit bir hali yoktur. Bu âlem bu hale gelmişse, sahibi isterse onu bu halden çıkarıp bir başka hale getirebilir, terkib edilen şeyin terkibi bozulup yeni bir terkib haline girebilir. Kainatın, evrenin bu hali nasıl kazandığı konusu kapalıdır, Marx’ın yorumunda. Daha sonraki durumlarla buna bağlı olarak kapalı kalmıştır.

Marks bütün evrende her şeyi tasarımı, kaderi, hukuku maddenin hareketine bağlar. Bediüzzaman’a göre kainat içinde onu kainat yapan fiiller vardır. “Kainatın heyeti mecmuasındaki teavün, tesanüd, teanuk, tecavübden tezahür eden uluhiyetin büyük sikkesi.” (Sözler s 31) En küçük terkibin üyeleri birbiri ile yardımlaşır. Bir kelimede  altı harf vardır. Bu altı harf birbiri ile yardımlaşır. K harfi kendinden sonraki beş harften yardım alır. E harfi kendinden önceki beş harften yardım alır. Her harf kendinden önceki harflerden aldığı yardımla ayakta durur. Birbirine sırt sırta verir ayakta dururlar. Kainatı meydana getiren nesneler de birbirine dayanır, ayakta dururlar. Bu birbirine dayanacak şekilde duruş muavenet yardımdır. Kainatın en son cüzü de en yakın cüzü de birbirine dayanıp, yardım edip, kucaklaşıp, cevaplaşıp kainatı meydana getirirler. Ayın durduğu nokta da bize göre, en uzak gezegenin durduğu nokta da bize göre. Filozofların fikirleri ve Marx’sın yorumu bütün bunlara kapalıdır. Ne birleşme, ne dağılma, ne bir arada durmak için yardımlaşma ve başka fiiller, ne de çözülme yoktur. Bu kadar harika kainatın nasıl oluştuğu, niçin oluştuğu, nereden geldiği, nereye gideceği kapalı. Bilime dine, fiziğe, mantığa, matematiğe aykırı bir durum.

Marx ve arkadaşları tamamen dine karşı çalışmaları tanınmışlardır. Marx ve Bruno Bauer’in birlikte hazırladıkları ve Marx’sın imzasının olmadığı Son Hükmün Kıyametin Hegel Üzerindeki Kozu isimli kitabı ironik bir kitap olduğu için iddiaları da öyle yorumlandı. Feuerbach ise Hristiyanlığın Özü isimli kitabı yayınladı, Marx onun eserleri ve fikirleri ile felsefesinin bir ayağını oluşturdu. Kitabında dört başı mamur maddeciliği savundu. Bir diğer arkadaşı Moses Hess’di, Bir arkadaşına yazdığı mektupta, Marx’sı anlatır. Tarihi maddeciliğin kurucusu sahte peygambere olan hayranlığını anlatır. “Dr. Marx mabudumun adı odur. Yaklaşık en çok yirmi dört, henüz çok genç bir adamdır ve o r t a ç a ğ  d i n ve siyasetine öldürücü darbesini vuracaktır. Rousseau, Voltaire, Holbach, Lessing, Heine ve Hegel’in bir adamda birleştiğini düşünün, birleştiğini diyorum, toplandığını değil ve işte sana Dr Marx” (Edvard Halet Carr, Karl Makx, Biyografi, s 38)

Marx çok okumuştur. Carr anlatır. “Evlilik sonrasında siyasal, toplumsal ve anayasal tarih ve teori konusunda aralarında Montesquieu’nun Kanunların Ruhu, Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’de bulunan yaklaşık yüz ciltten beş deftere yaptığı özetlerle de bozulmadı. Marx’ın zihni hiç daha açık ve daha hızlı çalışmamıştı. 1843’den 1846’ya kadar geçen üç yıl düşüncelerinin gelişmesinde can alıcı yıllardır.” (Aynı eser, s 43)

Bediüzzaman da çok ukur, ondan daha ileri boyutta kırk kitabı iki yıl içinde hafızasına alır. “Kur’an hakaikının anahtarı olacak ve şübehata karşı muhafaza ve mukabele edecek hikmet ve fünun-ı İslâmiyeye İslami ilimlere dair kırk kitabı iki senede hıfzına aldı, ezberledi.” (Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman’ın Biyografisi, s 40) Ne gariptir ikisi de harika zekalıdır, biri saldırmak ve yıkmak için, diğeri ise savunmak ve yapmak için kitapları okurlar. Her zaman yapmak yıkmaktan zor olduğu için Bediüzzaman’ın tahsili daha etraflıdır. “O eski tarzdaki Kelam ilminin İslam dini hakkındaki şek ve şüphelerin reddine kâfi olmadığına kanaat getirmiş ve fenlerin tahsiline gerek duymuştur. Bu kanaatı hasıl ettiği o zamanda müsbet ilimler denilen bütün fenleri tetebbua başlayarak pek kısa zamanda tarih, coğrafya, riyaziyat, jeoloji, fizik, kimya, asronomi, felsefe gibi ilimlerin esaslarını elde etmiştir. (Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman’ın Biyografisi, s 41) Bediüzzaman kendinden öncekiler gibi zihinden üreterek, soyut düşünmez. Onun düşüncesi tabiat gözlemleri ve bilimin verileri ile birlikte çalışır. Hükümlerini ya kurgusal temsillere ya bilime ya tabiat gözlemlerine dayandırır. Kur’an’ın hakikatlarını bile yeri geldikçe bu üçlü yorum düzeni içinde ortaya koyar. Bu konu da geniş bir döküm gerektirir. Marx belirlediği yıkma hedefine göre malzemeyi terkib edip sonuçlara varır. Bu doktora tezinde açıkca görülür. Alayı meşhurdur Marx’sın. Bediüzzaman yıkılmış veya yıkılmaya maruz noktaları yapar, Marks ise yıkılması gereken noktaları yıkar. İkisinin hareket noktaları farklıdır. 

Devamı var

Bunu paylaşınız

İlginizi Çekebilir

Kamu Denetçiliği Kurumu 28 Şubat Mağdurlarının Yaralarını Sarıyor

Türkiye Büyük Millet Meclisi Kamu Denetçiliği Kurumu, çok önemli bir karara imza atarak 28 Şubat …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
Risale-i Nur ile Tasavvuf, Tefekkür ve Edebiyat Üzerine..

Risale-i Nur Külliyatından Tarihçe-i Hayat isimli risale önsöz ile başlar. Bu önsöz Medîne-i Münevvere’de bulunan …

Kapat