Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / Transkiritik Bediüzzaman ve Marks – I

Transkiritik Bediüzzaman ve Marks – I

Bunu paylaşınız

Transkiritik

Bediüzzaman ve Marks

Hayatlar

Felsefe

a- Antik Yunan
b- Yeni felsefe
c- Hegel ve Marks
d- İdealist felsefe Marksist felsefe karşıtlığı
e- Spekülatif felsefe ve Marks ve Bediüzzaman
f- Mutlak

Atomculuk

a- Tarihi
b- Marksın doktora tezi
c- Bediüzzaman’ın karşı yorumları

Din

a-Marksizm ve Din –Bediüzzaman ve Din
b-Doğal Din
c-Din ve Gözlem

Anarşi

Temalar

a- Yabancılaşma
b- Yaratılış
c- Tasarım
d- Allah
e- Ahiret
f- Totalirizm
g- Çarpıtma

Materyalizm
Metafizik
Çatışma
Psikanalitik Öğeler
Baskı ve zulüm
Gerçeği Yansıtma

Estetik

a Armoni

Sanat

Sonuç

Eleştiri ve Marks ve Bediüzzaman
Zevk Eleştirisi, Aklın eleştirisi
Mülteciler
Fransız Devrimi Marks ve Bediüzzaman
Sermaye ulus ve devlet
Nesneler mark ve Bediüzzaman
Perspektif
Metafizik, fizik ve
Ahlak
Ulus ve cemaat

Felsefe ve Bediüzzaman

Marks ve Felsefe

Marks üniversite kariyerine 1836’da Bonn’da başladı. Fakat ertesi yıl Berlin’e geçti. Önce hukuk okumayı düşündü, sonra Felsefe’ye yöneldi. David Straus’un İsa’nın Yaşamı isimli kitabı Sol ve Genç Hegelciler üzerinde olumsuz tepkiler doğurdu, Marks da bunlara yakındı. Sağcılar Hegel’in sistemini savundular . Hristiyanlık Hegel tarafından destekleniyordu. Sol Hegel’ciler ise Hegel’in metodunu kullanarak klasik kurumları ve inançları tartışmaya açıyorlardı. Fransız aydınlanmasının dine ve mutlakiyetçiliğe verdiği kavgayı Genç Hegel’ciler devam ettiriyorlardı. Bunlar 1841 de Ludwig Feuerbach ‘ın Hristiyanlığın Özü kitabıyla dini nihai olarak yıkmayı başardığını zannettiler. Solcular Hegel’in idealizmini radikal bir hümanizme çevirdiler. Marksizmin dini –felsefi temelleri görünmüştü. Mark da bunu tamamlayan bir çalışma ile din karşıtı bir tez ile 1841 yılında bu tezi destekledi. Marks İsa’nın Hayatı isimli kitabın tesirin kırmak için bir ateist dergi çıkarmak istedi, Brunu Bauer ile, Brunonun Bonn’dan sürülmesi Marks’ın üniversiteye geçme hayallerini bitirdi. Çünkü sağ Hegelciler Marks’ın doktora tezindeki uluhiyet karşıtı iddialardan hoşlanmadılar. Marks felsefeden siyasete kaymaya başladı. Köylülerin haklarını savundu. Felsefe eleştirisinden tarihi materyalizme geçmeye başladı. Bu sırada felsefi konularda Marks’ın üstadlarından olan Feuerbach ortaya çıktı. O Tanrı ile insan arasındaki ilişkilerin ortaya çıkması için Tanrı’yı özne, İnsan’ı da yüklem konumuna yerleştiren dini açıklamaların tersine çevrilmesini işliyordu. 1843 ile 1844 de Marks artık felsefeden siyasete doğru geçmiştir. Bu dönemde Marks sisteminin felsefi-ateist ayağını oluşturmuş olur. Bundan sonra şartların gereği siyasi ayağı gündeme gelir.

Bediüzzaman Yunan ve Roma felsefesinin tanımının çok ötesinde İslam düşüncesine getirdiği zararları anlatır. “Âlem-i İslamın şu medeniyete karşı istinkafı ve soğuk davranması ve kabulde ıztırabı cay-ı dikkattir. Zira istiğna ve istiklaliyet hassasıyla mümtaz olan şeriattaki ilahi hidayet Roma felsefesinin dehasıyla aşılanmaz, imtizac etmez, bel olunmaz, tabi olmaz.

Bir asıldan tevem olarak neşet eden eski Roma ve Yunan iki dehaları, su ve yağ gibi mürur-ı asar ve medeniyet ve Hristiyanlığın temzicine çalıştığı halde, yine istiklallerini muhafaza adeta tenasuhla o iki ruh şimdi de bir başka şekillerde yaşıyorlar. Onlar tev’em ve esbab-ı temzic varken imtizac olunmazsa, şeriatın ruhu olan nur-ı hidayet; o muzlim medeniyetin esası olan Roma dehasıyla hiçbir vakit mezc olunmaz, bel olunmaz.(Sünuhat s 60)

Hristiyanlık ile Roma ve Yunan düşüncesi bir araya gelememiş. Bu uzun bir bilim tarihi ve düşünce, felsefe tarihi sorunudur. Hristiyanlık gelmiş ama Yunan ve Roma düşüncesi ile birleşememiş, su ile yağın birleşemeyişi gibi. Birleşemedikleri halde bir arada iki ruh şeklinde yaşamaktadırlar. Ama iki ayrı ruhun tesiri görününce buna yaşamak denirse, işte öyle yaşamak. Bediüzzaman Yunan ve Roma ile Hristiyanlık birleşemedikleri halde, onlar birleşebilecek yönleri varken birleşemeyince, İslamiyet, hidayetin ruhu nasıl Roma ve Yunan dehası ile birleşebilir. İslamiyet kendi içinde istiklalini kazanmış bir sistemli düşüncedir, ama Hristiyanlık bağımsızlık kazanamamış çeşitli unsurların özellikle Roma ve Yunan’ın bir arada olamadığı bir karışıklık eseri gösterdiği için , onun bu yapısı Yunan ve Roma ile birleşebilirken, İslamın bağımsız yapısı kesinlikle Yunan ve Roma felsefesiyle birleşemez. İslam âlimlerinin bunlara karşı soğuk tavrı dinlerinin yapısından dolayıdır. Marks maksizmin felsefi ayağını eski yunan felsefesine Demokritos ve ve Epiküros’un felsefelerine dayandırırken, Bediüzzaman bu şahısların ve antik yunan felsefesini kabullenmez, karışık olduğu reddeder. Bu Bediüzzaman ile Marks’ın kadim eski yunan felsefesi bahsinde farklı düşündüklerini gösterir.

Marksizmin inkar tarafı o dönemden inşa edilmişken Bediüzzaman ise onlar ve ondan sonraki ateistleri eleştirir.
Marks, Spinoza’nın Tractatus Theologico Politikus’unu okurken kaleme aldığı yazılarında Platon’dan Hegel’e tüm felsefe tarihini inkar eder. (Philippe Raynaut, Stephane Rials, Siyaset Felsefesi Sözlüğü, s 563) Marks antifelsefe bir görüşe sahiptir. Onun sahip çıktığı kısım antik çağın felsefesidir. Epükiros, Demokritos, Lucretus gibiler onun fikirlerini yaydığı kişilerdir.

Bediüzzaman ise antik Yunan felsefesine karşıdır. Daha sonraki felsefe içinde ahlak, sanat, sosyal hayat, kemalata hizmet eden felsefenin yanındadır. Natüralist ve Materyalist felsefecilere karşıdır, karşı olmakla kalmaz, onların bütün iddialarını çürütür. (Asa-yı Musa s. 3) Bediüzzaman bütün felsefe tarihine değil, ateist ve natüralist felsefeye , ahlaksızlık ve zevke hizmet eden felsefeye karşıdır, müsbet felsefe ile barışıktır. İki şahsın felsefe tarihi karşısındaki tutumları da böylece farklılık gösterir.

Yunan ve Roma’nın hevesata dayanan, heva ve hevese göre şekillenen yapısı ile mukaddes bir din olan Hristiyanlığın itikadi yapısı bir arada olmaması gerekirken, eski yunan ve romanın izleri Hristiyanlığın kültür ve sanatında, dinî yapısında görülmektedir. Kiliselerin bile eski Yunan ve Roma’dan gelen heykeller ve putcuklarla dolu olması, kadın erkek ilişkilerindeki dine aykırı liberal tutum hep eski roman ve yunan tesiri iledir. Bütün bunlar dünyevi ve hevese tabi Yunan ve Roma’nın, ilahi bir tasarım olan din ile birleşmesi imkansız iken böyle bir terkip Hristiyan dininde ve sanatında sağlanmıştır. Ama nasıl bir sağlanma, sağlıksız dinin saf yapısına aykırı bir birleşme. Bediüzzaman bütün bunları nazara verir. İslamla birleşemeyiş nedeni bu gerekçeler üzerine bina edilir. Daha başka nedenleri varsa da Bediüzzaman bu çok ince meseleyi örneksiz anlattığından biz bu kadar hissedebildik. Ayrıca Hristiyan dininin bilim tarihi eski Yunan ve Romadan gelmektedir. Astronomi gibi kozmik alan düşünceleri Aristo ve kadim yunan bilgeleri olan Epikür ve benzerlerinin fikirleri üzerine bina edilmiş. Hristiyanlığın kozmik telakkileri Aristonun fizik anlayışına göre şekillenmiş, adeta itikad olmuş, bu yüzden birtakım filozoflar fikirlerini hristiyan itikadına göre şekillendirmişler, aykırı olanlar zulüm görmüş hatta yakılmışlardır. Sokrat, Galileo, Bruno, Descartes bu baskı görenlerden birkaçıdır.

Bediüzzaman burada sadece eski yunan ve roma felsefesini bilmenin ötesinde hristiyan medeniyetinin roma ve Yunan ile birleşemediği gibi bir konuya, batı medeniyeti konusuna da hakimiyetini göstermektedir. Oradan İslam medeniyeti ile kendi arasında birliğini temin edememiş bir medeniyetin birleşmesinin imkansızlığına varmaktadır. Bu onun yüksek derecede bir medeniyet meselelerine hakimiyetinin olduğunu gösterir. Bütün bu bilgiler ve sentezler ancak gözlemlere ve bilgiye dayanırlar, başka türlü olması imkansız. Bediüzzaman bu bilgileri, böyle derinlikli sentezleri yapacak bilgileri nasıl ve ne şekilde elde etmiştir, bu da garip bir meseledir.

Marks’ın Milattan önce 500 lü yıllar içinde cereyan eden bir varlık ve yaratılış teorisini ondokuzuncu asra taşıması, Marksizmin temelini dinsiz ve ilahsız bir dünya üzerine kurmak istemesinden dolayıdır. Marksizmi ihtilale veren ikibin yılı aşkın bir süre gelişmiş olan felsefeyi inkar ve insan düşüncesinin henüz iptidai dönemine gitmektir. Antik Yunan felsefesi karıştırıcı bir nitelikle Mark’sın felsefeyi inkarı yüzünden tekrar ilkele ve ibtidaiye dönmektir. Bediüzzaman antik yunanın fikirleri ihtilale verdiğini söyler. “Hikmet-i Yunaniyenin bir kısmı daire-i islamiyete duhul etmeleriyle, din süsüyle görünerek , efkarı ihtilale verdiler.” (Muhakemat s 16)Memun asrında tercüme edilen yunan felsefesi o zamanki İslam düşüncesine karıştırır. Marks’ın da gelişmiş bir felsefenin bütün safahatını kuracağı felsefenin hiçbir yerine yerleştiremesi, Antik Yunanı alması doğu düşüncesinde Memun asrında yapılan karıştırmayı, Marks batı düşüncesine 1841’de yapmıştır.

Hakikaten Marks’ın doktora tezi hem kendi hayatını hem de Marksizm ile geleneksel dünyanın düşünce biçimini sarsmış hatta yıkmıştır.” Epikürcülük on sekizinci yüzyıl boyunca gerek İngiltere’de gerek kıta Avrupa’sında materyalist fikirlerin gelişiminde önemli bir rol oynamayı sürdürdü. İtalya’da Napoli Engisizyonu Vico’nun dostlarının birçoğunu Epiküros ve Lucretius’un sadece adlarını andılar diye hapis cezalarına çarptırdılar. Vico da Epikür felsefesinin çalışmaları üzerindeki etkisini büyük ölçüde gizleme gereği duydu, bu tutum Epikürcülüğün sapkın doğasından kaynaklanıyordu” (Marks’ın Ekolojisi, s 71) John Belamy Foster de batı tarihi içinde Epikürcülüğün yaptığı olumsuz tesirleri anlatırken Bediüzzaman’la bu tesirlerin olumsuzluğunda birleşir. Boyle ve Newton, atomun hareketlerini kabul etmekle birlikte Tanrı’yı kabul ettiler. “Epikürcü materyalizmin dine karşı yönelttiği meydan okuma , maddi dünyaya ilişkin mekanik bir görüş geliştirmekle birlikte sahne arkasında doğaya ilk hareketini veren bir Tanrı’ya yer veren Boyle ve Newton gibi önde gelen bir çok bilginin eserinde garip bir uzlaşmayla sonuçlanmıştır.” (John Bellamy Foster, Marks’ın Ekolojisi 71) Bediüzzaman’ın yeni felsefeyi alkışlaması da bu yüzdendir. Bediüzzaman böylece evreni dini bir yoruma bağlayan bilim adamları ve fizikciler ile birleşir, bunlar Boyle ve Newton’dur.

Bayle ve Newton’un Epikürcülüğün tesirlerini kırmaları, Allah’ın varlığını kabul etmeleri hristiyan düşüncesini ve bilimi tasaffi ettirdi. Aynı durum Bediüzzaman’ın yorumları ile doğu dünyasında Memun asrında cereyan etti, bazı alimler tercüme edilen eski Yunan ve israiliyat tesirlerini temizlemeye çalıştılar, ama tam başarılı olamadılar. “Hem vakta ki hikmet-i Yunaniyeyi Müslüman etmek için Memun asrında tercüme olundu. Fakat pek çok esatir ve hurafatın menbaından çıkan o hikmet bir derece müteaffine olduğundan, sâfiye olan Arap efkârının içlerine tedahül ettiğinden, girdiğinden bir derece efkarı karıştırdığı gibi, tahkikten taklide yol açtı.

Evet nasıl ki ihtilât-ı Acem ile Kelam-ı Mudari’nin melekesi fesada yüz tutmakla, muhakkikîn-i ulema o melekeyi muhafaza etmek için ulum-ı Arabiye’nin kavaidini tedvin ettiler, düzenlediler. Öyle de şu hikmet ve israiliyat dahi daire-i islamiyete duhullarıyla beraber, girmeleriyle beraber, bazı nakkad-ı muhakkikin-i İslam –İslam’ın itikadının büyük eleştirmenleri – temyiz ve tasfiyelerine teşebbüs ettiler. Fakat hayfa … Tamamiyle muvaffak olamadılar.“ (Muhakemat, s 18)

Foster’in tesbitleri ile batı düşüncesinde iki grup insan bir kısmı yanında bir kısmı karşısında oldular, Epikür felsefesinin. Marks bu kavgalı konuyu özellikle seçti. Bediüzzaman eski yunan ve roma felsefesinin İslam düşüncesinden kovulamadığını felsefe tarihinden istihrac etmiştir. Felsefe tarihi karşısında Marks ile Bediüzzaman bu yönden de ayrılırlar. Bediüzzaman onun seçtiği kısmı ve felsefeyi felsefe tarihinden silmenin gereğini kabul eder, İslam dünyası bunu başaramadığını söyler.

Doğu dünyasındaki tesirlerini Bediüzzaman anlatırken ayetlerin tefsirinde bile bu felsefenin olumsuz tesirlerini anlatır. Bediüzzaman büyük bir medeniyet tarihi yorumcusudur. Foster’in yüzyılımızda yaptıklarını Bediüzzaman on dokuzuncu yüzyılın başında 1909’da anlatır. “İş bu kadar da kalmadı. Çünkü tefsir-i Kur’an’a sarf-ı himmet edildiği vakit, gayret edildiğinde, bazı ehl-i zahir, yüzeysel anlam verenler, Kur’an’ın nakliyatını bazı İsrailiyata tatbik ve bir kısım ayatını dahi hikmet-i mebzureye, adı geçen felsefeye, yunan felsefesine- tevfik ettiler, uydurdular. Çünkü gördüler ki Kur’an makul ve menkule müştemildir. Hadis de öyle… Sonra kitab ve sünnetin bazı nakliyat-ı sadıkalarıyla bazı muharref israiliyatın ortasında bir mutabakat ve münasebet istinbat ettiler. Hem de hakiki olan akliyatlarıyla mevhum ve mümevveh olan şu hikmet olan şu hikmet arasında -kuruntu ve vehim olan yunan felsefesi- bir müşahabet-benzerlik- ve muvafakat –uygunluk- tevehhüm eylediklerinden şu mutabakat ve müşahabeti, Kitab ve Sünnet’in manalarına tefsir ve maksatlarına beyan zannedip hükmeylediler.” (Muhakemat, s 18) Eski Yunan felsefesi sadece Hristiyan dinini değil İslam dinini de karıştırmıştır.

Kur’an’ın yorumlarına, tefsirlerine dahi Yunan hikmetinin girmesini eleştiren Bediüzzaman bu şekilde hakikat eleştirmeni vasfı gereği ta Memun asrından sonra tefsirlere giren “hikmetin ebatılını, hikayatın esatirini “görmüştür. Felsefenin bâtıl olan yanını ve hikayelerin mitolojik kısmının Memun asrındaki tefsirlere girmesini gören Bediüzzaman büyük bir eleştirmendir, felsefe tarihi eleştirmeni, antik Yunan’ın nerelere kadar gittiğini ifade eder. Bediüzzaman bahsi o kadar ciddiye alır ki yunan felsefesinin tesirlerini müstakil bir bahis altında Muhakemat isimli eserinde anlatır. Yunan felsefesi hem şarkı hem garbı, hem İslamiyeti hem İncil ve çevresinde oluşan Hristiyanlığı karıştırmıştır. “Kella, sümme kella… Zira kitab-ı Muciz’ül Beyan’ın misdakı icazidir. Müfessiri eczasıdır. Manası içindedir. Sadefi de dürrdür, meder değildir. Faraza bu mutabakatı izhar etmekten maksad, o şahid-ı sadıkın tezkiyesi için olsa da yine abestir. Zira Kur’an-ı Mübin ona mekalid-i inkıyadı teslim eden öyle akıl ve naklin tezkiyelerinden pek yüksek ve ganidir. Çünkü o onları tezkiye etmezse, şehadetleri mesmu olamaz. Evet süreyyayı serada değil semada aramak gerektir. Ku’ran’ın meanisini de esdafında ara. Yoksa karmakarışık olan senin cebinden arama, zira bulamıyorsun. Bulsan da sikke-i belagat olmadığından Kur’an kabul etmez.

Zira mukarrerdir. Asıl mana odur ki elfaz onu sımahta boşalttığı gibi, zihne nüfuz ederek vicdan dahi teşerrüb etmekle, ezahir-i efkârı feyizyab eden şeydir. Yoksa başka şeyin kesret-i tevaggülünden senin hayaline tedahül eden bazı ihtimalat veyahut hikmetin ebatilinden ve hikayatın esatirinden sirkat edip cepte doldurarak sonra ayat ve ehadisin telafifinde gizletmek, çıkartmak, elde tutmak, çağırmak ki “Budur mana geliniz alınız” dediğin vakit alacağın cevap şudur. “Yahu işte senin manan siliktir. Sikkesi takliddir, nakkad-ı hakikat reddeder. Sultan-ı icaz dahi onu darbedeni tardeder. Sen ayet ve hadisin nizamlarına taarruz ettiğinden, ayet şikayet edip hakim-i belagat senin hülyanı senin hayaline hapsedecektir. Ve müsteri-i hakikat dahi senin bu metaını almayacaktır. Zira diyecek “ayetin manası dürrdür, bu ise mederdir. Hadisin mefhumu mühec, -ruh- bu hemecdir- sinek- (Muhakemat s. 19) Hristiyan kültürünün Yunan felsefesiyle uyuşmadığını su ile yağ misali ile eleştiren Bediüzzaman İslam dininin de bu felsefeden olumsuz etkilendiğini anlatmış olur.

Materyalizm ve İdealizm Kavgası

Bediüzzaman ve Marks

Yabancılaşma, Bediüzzaman ve Marks

Yabancılaşma insanların tarihinin bir neticesidir. Dini yabancılaşma ve spekülatif, deneysiz, üretilen felsefe ve para da yabancılaşmayı doğurur. Bunlar insanın sefaletini gizlemek için kullanılan araçlardır. İnsanı mücadeleden uzaklaştıran tutumlardır. Emekçinin sahip olana boyun eğmesi de yabancılaşmadır. Makinanın insanı köleleştirmesidir. Yabancılaşmayı emekci devrim ile değiştirecektir. Proleteryanın yabancılaşması çözümünü kendi içinde taşıyan mutlak bir insanlıktan uzaklaşmadır. Bediüzzaman spekülatif felsefeyi değil akıl ve mantık üzerine hakim olan gözleme dayanan felsefe üretir.

Yabancılaşma Bediüzzaman’ın temaları arasında özel bir konuma sahiptir. Her iki şahıs da Bediüzzaman ve Marks yabancılaşmadan şikayetcidir. Biri işin, emeğin, paranın insanı yabancılaştırmasını, diğeri de kainat kitabı karşısında onu okumadan, onun büyük ve küçük harflerine ilgi duymadan hazlara ve eğlencelere boğulmayı yabancılaşma olarak yorumlar. İlgisizlik, istiğna, sevgisizlik, manalara karşı kayıtsız durmayı yabancılaşma olarak değerlendirir. On Birinci Söz’de kainat sarayının inşasından sonra, insanın oraya davet edilmesini ve giren insanların iki kısıma ayrılmasını hikaye ederken yabancılaşmamış kısım ile yabancılaşan kısmı anlatır.

“İkinci gürûh ise, akılları bozulmuş, kalbleri sönmüş olduklarından, saraya girdikleri vakit, nefislerine mağlûp olup lezzetli taamlardan başka hiçbir şeye iltifat etmediler; bütün o mehâsinden gözlerini kapadılar ve o üstadın irşâdâtından ve şâkirdlerinin ikazâtından kulaklarını tıkadılar. Hayvan gibi yiyerek uykuya daldılar; içilmeyen, fakat bâzı şeyler için ihzâr edilen iksirlerden içtiler, sarhoş olup, öyle bağırdılar, karıştırdılar, seyirci misafirleri çok rahatsız ettiler, sâni-i zîşânın düsturlarına karşı edepsizlikte bulundular. Saray sahibinin askerleri de onları tutup, öyle edepsizlere lâyık bir hapse attılar.” (Sözler s 112)

Burada yabancılaşma aklın ve kalbin kendinden bekleneni vermemesi yüzünden Allah ve kainata, yapılan hatırlatmalara, ikazlara kulak tıkamaktır. Sadece yemek ve uykuya dalmak, lezzetli yemeklerden başka şeye iltifat etmemek işte Bediüzzaman’ın temaları içinde yabancılaşma budur. Bediüzzaman bütün eserlerinde bu tipi yabancılaşmadan kurtarıp içinde yaşadığı kainata ve onun sahibi olan Allah’a karşı şuurlu bir şekilde dostane yaşatmaktır. Bütün bahislerde bu yabancılaşmış tip çeşitli şekillerde görünür.

Allah ve kainat kuluna yabancı değildir. Onun hayatını ona veren ve hayatının devamı için gerekli olan rızıkları temin eden odur. Kainatı onun istekleri ve zevkleri doğrultusunda ona tahsis eden odur. İnsan bedenini kainatla, nesnelerle, varlıklarla anahtar kilit türünden ikili uygunluk içinde veren odur, vücudu alakadar olduğu nesnelerle münasebete girecek şekilde çok boyutlu yaratan odur. Elbette bu insan kendine bunlara yapana karşı yabancı duramaz, yabancılaşamaz, ilgisiz duramaz. Bu vadide Bediüzzaman şöyler der. “Şu hadsiz kainatı şenlendiren bilmüşahade rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudatı ışıklandıran bilbedahe yine rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyacat içinde yuvarlanan mahlukatı, canlıları terbiye eden, bilbedahe , açıkca, yine rahmettir. Ve bir ağacın bütün heyetiyle meyvesine müteveccih eden, ona dönük, ona çalışan, ve her tarafta ona baktıran ve muavenetine yardımına koşturan, bilbedahe Rahmettir. Ve bu hadsiz fezayı ve boş ve hali alemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren bilmüşahade, gördüğümüz gibi, Rahmettir. Ve bu fani insanı ebede namzed eden ve ezeli ve ebedi bir Zat’a muhatab ve dost yapan, bilbedahe, açıkca rahmettir.
Ey insan mademRahmet böyle kuvvetli ve cazibedar ve sevimli ve mededkar, darda iken yetişen, bir hakikat-ı mahbudedir, sevimli, sevilen bir hakikattir. Bismillahirrahmanirrahim, de. O hakikata yapış ve vahşet-ı mutlakadan, tam bir korkudan, ve hadsiz ihtiyacatın elemlerinden kurtul ve o Sultan-ı ezel ve ebedin, ezeli ve ebedi, belli bir zaman ile sınırlı olmayan her zaman hükmü geçen Sultanın tahtına yanaş ve o Rahmetin şefkatiyle ve şuaatiyle, ışıklarıyla O Sultan’a muhatab ve Halil ve dost ol.
Evet kainatın envaını nevilerini, varlıkları, kozmik varlıklarını, hikmet dairesinde, insanın onlardan istifade edeceği uzaklıklarda, insanın etrafında toplayıp bütün hacatına tam bir intimaz, kemal-i intizam ve inayet ile koşturmak, bilbedahe, açık bir yorumla, iki haletten, durumdan birisidir. Ya kainatın her bir nevi kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat ediyor, muavenetine koşuyor. Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhalatı intac ediyor. İnsan gibi bir aciz-i mutlakda, tam bir aciz, güçsüz bir canlıda, ven kuvvetli bir sultan-ı mutlakın, tam güçlü bir sultanın kudreti bulunmak lazım geliyor. Veyahut bu kainatın perdesi arkasında bir Kadir-i Mutlak’ın ilmiyle, sınırsız bir gücün, ilmi ile, bu muavenet, yardıma koşma oluyor. Demek kainatın envaı, cinsleri, türleri, varlıkları, insanın hizmetinde olan her şey, insanı tanıyor değil, belki insanı bilen ve tanıyan merhamet eden bir Zatın tanımasının bilmesinin delilleridir. –yani güneş insanı, insan güneşi tanıyacak, onu emri altına alacak, yahut insan ve güneşin dışında bir güç insanı ve güneşi çalıştıracak-
Ey insan aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki : Bütün enva-ı mahlukatı sana müteveccihen, -bütün varlık çeşitlerini insana dönük, onun ihtiyaçlarına göre- muavenet ellerini –yardım ellerini- uzattıran ve senin hacetlerine Lebbeyk-buyur- dedirten Zat-ı Zülcelal seni bilmesin, tanımasın, görmesin? Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de onu bil, hürmetle bildiğini bildir ve katiyen anla ki : Senin gibi zaif-imutlak, -tam zayıf-, âciz-i mutlak-mutlak aciz- , fakir-i mutlak -tam fakir- fani, küçük bir mahluka koca kainatı musahhar etmek ve onun imdadına göndermek, elbette, hikmet, inayet ve ilim ve kudreti tazammun eden -içine alan- hakikat-ı rahmettir-rahmet hakikatıdır- Elbette böyle bir rahmet senden külli ve halis bir şükür ve ciddi ve safi bir hürmet ister. İşte o halis şükrün ve o safi hürmetin tercümanı ve ünvanı olan Bismillahirrahmanirrahim’i de, o rahmetin vüsülüne vesile kavuşmasına elde etmesine aracı- ve o Rahmanın dergahında şefaatci yap.
Evet Rahmetin vücudu ve tahakkuku Güneş kadar zahirdir. Çünkü nasıl merkezi bir nakış, her taraftan gelen aktı ve iplerin intizamından ve vaziyetlerinden hasıl oluyor. Öyle de bu kainatın daire-i kübrasında, büyük dairesinde- binbir ism-i ilahinin-Allah’ın binbir isminin- cilvesinden uzanan nurani atkılar, kainat simasında öyle bir sikke-i rahmet –rahmet sikkesi- içinde bir hatem-i Rahimiyyeti, -rahimiyyetin mührü- ve bir nakş-ı şefkati -şefkatin nakışını- dokuyor ve öyle bir hatem-i inayeti – yardım mührünü- nescediyor ki –dokuyor ki-, güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.
Evet, şems ve kameri, anasır-elementler- ve maadini-madenleri, nebatat ve hayvanatı, bir nakş-ıazamın- büyük bir nakşın- atkı ipleri gibi o binbir isimlerin şualarıyla tanzim eden ve hayata hadim eden ve nebati ve hayvani olan umum validelerin gayet şirin ve fedakârane şefkatleriyle şefkatini gösteren ve zevilhayatı –hayat sahiplerini- hayat-ı insaniyeye-insan hayatına- musahhar-hizmetkâr- eden ve ondan Rububiyet-i ilahiyenin -Allah’ın terbiye faaliyetinin- gayet güzel ve şirin bir nakş-ı azamını ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak rahmetini izhar eden -gösteren- o Rahman-ı Zülcemal – marhameti güzel olan- elbette kendi istiğna-i mutlakına – kullarından tam farklı- karşı, rahmetini ihtiyac-ı mutlak  –tam bir ihtiyaç- içindeki zihayata –canlılara- ve insana makbul bir şefaatci yapmış. Ey insan eğer insan isen Bismillahirrahmanhirrahim, de . O şefaatciyi bul.
Evet zeminde dörtyüz bin muhtelif ayrı ayrı nebatatın -şimdi bir milyonu aşkın- ve hayvanatın taifelerini hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine kemal-i intizam ile –tam bir intizam ile– hikmet ve inayet ile terbiye ve idare eden ve küre-i arzın -arz yuvarlağının- simasında -yüzünde- hamet-i ehadiyeti –ehadiyet mührünü- vazeden -vuran, koyan-, bilbedahe ve belki bilmüşahade –açıkca ve görerek-, Rahmettir ve o Rahmetin vücudu, bu küre-iarzın simasındaki mevcudatın vücutları kadar kati olduğu gibi, o mevcudat adedince tahakkukunun delilleri var. Evet zeminin yüzünde öyle bir hatem-i rahmet ve sikke-i ehadiyet bulunduğu gibi insanın mahiyet-i maneviyesinin simasında dahi öyle bir sikke-i Rahmet vardır ki küre-i arz simasındaki sikke- i merhamet ve kainat simasındaki sikke-i uzma-yı rahmetten -rahmetin en büyük mühründen- daha aşağı değil. Adeta binbir ismin cilvesinin bir nokta-i mihrakiyesi –odak noktası- hükmünde bir camiiiyyeti var.
Ey insan hiç mümkün müdür ki : Sana bu simayı veren, o simada böyle bir sikke-i rahmeti ve hatem-i ehadiyyyeti vazeden zat, seni başı boş bıraksın , sana ehemmiyet vermesin, senin harekatına dikkat etmesin, sana müteveccih olan bütün kainatı abes yapsın, hilkat şeceresini –yaratılış ağacını- meyvesi çürük, bozuk, ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın! Hem hiçbir cihetle şüphe kabul etmeyen ve hiçbir vecihle noksaniyeti olmayan güneş gibi zahir olan rahmetini ve ziya gibi görünen hikmetini inkar ettirsin haşa…” (Sözler s 9-11)

Bediüzzaman bu metinde insanda meydana gelen Allah’a, kainata, varlıklara, kendine, kendine karşı yapılanlara, mahlukatla kendi arasındaki sıkı ilişkilere karşı insanda beliren ilgisizliği, yabancılaşmanın yersiz olduğunu, insanın yabancılaşmaya hakkı olmadığını, kendisine yapılanlar karşısında insani yakınlığı ve sorumluluğu göstermesi gerektiğini anlatır. Çünkü insan bütün varlığın odağındadır, her şey ona dönük bir şekilde çalışmaktadır, kendisine çok ehemmiyet verilmektedir, bu yakınlığı yabancılaşma ile keyfi bir şekle dönüştüremez. Bu yabancılaşma kişinin hem kainata, hem kendine, hem varlıklara yabancılaşmasıdır. Ama bunların üçü de insana yabancı değildir, onun zevklerinin terazisine göre ona koşmaktadırlar. İnsan müstağni, yabancı olamaz bunlara karşı.

Bediüzzaman yabancılaşmanın karşıtı olarak tanıma ve tanıtma fiillerini koyar. Onun eserlerinde insanın tanıması ve tanıtması yolunda yorumlar temel yorumlar zincirine girer. “Evet hiç mümkün müdür ki insan umum mevcudat içinde ehemmiyetli bir vazifesi, ehemmiyetli bir istidadı olsun da ; insanın Rabbi de insana bu kadar muntazam masnuatıyla kendini tanıttırsa mukabilinde insan ima ile O’nu tanımasa; hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse; mukabilinde insan ibadetle kendini O’na sevdirmese; hem bu kadar bu türlü nimetleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse, mukabilinde insan şükür ve hamdle ora hürmet etmezse, cezasız kalsın! Başı boş bırakılsın! O izzet ve gayret sahibi Zat-ı Zülcelal bir dar-ı mücazat hazırlamasın! Hem hiç mümkün müdür ki O Rahman-ı Rahimin kendini tanıttırmasına mukabil; iman ile tanımakla ve sevdirmesine mukabil ibadetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukabil şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mümünlere bir dar-ı mükafatı, mükafat yerini, bir saadet-i ebediyeyi ebedi bir saadeti, vermesin” (Sözler s 59)

Bu kadar muntazam masnuat, sanat eserleri demektir. Varlıklar hem faydalı hem de sanatlı yaratılmışlardır. Hem mideye, hem akla, hem dimağa, hem göze hitap ederler. Varlık insanın beş duyusuna hitaben açılmış bir kitaptır. O beş duyu ile onları tanımak zorunluluğu vardır. İnsan hem tanıma özelliğine sahip, Allah da yaratma ve gösterme, tanıttırma özelliğine sahiptir. Bunlar birbirini tamamlar. Bu şekilde insan bu kendini tanıtan kainata karşı tanımakla cevap vermelidir. Tanımayı kaldırınca insan yabancılaşır. Bediüzzaman tanımadan sonra sevme, sevmeden sonra ibadet etmeyi sıralar. Bunlar mantıken de gereklidir. Çünkü insan tanımadığı bir şeyi sevemez, tanıyınca sever, sevinme bir sevme formu gerekir o da ibadettir. Böylece Bediüzzaman insanın yabancılaşmasını Allah‘a tanımamak ve onu sevmemek ve ibadet etmemek şeklinde anlar.

Yabancılaşma genel bir temadır, sanatta, edebiyatta, din de ve felsefede farklı yabancılaşma şekilleri ortaya konmuştur. Albert Camu’nun Yabancı Letrance romanında hayata yabancılaşmış bir tipi anlatır. Yakup Kadri, İstiklal Savaşı yıllarında bir Anadolu köyüne düşen kahramanı Ahmet Celal’in yaban olarak tanıtır. Edebiyat ve sanatta, felsefede garip teması da biraz yabancıya yakındır.
Hegel’in ilk defa kullandığı yabancılaşma terimi varlığı anlamlandıramayan insana, hristiyan toplumuna göre verilmiş bir durumdur. Çok zaman insan kendini de evreni de anlayamaz ve yabancılaşır. Varlığı anlamlandıramayan birçok insan bunalımlara düşmüş ve kendine ve evrene yabancılaşmıştır.

Mukaddes dinlerdeki peygamber insanların doğa ile ve kendi ile yabancılaşmasını semavi bir ışıkla, vahiyle aydınlatmıştır. Hz Peygamber gelmeden önce Arap toplumu her şeye yabancılaşmış bir toplumdu. Peygamberin gelmesi onları bu yabancılaşmış durumdan kurtardı. Peygamber bu yabancılaşmış toplumu Allah’a çağırmakla yabancılaşmayı dostluğa çevirdi. Ama yabancılaşmanın ışığını almak için günler ce Hira’da Allah’a yalvardı, sonunda yabancılaşmanın kalkmasının ilk adımı atıldı ve Cebrail ona “Oku” diyerek yabancılaşmış insan doğasını, dostluğa açtı.

Trans Kritik

Hegel’in birçok izleyicisi olmuştur. 1848 ‘de Almanya’da doğan Marx daha bir felsefe öğrencisiyken ileri düzeyde Hegel’ciydi. Yıllarca British Museum’un okuma salonunda çalışmış şahaseri olan Kapital’i orada kaleme almış ve ilk cildini 1867 ‘de yayınlamıştır.

Hegel Sokrates’in Atina’lılar tarafından idama mahkum edilmesini haklı bulur. Ona göre Sokrates Yunan toplumunu içten içe kemirmektedir. Marx da üstadı gibi varlığın biri tarafından bir merkezden yönetilmesi fikrine karşı idi. Aralarındaki fikri bağlılığın çok kaynaklarından biri de bu olabilir.

Hegel, Marx ve Bediüzzaman’ın ortak olan bir noktası her üçünün de sorgulamacı olmalarıdır. Ama sorgulama tarzlarının farklılığı uzun yorumlara neden olacak kadar geniştir. Hegel’e göre akıllı varlıklar toplumsal ve yaratılış normlarını sorgulamadan yapamazlar. Sorgulama toplumların sorgulamadan aldıkları veya kabul ettikleri eleştirilmemiş doğruları eleştirir ve onların gözlerini açmalarını ve akıllarını hareket etmelerini sağlar.

Bediüzzaman’ın bütün eserleri skolastik bir biçimde oluşmuş olan itikadların, varlık yorumlarının, alışılmış uygulamaların sorgulamasıdır. Her üç insanın Bediüzzaman, Hegel ve Marx’ın bir diğer ortak noktası da değişmeden, değişimden ve değiştirmeden yana olmalarıdır. Bu da sorgulama gibi değişiklik gösterir. Her üç insan da değişim’in nerelerde, nasıl olacağı konusunda ayrı şeyler düşünürler ve uygularlar.

Bediüzzaman’ın din yorumu düşünce, tefekkür yönü olmayan bir dine tefekkür ve düşünce getirmiş olmasıdır.

Yabancılaşma Bediüzzaman’ın da gündeminde olan, bir kavramdır. Hegel’in yabancılaşma kavramının anahtar cümlesi mutsuz ruhdur. Bu ruh gücü her şeye yeten, her şeyi bilen ve mutlak iyi olarak gördüğü bir Tanrı’ya tapan ve kendisini bunun tam tersine güçsüz, bilgisiz ve aşağılık biri olarak gören bir kişidir. (Bryan Magee, Büyük Filozoflar s 203) Bediüzzaman hangi dinde olursa olsun Hegel’in bu mutsuz ruh değerlendirmesini tam tersi mutlu ruh olarak yorumlar. Mutluluk kulun Allah ile olan ilişkilerinde düzey ile parelellik gösterir.

Hegel’in diyalektik süreci ile Bediüzzaman’ın gelişim süreci, değişim süreci benzerlik gösterirler. Hegel ve Marx uzmanı Singer anlatır “Diyalektik sürecin son noktası, zihnin kendisini nihai gerçeklik diye bildiği noktadır, başka bir deyişle, onun kendisine yabancı ve düşman olduğunu düşündüğü her şeyin gerçekte kendisinin bir parçası olduğunu görmeye başlaması noktasıdır, Hegel buna Mutlak Bilgi adını verir. O aynı zamanda mutlak bir özgürlük halidir, çünkü zihin şimdi dış güçler tarafından denetlenmek yerine, dünyayı rasyonel bir biçimde düzenleyebilir.” Büyük Filizoflar s 203)

Bediüzzaman’ın nihai süreci evreni, insanı ve Allah’ı anlamlandırma da kemal, yetkinlik noktasıdır. Süreçler birbirine benzerse de Bediüzzaman bunun uygulamasını bütün eserleri boyunca verir, ayrıntısına girebiliriz.

Gerek Hegel gerekse Marx kendi dinlerinin insan evren ve Allah münasebetlerini bilmemektedirler, onların kendine güvenerek buldukları düşüncelerinin eksikliği kendi dinlerini bilmemektir.

Büyük Filozoflar isimli kitabın yazarı Magee, Singer’e yönettiği sorularda “Hegel ve Marx’ın modern dünyadaki totalirizmin kaynağı olmaları” (Büyük Filozoflar s 213) söz konusu edilir. Bu yoruma açıklık getirir yazar” Hegel her zaman organik devlet düşüncesinin ve daha özel olarak da, Hitler ‘de doruk noktasına ulaşan, Alman devlete tapma geleneğinin entelektüel anlamda kurucusu olarak anılır; onun felsefedeki öğrencisi olan Karl Marx ise, hep Stalin’in yönetimi altında , modern dünyanın en büyük zorbalığını üretmiş olan Komünizmi milyonlarca yurttaşı katletmiştir. Elbette bu filozoflardan biri ya da diğerinin kafasında, uzaklarda bir yere buna benzer bir niyet ya da düşünceye sahip olduğunu ima etmediğim gibi , onların bunu onaylayacaklarını da hiç söyleyemem. Bununla birlikte gerçek şudur ki her iki filozof da fikirlerin, tarih , kurumlar ve toplumsal gerçeklikteki cisimleşmesini, bu fikirlerin gerçekte en önemli yönü olarak görmüşlerdir, ama onların fikirleri tarihte, kurumlarda ve toplumsal gerçeklikte cisimleştiği zaman, olup biten bu olmuştur. Şu halde kendi öncüllerine dayanıldığında, bu fikirlerin kendilerinde çok önemli bir yanlış bulunmalıdır. Bu yanlış sizce neydi?” (Büyük Filozoflar s 214)

Marx ve Hegel uzmanı olan Profesör Singer ‘in buna verdiği cevap “Ben onların fikirlerinin yanlış uygulandığı düşüncesini taşıyorum. Hegel’in düşüncelerinin izlerini Hitler’deki gibi ırkçı nasyonalizmde bir şekilde gerçekten de bulunabileceğini sanmıyorum. Bu türden bir ırkçılığı Hegel de bulamazsınız.” (Aynı eser s 214)

Singer, Hegel’in fikirlerinin çarpıtıldığını anlatır  Hegel’in burada tam anlamıyla çarpıtıldığı kesindir. Ve yine herhalde tarihin bir cilvesi olsa gerek, Marx’sın başına gelen de budur. Marx söylemekte olduğum gibi bir özgürlük filozofudur. O özgürlüğü her şeyin üstünde tutmuş, baskıdan nefret etmiştir. Bir seferinde kızı tarafından en nefret ettiği kötülüğü yazması istenince, o “Kölelik” karşılığını vermiştir. Oysa kölelik Stalin’in totaliter yönetimi altında yaşamamızı sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğumuz tek şeydir. Yine de fikirlerin yanlış uygulandığı doğrudur. Onlar ç a r p ı t ı l m ı ş l a r d ı r .” (Büyük Filozoflar, s 214) Büyük kitaplar ve filozofların fikirleri zeka düzeyleri tartışılır ihtiraslı devlet adamlarının elinde dünyayı kan gölü haline getirmiştir. Bunun sorumluluğu sadece devlet adamlarının değildir, filozoflarındır da. Dinler de filozofların fikirleri de yorumcuların elinde farklı şekillere dönüşmüştür. Peygamberin yaşadağı yıllara çık yakın olmasına rağmen Emevi ırkçılığı yapılmış ve İslam milletlerini aşağılamıştır Emeviler. Marks’ın ve Hegel ‘in fikirleri de yorumcuların elinde tamamen mahiyet değiştirmiş, insanlığı yıllarca huzursuz etmiştir. Marks felsefe tarihini ters çevirmişse de yorumcular da onun felsefesini ters çevirmişlerdir.

Bediüzzaman şeytanlar ile dinsiz filozofların akılları arasındaki yanlış ilişkiden, filozofların akılları dalalet derelerine atılmışlardır. “Şeytanlar, güyâ ene’nin gaga ve pençesiyle, dinsiz feylesoflarının akıllarını havaya kaldırıp, dalâlet derelerine atıp dağıtmıştır. Küçük âlemde ene, büyük âlemde tabiat gibi tâğutlardandır.” (Sözler S. 501) Buradaki dalalet dereleri tabiri ile kastedilen yanlış fikirlerin dolu olduğu ve uygulandığı yerlerdir. Marx ve Hegel’in fikirleri farklı yorumlara açık olmasaydı, hem kendileri dalalet derelerine düşmez, hem de insanlığı düşürmezlerdi. Dalalet dereleri doğru düşünceyi bulmanın imkansız olduğu alanlardır.

Bediüzzaman çok yüksek bir ironik düzeyde konuşmaktadır. İnsan beni menfaat üzerine eğitilince bir canavara dönüşmekte insanı da ona bağlı olarak insanlığı da bir canavara dönüştürmektedir. Canavara dönüşen bir benlik dalalet derelerinde, olumsuz fikir vadilerinde insanları ve toplumu parçalar. Tıpkı Ondokuzcuncu yüzyılda Hegel, Niçe, Marx’ın fikirlerinin yorumları ile kan gölüne dönen Avrupa gibi. Magee ve Singer ile Bediüzzaman’ın yorumları birleşmektedir. Hitler ve Stalin ve onların fikir babaları Hegel ve Marx, Niçe hem nasyonalizmi hem de komünizmi insanlığın başına bela etmişler. Magee’nin milyonlarca insanın katledilmesi demesi ile Bediüzzaman’ın dalalet dereleri aynı şeydir.

1884 yılında, buğünki Türkiye’nin güneybatısındaki antik Likya kendi Oenoanda’nın yıkıntılarında araştırmalar yürüten iki Fransız bilgini büyük bir taş duvara nakşedilmiş bir kitabede Epiküros’un felsefi öğretisinin bir açıklamasını buldular. Kırk metreden biraz daha uzun bir duvara nakşedilmiş 120’den fazla sütundan oluşan kitabede Epüküros’un fizik ve ahlak hakkındaki görüşlerinden geniş alıntılar yapılmıştı. Epiküros’un ölümünden yaklaşık beş yüz yıl sonra MS 200 yılı civarında Oenoanda’lı Diyagones tarafından yazıldığı anlaşılan kitabe Epüküros hakkında, Hegel ve Marx’ın zamanlarından bu yana giderek artan bilgimizin en önemli kaynaklarından birini oluşturmaktadır. Oysa Hegel On Dokuzuncu Yüzyılın başlarında Epikür felsefesi hakkında yeni kaynaklar bulunmasının artık pek mümkün görülmediğini bildirmişti. Marx’da bundan bir süre sonra Epikür felsefesi hakkında doktora tezini hazırladığı sırada, son derece kıt kaynaklara dayanarak yazmak zorunda kalmıştı. Türkiye’deki Oenoanda’n başka iki keşif daha, Epiküros hakkında bilgilerimizi Marx’sın zamanına göre artırmıştır.

Bunun ikincisi On Sekizinci Yüzyıl sonlarında antik Herculeneum kentinin kalıntılarından çıkarılan yanmış durumdaki papirüs tomarlarıydı. Vezüv yanardağının MS 79 yılında püskürmesiyle lavlar altında kalan Herculeaum‘da Philodemus’un kütüphanesinde bulunan tam 1200 kömürleşmiş tomarın büyük bölümü Epikür felsefesine ait metinlerden oluşuyordu ve yıllarca süren çalışmaların ardından bu metinlerin bazı bölümlerinin okunabilmesi mümkün oldu.

E p i k ü r o s tabiat ve insan hakkında bütün erekbilimsel, teleolojik, gaye üzerine inşa edilmiş,maksatlı bir terkip olan alemi ve insanı yorumlama konusundaki fikirleri inkar eden, hatta John Belamy Foster’in ifadesi ile “bütün erekbilimsel anlayışların düşmanı olan Epiküros” (Marx’ın Ekolojisi s 8) antik dönemin sembolüdür. Bu yüzden Bediüzzaman antik dönemin felsefesini eleştirir, hakikatten uzak olduğu için.
Marxsizm’in üçlü terkibi içinde birinci bölüm varlık felsefesini oluşturur.

Marx’ın Epiküros’un felsefesini seçme nedeni, eski Yunan’a dönmek fikridir. Din ve inancın karşısına bir yeni fikir çıkarmak maksadıyla Marx bu filozofun fikrini doktora olarak seçmiştir. “düşünceyi inanç karşısında değersiz göstermeye çalışan dinbilimsel ve felsefi akımlarla savaşmak için destek olacak görüşler bulan Yeni Hegelciler, Marx’ın Epiküros üzerine çalışmaya başlamasının başlıca nedenidir diye düşünülür. Marx Epiküros üzerine 1839’da başladığı çalışmaları 1840’da Hefte Zur epikureischen Plilosophia adıyla yayımlamış bu çalışma doktora tezine ana kaynak olmuştur, Bonn Üniversite’sinde görev almak isteyen Marx büyük bir olasılıkla pratik nedenlerle Jena Üniversitesi’ne “Demokritos ve Epiküros’un Doğa Felsefelerinde Ayırım başlıklı tezle doktora ünvanını almak için başvurmuş, 15 Nisan 1841’de bu ünvanı almıştır. (Karl Heinrich Marx, Demokritos ile Epiküros’un Doğa Felsefelerindeki Ayırım, Önsöz)

Marx’ın doktora tezinin evrende bir tasarımın sonrası varlığın oluştuğu konusunda hiçbir yorum yoktur. Batı dünyasında Marx’sın bu fikirlerine muhalefet edenler olmuştur. “Paradoksal biçimde on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda on dokuzuncu yüzyıl başlarında Britanya’nın entelektüel kültürü yalnızca bilimin, materyalizmin ve faydacılığın büyümesiyle değil, aynı zamanda teoloji içinde, tanrısal inayetin doğal yasalarda ve maddi evreni yönettiği varsayılan faydacı ilkelerde keşfedileceğini sanunan doğal teolojiye doğru bir kaymayla belirlenmişti. Böylece doruğunu Natural Teology’si (Doğal Teoloji) ve diğer çalışmaları Darwin ‘in Cambridge’deki öğreniminin önemli bir parçasını oluşturan Başpapaz William Paley’in temsil ettiği, teolojik ilkeleri ve buradan Tanrı’nın varlığının kanıtını doğada ve yetkin işlerlikte açığa çıkarmayı amaçlayan bilimsel ya da faydacı bir teolojik kurma yönünde bir girişim vardı. Paley’e göre Tasarım’ın varlığını gösteren işaretler göz ardı edilemeyecek kadar güçlüdür. Tasarımın bir tasarımcısı olmak zorundadır. Bu tasarımcı bir kişi olmalıdır. Bu kişi Tanrı, Allah’tır.” (John Bellamy Foster, Marx’ın Ekolojisi, s 50)

Marx bir doğal din kurmak çabasındadır, Paley de gözlemlerden hareketle böyle bir doğal yorum getirmektedir. Bediüzzaman da dinin bütün değer hükümlerini tabiattan, doğadan aldığı gözlemlere dayandırmaktadır. Bu aslında Kur’an’ın olaylara dayalı fenomenolojik bakış açısından kaynaklanmaktadır. Hristiyan ve Müslüman teologlar bu gözleme, müşahadeye dayalı din konusunu işlemişlerdir.

Bediüzzaman’ın bütün eserleri tabiatın işleyişinden elde edilen verilere, gözlemlere göre şekillenmiştir. Bediüzzaman’ın gözlemciliğinin üzerine kurulduğu birçok öğe vardır. Kainat bir kitaptır, kitap okunması gerekir ve yorumlanması gerekir. Kainat bir sergidir, galeridir, sanat eserlerinin sergilendiği galeridir. Kainat bir tasarımdır, binlerce birbirinden ayrı nesne büyüklükleri ve mahiyetleri farklı olmakla birlikte hayata hizmette birleştirilmişlerdir. Bu kadar çok nesnenin hayata göre tasarımı ille düşünen bir zekanın eseridir, bu Allah’dır. Yoksa bu kadar çok şey uygun yerlerini nasıl aldılar ve aralarındaki ilişkilerden varlık nasıl elde edilmekte. İnsan yukardaki yorumlar sonunda bir okuyucu, bir gözlemci, bir seyirci, bir sanatcıdır. Gözlemci gözlemlediğinden, seyirci seyrettiğinden, okuyucu okuduğundan, sanatçı sanat eserlerinden elde ettiklerinden birtakım sonuçlara varmalıdır.

Gözlemci noktasından bakalım. Bediüzzaman hem g ö z l e m c i d i r , hem de kurduğu öğreti gözlemci olmayı gerektirir, o kitaplarını okuyanları bir gözlemci haline getirir. Mesela Onuncu Söz isimli eserinde bütün hükümler tabiatı gözlemleyen yazar tarafından elde edilmiş ve öldükten sonra dirilme itıkadını açıklığa kavuşturmak için değerlendirilmişlerdir. Marx tabiat üzerinde düşünmemiş t a b i a t ı  t a n r ı l a ş t ı r m ı ş t ı r . Onu tanrılaştırmayı din olarak görmüştür. Bediüzzaman ise tabiatı seyretmiş onun kendi kendine biçimlenemeyeceğini tabiattan aldığı örnek vakalarla ortaya koymuştur. Hareket noktaları ortak ama yorumları yanlış. Marx tasarımı görmez, varlığı görür, Bediüzzaman varlığı görür tasarımın zorunluluğlunu ortaya koyar. Bunu eserlerinden örneklemeliyiz. Onuncu sözde otuz üç bölümde varlığın işleyişinden, işlettiririldiğini anlattır. Hükümler bahislerin başında değil, örneklerle mesele açıklığa kavuşturulduğundan sonra ortaya konur. Yani bahisler bir deney, gözlem niteliğindedir. Deneylerin ve gözlemlerin de sonuçları sonda ortaya konur. Bahisler şu şekilde tasarlanmıştır:

İddia
Gözlem
Sonuç

Bu tabiat olaylarından elde edilen gözlemlere bindirilen hükümler, Bediüzzaman’ı fiziki kainattan deliller topladığı için bir fizik tanrısal fizik yorumcusu yapar. Konular fiziki delillerle güçlendirilir, dini hükümlerle bağlanır.

İkinci Hakikat ‘da bir kerem, bir rahmet vardır. Bu keremi yapan muhakkak ikram etmekten hoşlanan biridir, yani Kerim’dir. Rahmet de Rahim yani acıyan ihtiyaçların giderilmemesinden doğan ıztırabı gören ve dindiren birini gösterir.

Bahiste Kerem gözlemleri ve Rahmet gözlemleri sıralanır. Bir laboratuvar gibi dünyadan ve kainattan. Bir tasarımı göz önüne sürer Bediüzzaman.” Her canlıya layık rızık veriliyor”(Sözler s 101) Her canlı kendi yapısına fizyolojisine uygun şeyleri yiyor. Yiyecek ile fizyoloji arasındaki bağlantı ayrı konu, o rızkın hayatın devamına hizmeti ayrı, ayrıca bunların ikram edici bir Zat’ı göstermesi ayrı. İşte gözlem.

Devamında bir ağacın tasarımından, biçimlendirilmesinden Allah’ın rahmetini gösterir. İşte gözlem. Bütün bir Onuncu Söz’de bine yakın t a s a r ı m evrensel tasarımı gösteren cümleler var. Bütün bunlar son derece yoğun bir gözlem ve zihin değerlendirmeleridir. Onuncu Söz insan zihninin ihata etmekte zorlanacağı bir tasarım ve dramatizasyon örnekleri ile doludur. Bu tasarım ve dramatizasyonlar resmedilse binlerce resim ortaya çıkar. Cümleler değil, kelimeler bile tasarımları, sahnelemeleri gösterir. İkinci Hakikat’da tanıttırma, sevdirme, izzet ve hürmet kelimeleri tasarımlara dayandırılmıştır.
Muntazam masnuatla kendini tanıttırma
Rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirme
İzzet ve gayretine hürmet
Bir kuşun tasarımı bir sanat harikasıdır. Onunla kendini tanıtan biri vardır.

Musa’nın heykeli Mikelanj’ı tanıttırdığından daha derinlikli.
Bir ağacın meyvelerini dallarının elleri ile tam kıvamında insanlara uzatması bir sevdirmedir. Ya ağaç insanı sever, ya ağacı tasarlayan.

Bu tasarımları ayrı ayrı anlatıp ortaya bir büyük Bediüzzaman’ın Onuncu Sözünde tasarımların akışı diye yorum demeti ortaya konabilir.

Devamı var.

Bunu paylaşınız

İlginizi Çekebilir

Sekine Duasının Kaynağı, Fazileti, Kudsi̇yeti̇ ve Ehemmiyeti

Cây-ı dikkat: Şu acip lem’anın ehemmiyeti üç noktadan geliyor. Birincisi ve en mühimi: Gizli kalmış …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Makaleler, Risale ve Bediüzzaman Üzerine, Yazarlar
Kâinatta En Yüksek Hakikat İmandır

Bedîüzzaman Said Nursî,  milli mücadeledeki katkılarından dolayı Birinci Millet Meclisinde törenle karşılanır. İngilizlere karşı gösterdiği …

Kapat