Ana Sayfa / Yazarlar / Transkiritik: Bediüzzaman ve Marks – V

Transkiritik: Bediüzzaman ve Marks – V

Bunu paylaşınız

Yabancılaşma ve Bediüzzaman ve Marx

Marx’sın bilimlerle irtibatı yoktur. Kadim Yunan’a, antik Yunan’agitmesi de bunu körüklemiştir. Antik Yunan bilim üzerine dayalı felsefe üretmez. Marx yeni felsefe ile kavgalıdır, onları tersinden okuduğu kanaatı felsefe tarihinde meşhurdur. Her iki şahsın felsefe ile meşguliyeti de konumuzun bir bölümüdür.

Estetik Bediüzzaman ve Marx
Lukacs, klasik kültürü ve o kültürü oluşturan Avrupa edebiyat ve kültürlerini ileri düzeyde bilen, birbiriyle bunları mukayese edebilen bir fikir ve sanat adamıdır. Marxist olmakla birlikte evrensel bir bakış açısına göre estetik ve sanat sorunları yorumlayan bir Avrupa’lıdır. Bediüzzaman’ın estetiği de bütün batı ve geleneksel şark estetiğinin ve işlenmemiş Kur’an ve peygamberin hadislerinin yine işlenmemiş estetik doğasını bilen büyük bir eleştirmen ve ledünni ve beşeri bir estetikçidir. Bediüzzaman estetiği Lukacs estetiği gibi çok zaman soyut kalmaz, o estetiği büyük gözlemciliğine ve mukayeselerine göre yaparak en yüksek düzeyde yüce estetik yorumlar yapmanın yanında günlük hayatın dini hayatın ayrıntısına giren bir eleştirel estetik perspektifine sahiptir. Lukacs realiteyi ve sanatsal gerçeği peşin hükümlerden arındırarak, ayrıca Marx’ın geliştirdiği metodlara da sadık kalarak yorumlar. Lukacs insanın davranışları ve edebiyat nitelikli ifadelerini estetik yorumlarına esas yapar. Bediüzzaman ise gündelik yaşamı sıradanlıktan kurtaracak ona ruhsal bir huzur temin eden uygulamalı bir yaşam estetiği meydana getirmiştir. Bediüzzaman estetiğinde, ruh, kalb, akıl, istek, beden hepsi bir estetik armoni içine girerler. 

Lukacs idealist estetiğe karşı çıkar, Bediüzzaman ise idealist felsefecilerin dünyayı ve insanı yorumlama tarzlarına sadık kalır diyemeyiz, ama o natüralist, materyalist, marxsist estetikçilerden uzak idealistlere yakındır. Onun üçünü bir ögesi de bütün dinlerin ortak temalarını bir estetik kategoriye çevirmiş ve sadece Müslümanlığa değil bütün kitaplı dinlerle birlikte beşeri dinlerin de insan hayatını düzenleyen realitelerine uygun düşünmüş ve onları aşmış, bütün dinleri etkileneceği bir estetik yaşam felsefesi meydana getirmiştir. Bediüzzaman Lukacs gibi sadece günlük hayatın ve edebi hayatın yorumunu değil, ilimlerin de estetik yorumlarını yapmıştır, natüralist ve materyalist yorumlarla bunalan insan ruhu onun estetik yorumları ile yüzlerce yıldır kaybettiği ruhsal metanetini bulmuştur.

Hayatının elli yıldan fazla süresini bir Marksist eleştiri kuramı ortaya çıkarmak için harcamıştır Lukacs. Batı felsefesinin bütün devlerini ve bunlara ek olarak Hegel, Marks ve Lenin’in fikirlerini özümsedikten sonra dört ciltlik eserini meydana getirmiştir. Bediüzzaman’ın eserleri üzerinde ve oradaki işaretlerden batı düşüncesi ve doğru düşüncesindeki estetik kaynaklara giden meseleler üzerinde durulmadığı için eserler telifinden beri yetmiş yıla yakın bir süre geçmesine rağmen henüz onun eserlerinden sistematik bir estetik felsefesi ortaya konamamıştır. Bu konu onun eserleri üzerinde çalışanların entelektüel yaklaşımlardan yoksun olmalarından ileri gelmektedir.

Filozoflar bu kozmik bilmece olan kainatın olaylarını yorumlarken, insan ve onun içinde yaşadığı büyük evi olan arz ve kainatın güzelliklerini görmüşler ve bir güzellik felsefesinın kırık dökük düşüncelerini eserlerinin arasına serpiştirmişlerdir. Çok sonra bir filozof Baumgarten estetiği müstakil bir alan olarak görmüş ve ortaya düzenlenmiş bir estetik teori çıkarmıştır. Bediüzzaman bütün hayatı boyunca batı felsefesi ile ilgilenmiş, felsefi metinlerin içindeki estetik yorumları okumuş, kendisi de eserlerinin arasında kendi görüşleri ve dünya anlayışı içinde estetik yorumlarını serpiştirmiştir. Ama bütün bunlar sıradan insanların matematik düzeni gibi değil dehaların yıldızların dağınık ama iç ahengine uygun şekilde eserlerini düzenlendiği için bir sistematik estetikçi onları bir araya getirecektir.

Bediüzzaman’ın estetik telakkileri birden dünya gündemine oturacak ve farklılığı vurgulanacaktır. Bediüzzaman eserleri kışta fırtınaları dindirmek için yazmış ve fırtınaları meltem rüzgarlarına çevirmiştir, baharı yaşanmakta olan o dünyanın yaz mevsimi harika olacaktır. Onun eserleri toplumun değişimine göre gündeme yavaş yavaş girmektedir. Yazılışları ledünnî bir takvimle olduğu gibi, gelişi, intişarı ve derinliği ve ihtişamı da aynı ledünni takvime göre olacaktır.

Bilimi topluma yansıtma ile estetiği topluma yansıtma farklı şeylerdir. Bilim estetiğin yanında kaba gerçek şeklinde de yorumlanabilir. O kaba gerçeğin içinde estetik gerçeği görmek özel eğitim gerektiren bir iştir. Bediüzzaman günlük yaşam, sanat hayatı, dini hayat, evrenin yorumu, bilim içindeki yansıtmaları eserlerinde estetik biçimde yansıtmıştır. Nesnelleştirme sanatın ve dini hayatın anlaşılmasında ve yorulmasında temel nitelikli bir ifade ve anlatım tarzıdır.

Sanatçılar, filizoflar, veliler, peygamberler, sıradan insanların en önemli faaliyeti bilerek bilmeyerek nesnelleştirmek, objektivasyondur. Bunun daha basit yorumu ifade etmek, biçimlendirmek, söylemekdir. Bütün bunlar objektivasyonun bölümleridir.

Modern çağın estetikçileri olarak kabul edilen Marks, Nietzcshe ve Freud’un estetik anlayışlarında insan b e d e n’inden hareket ederler. Biri çalışan bedeni, ikincisi güçlü bedeni, üçüncüsü ise arzulayan bedenden hareket ettiler. Bediüzzaman ise seyreden ve tavır eden bir tümel küllî insandan hareket etti. Onlar sadece bedene takılıp kaldılar, Bediüzzaman ise kainat karşısında en complek ve külli, tümel canlı olan insan ile evren ve Allah arasındaki ilişkileri estetikleştirdi. Bediüzzaman estetiğinin iki ana kelimesi vardır, birbirini takib eden biri gözlem, müşahade observatian, diğeri seyir contemplation. Bütün Bediüzzaman’ın eseri gözlem ve seyirdir. Bu iki kelimeden hareketle yorumlanabilir. Bediüzzaman kendinden önceki yorum geleneğinden de bu iki yönü ile ayrılır.

Bediüzzaman estetiğinin çok yönlü bir doğası vardır. O ne hayatın, ne kainatın, ne insanın, ne Allah’ın belli noktalarına takılıp kalmaz. O girdiği her konuda yukarı bir noktadan meselenin her tarafını görerek yorum yapar. Bu batı estetiğinde böyle değildir. Kant, Hume, Schiller, Hegel, Fichte, Schelling, Schopenhauer, Marks, Nietzsche, Freud, Heidegger Benjamin, Adorno hepsi belli bir noktadan hareket ederler, veya belli bir yeri hakim nokta olarak görür oradan estetik sorunlara bakarlar. Evren külli, tümel bir tasarımdır, insan da onun karşısında idrak ve algısı ile en külli ve o külli varlığı anlayabilecek bir madde ve ruh bileşimi içindedir. Bu yüzden Bediüzzaman insana da evrene de, onlardan hareketle Allah ve ona ait olan vücub alanına küllî, ihataca edici bir noktadan bakar.

Bedenden hareket edince Marksizm “klasik bir aç gözlülük hikayesidir” der Terry Eagleton. Bu çok doğru bir tesbittir. “Marksizm bize klasik bir aç gözlülük hikayesi anlatır. Bu hikayede insan bedeni boyundan büyük işlere kalkışır, toplum ve teknoloji dediğimiz uzantıları vasıtasıyla dünyayı kendine ait bir parça haline getirmek ister. Ama sonunda bunu başaramadığı gibi kendi duyusal servetini de tüketir. Bu trajediye elbekteki teknolojinin baş döndürücü bir hızla gelişmesi değil, bu gelişmenin zeminini oluşturan toplumsal koşullar neden olmuştur. Şöyle ki emeğin meyvelerine sahip olmak için vahşi bir savaşım verilmektedir ve yıkıcı olabilecek bu çatışmaları denetim altında tutmak ve istikrara kavuşturmak için bir dizi toplumsal kuruma ihtiyaç vardır. Bunu sağlayan mekanizmalar bastırma, yüceltme, idealize etme, inkar etme, hep psikanalitik hem de politik söylemin parçalarıdırlar. Ne var ki bedenin güçlerini ele geçirme ve denetleme savaşı öyle kolay bitmez ve bu savaş tam da onu bastırmayı amaçlayan kurumlara damgasını vurur.” (Terry Eagleton, Estetiğin İdeolojisi, s 249)

Marks’ın hareket noktası bedendir, estetiği de felsefesi de, siyasi ve ekonomik ilişkileri de. Bediüzzaman ise insandan hareket eder. Ama batı toplumunun sadece ağzını bedenine dayamış kendini yiyip bitiren, hem sosyal ilişkileri üst yapı alt yapı ilişkilerini belirleyen insanın yerine insanın evren ve Allah karşısındaki yerini belirleyip o noktadan bakar ilişkilere. “Cenab-ı Hak, Mâbud-ı Bilhak, tapılmayı hakkıyla hakkeden, insanı şu kainat içinde Rububiyet-i Mutlakasına, mutlak ve eksiksiz terbiye faaliyetine, umum âlemlere, Rububiyet-i Ammesine, bütün varlığı terbiye edişine, karşı en ehemmiyetli bir abd, kul ve hitâbât-ı subhâniyesine, âlemi ve insanı izah eden hitabına, en mütefekkir, en düşünen bir muhatab, ve mazhariyet-i esmasına, isimlerinin yansıdığı varlıklara, en câmi, en hacimli, bir ayine, ve onu ism-i Azamın bütün isimlerini içine alan kuşatıcı bir ismin, tecellisine ve her isimde bulunan İsm-i azamlık mertebesinin tecellisine mazhar bir Ahsen-i takvimde, en güzel biçimde, bütün canlılardan farklı bir güzellikte, ve en güzel bir mucize-i kudret, Allah’ın kudretinin en güzel bir mucizesi, insanları hayrette bırakan eseri, ve hazain-i rahmetinin müştemilatını, rahmetinin hazinelerinde olan şeyleri, iki hazine yer ve gök, bütün canlılar bu hazineden çıkıyor, o hazinelerden çıkan şeyleri tartan insandaki ölçüler ve hisler, tartmak, tanımak için en ziyade mizan ve aletlere mâlik, sahip bir müdakkik, varlığın harika eserlerini mana hazinelerine çözen bir sanatçı inceliğinde canlı ve nihayetsiz nimetlerine en ziyade muhtaç ve fenadan en ziyade müteellim, elem duyan ve bekaya en ziyade müştak ve hayvanat içinde en nazik ve ne nazdar ve en fakir ve en muhtaç ve hayat-ı dünyeviyece en ziyade müteellim elem duyan, ve en bedbaht ve istidadca en ulvi, yüce ve en yüksek surette mahiyette yaratsın” (Sözler s. 79)

Kainatı gören ve yorumlarda bulunacak özelliklere sahip, yorumlayacak ölçüleri taşıyan, varlıkları ile insana hitab eden, konuşan, ayrıca kitapları ile insana hitap eden konuşan Allah. Bir ağaç da konuşur, bir kitap da konuşur. Herkes ağacın ve dağın konuşmasını anlayamaz, kitaptan anlar. İnsan iki kitabı anlayacak bir özel bir muhatabdır. Gördüğü şeyler üzerinde inceden inceye düşünen bir muhataptır. Bir ressamın eseri onun isimlerinin, özelliklerinin yansımasıdır. İnsan o resimde ressamın özelliklerini okur, yorumlar. İnsan da kendini ve kainatı isimleri ile yapan Allah’ın eserlerindeki isim inceliklerini hem gösteren hem anlayan bir canlı. Mikelanj’ın Musa heykeli onun en güzel eseri, Sinan’ın Selimiye en güzel eseri, İnsan da Allah’ın en güzel eseri olara yaratılmış.

Allah-insan-kainat üçlüsü içinde insan, muhatab, yorumlayan, düşünen,tartan, hassas, bir canlı. Bu kadar ince ve derinlikli özelliklere sahip bir varlığı Marks bir kuru bedene indirger. İkisi arasındaki fark…

Marks estetiği içinde paraya, ihtiyaca da özel bir yorum payı verir. Bunlar estetiğinin ilgi çekici öğeleridir. “İşçinin ihtiyaçları boyunu aşmışken, aylak üst sınıf mensubu ihtiyaçsızlıkla mâlüldür. Maddi imkanların kısıtlamadığı arzuları , öz üretken, rafine doğadışı, düşsel bir nitelik kazanırlar. Marks için tıpkı bu tüm görüngülerin en maddisi olan para gibi felsefi idealizmin toplumsal muadilidir. Marks’a göre para tepeden tırnağa idealisttir, özdeşliğin geçici olduğu ve her nesnenin bir anda başka bir nesneye dönüşebildiği bir hayali fantezi alemidir. Para da tıpkı toplumsal asalağın düşsel arzuları gibi tamamen estetik bir görüngüdür, özgöndergeseldir. Maddi gerçeklerden bağımsızdır ve bir sihirbaz hüneriyle şapkasından sonsuz sayıda dünya çıkarabilir” (Terry Eagleton, Estetiğin İdeolojisi, s 252)

Bediüzzaman da i h t i y a ç ve arzuları açar, muhtaçlığın derinliğine arkeolojisini yapar, ama onların sonsuzluğundan dolayı insanda hasıl olan darlıkların önüne ebedi bir zatı ve ebediyeti koyar “İnsan kainatın ekser envaına muhtaç ve alakadardır. İhtiyacatı âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedi cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi Cemil-i Zülcelal’i de görmeğe müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmağa muhtaç olduğu gibi, berzaha göçmüş yüzde doksan dokuz ahbabını ziyaret etmek ve firak-ı ebedîden kurtulmak için koca dünyanın kapısını kapayacak bir mahşer-i acaib olan ahiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp ahireti yerine kuracak ve koyacak bir bir Kadir-i Mutlak’ın mutlak bir gücün dergâhına ilticaya, sığınmaya muhtaçtır” (Sözler s 296)

Marks’ın beden ile sınırladığı ihtiyaçlara Bediüzzaman ne kadar genişlik getirir. İhtiyaç kelimesi kullanılmış, ihtiyacı olan muhtaç olduğu için muhtaç kelimesi kullanılmış, arkasına arzu kelimesini kullanmış, bir de istek kelimesini bunlara ilave edersek, Marks, Niçe, Freud üçünün de felsefelerinin ana kelimeleri ile bir insan portresi çizilmiş. Kıyaslanırsa gözlemin, Marks’ın kızdığı spekülatif kurgusal felsefe yapılmadan insan nasıl ortaya konmuş, böyle bir insana güç istenci Niçe gibi onu Allah’tan koparmak değil, onu bir güce yaslandırmaktır.

Bediüzzaman insanın dört bir yandan ihtiyaç tesiriyle yıkılmaya yüz tutmuş dünyasını Allah’a dayanarak inşa eder. “İ ş t e bu vaziyette bir insana hakiki Mabud olacak, yalnız her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nazır, her mekanda hazır, mekandan münezzeh, acizden Müberra, kusurdan mukaddes, nakıstan muallâ bir Kadir-i Zülcelâl bir Rahim-i Zülcemal, bir hakîm-i Zülkemal olabilir. Çünki nihayetsiz hâcât-ı insaniyeyi ifa edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise mabudiyete layık yalnız odur. “(Sözler s 297)

Devamı var 

Bunu paylaşınız

İlginizi Çekebilir

İttihad-ı Muhammedî ve Bediüzzaman

Cem‘iyyet-i Muhammediyye olarak da adlandırılan fırka, Otuzbir Mart Vak‘ası’ndan (13 Nisan 1909) on gün kadar …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
Şaban Ayının Önemi ve Faziletleri

“Bu Şa‘bân ayı, Receb ve Ramazân arasında kalan, insanların gaflet ettikleri bir aydır. Hâlbuki Şa‘bân …

Kapat