Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Seçme Yazılar / Türkiye’nin “cinsiyet”le imtihanı

Türkiye’nin “cinsiyet”le imtihanı

Türkiye, dünyada ailenin ve toplum dokusunun en güçlü olduğu ülkelerin başında geliyor. Ailenin bir ruhu var bu ülkede. Toplumun da.

Daha doğrusu, vardı!

Şimdi İstanbul Sözleşmesi’yle ve cinsiyet eşitliği projeleriyle aile yapımız, sosyal dokumuz büyük bir saldırıyla karşı karşıya!

BATI’DA AİLE DE, TOPLUM DA ÇÖKTÜ!

Batı’da aile çöktü, toplum çöktü. Hayat ruhsuzlaştı, çölleşti; insan da bitti.

Batı’da insan yok, sistem var sadece: Batı toplumlarını güçlü ekonomik sistem ve güçlü hukuk sistemi ayakta tutuyor: Sistem insanın önüne geçti: Batılılar, sistemi koruyorlar, insanı değil. Sistem, çökerse her şeyi kaybedeceklerini çok iyi biliyorlar.

Batı’da fiyaskoyla sonuçlanan, hem felsefî olarak hem de sosyolojik olarak Batı toplumlarını önce kuran ama sonra da paldır küldür çökerten, yıkan insan modelleri, sosyal ve kültürel modeller türlü tuhaf anlaşmalarla şimdi Türkiye’ye de dayatılmaya başlandı.

Türkiye’nin “cinsiyet”le imtihanı meselenine gelmeden önce, Batı toplumlarının ailenin, toplumun ve insanın bitmiş.yle sonuçlanan felâketin eşiğine nasıl sürüklendiklerine yakından bakmakta fayda var.

BATI’DA MODERNİTE’YE BAŞKALDIRI DALGALARI…

1648 Westfalya Anlaşması’yla kurulan Avrupa Dünya Düzeni, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çöktü.

Batı uygarlığı’nın felsefî temellerinin sorgulanmasına dönüştü Avrupa’nın çöküşü.

Demokrasi kavramı, hukuk devleti fikri, insan hakları söylemi önce radikal bir şekilde sorgulandı; sonra da liberalizm üzerinden yeniden tanımlandı.

Bu sorgulama sürecinin öncelikle Avrupa toplumlarında yaşandığına dikkatinizi çekmek isterim. Sorgulanan şey, modernlikti; modernliğin vaatlerini yerine getirememesi, aksine hem Avrupa’yı hem de dünyayı çıkmaz sokağın eşiğine sürüklemesi ve cehenneme çevirmesiydi.

Batı uygarlığının sorgulanması modernizm üzerinden gerçekleşti: Modernizm, modernliğin vaatlerini gerçekleştirememesine karşı modernliğe karşı bir başkaldırı hareketiydi. Modern’in içinden geliştirilen öncelikli olarak bütün sanat türlerinde gözlenen bir başkaldırı dalgası.

Romantizm hareketiyle öncelikle Almanya’da Weimar Rönesansı’yla başlayan ve zamanla başta Fransa ve İngiltere olmak üzere bütün Avrupa’ya dalga dalga yayılan bu hareket yaklaşık yüz yıl boyunca Aydınlanma aklı’nın, düşüncede, siyasette, estetikte ve hayatın her alanında yol açtığı donmayı, katılaşmayı, ruhsuzlaşmayı tartıştı bütün sanat türlerinde.

Ekspresyonizmden empresyonizme, kübizmden sürrealizme, konstrüktivzim’den varoluşçuluğa kadar sanatın bütün türlerinde modernliğin öncelikle Batı’yı sürüklediği ontolojik felâketi sorguladı.

Edebiyatta Dostoyevski, James Joyce, Kafka, Puşkin; müzikte Wagner, Mahler; resim sanatında Picasso, Dali, Kandinsky, Paul Klee; tiyatroda Ionesco, Artaud; felsefede de başta Nietzsche olmak üzere Heidegger ve onların izinden giden bütün postmodern felsefe ve felsefeciler modernliğin yol açtığı ontolojik felâketi, anlam krizini, özgürlük kaybını kıyasıya tartıştılar.

İNSANALTI BİR TÜR, İNSAN MODELİ OLABİLİR Mİ?

Modern Avrupa’nın hem felsefî olarak çöküşü hem de siyasî olarak tarihten çekilişi her yönden, her bakımdan tespit edildi ama postmodern felsefe ve sanat, bir çıkış yolu öneremedi: Önerdiği şey, her alanda izafileşme biçimleri oldu: Hakikat fikri buharlaştı, Tanrı fikrinden sonra insan fikri, hümanizm de tartılmaya açıldı.

İnsanın tanrılaştırılması süreciyle başlayan ve bizzat Batı uygarlığını büyük bir tıkanmanın ve ontolojik çıkmaz sokağın eşiğine sürükleyen hümanizm yolculuğu, yarı insan-yarı makina “siborg” (cyborg) olarak tanımlanan insan-sonrası (posthümanizm), insan-ötesi (transhümanizm) bir yok oluş sürecinin eşiğine getirip bıraktı.

Batı modernitesinin hümanizmle birlikte çıktığı yolculuğun sadece Batılıları değil insanlığı getirdikleri nokta; düşünme, duyma melekelerini yitiren; hız, haz, ayartı ve tüketimin kölesine dönüşen insanaltı bir tür’ün icat edilmesi oldu!

Batı’dan insan modeli konusunda da, aile ve toplum modelleri konusunda da öğreneceğimiz, dolayısıyla ödünç alacağımız hiç bir şey yok: Bu konuda gölge etmesinler başka “ihsan” istemiyoruz!

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ VE CİNSİYET EŞİTLİĞİ PROJESİ DERHAL TERK EDİLMELİ!

Batılıların AB uyum yasaları çerçevesinde bize dayattıkları projelerin başında, aileyi, toplum yapımızı ve dokumuzu çökertecek İstanbul Sözleşmesi ile bu ülkenin bazı illerinde, okullarında pilot olarak uygulanma aymazlığı gösterilen “cinsiyet eşitliği” gibi yıkıcı projeler geliyor!

Başlarına çalmamız lazım, bütün bu tür sinsi, yıkıcı projeleri!

Yine kadın hakları konusunda da, temelde, Batılılardan alacağımız hiç bir şey yok aslında.

Batı’da insan yok ki! Kadın da yok, aslına bakarsanız! Kadın, tüketimin kölesi, kapitalizmin tüketim nesnesi. Klişe değil bu, ürpertici bir gerçek!

Bir yanda güya kadın hakları söylemleri zirve yaparken, öte yanda bütün bir kültür endüstrisi, kadını, insan olarak bile kabul etmiyor; aksine, her alanda, her yerde, her fırsatta kadını cinsel olarak, bedenen aşağılayan, ayartıcı bir tüketim nesnesine dönüştüren cinsellik endüstrisi tavan yapıyor.

Bırakınız kadını koruyabilmeyi insan türünü bile koruyamayacak kadar acıklı durumda Batılı toplumlar!

Bu ülkede kadının aşağılanması, şiddet ve tecavüz olaylarının artması elbette ki bir vakıa ama bunların seküler, hedonist kültürün yaygınlaşmasıyla tavan yaptığını, burada zıvanadan çıkan çarpık kadın-erkek ilişkilerini, cinsellik sömürüsü, kadın bedeni sömürüsü yapan televizyon programlarının ve dizilerinin rolünü neden kimse konuşmuyor, anlamakta zorlanıyorum!

Toplumu, aileyi ve insan türünü yerle bir eden, insan türünün geleceğini bile tehlikeye sokan sefih seküler-hedonist-insanaltı insan tipinin bu ülkeye dayatılması, bu ülkede toplumun çözülmesi ve ailenin çökmesiyle sonuçlanacaktır.

Dünyada en sağlam, en güçlü aile ve toplum yapısına sahip bir ülkeyi çökertmenin, genç nesillerini körleştirmenin, hedonist, nihilist, ruhsuz insanaltı varlıklara dönüştürerek köleleştirmenin, içerden teslim almanın en sinsi yolu bu!

O yüzden Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden derhal çıkmalı ve “cinsiyet eşitliği” gibi sinsi projeleri akit geç olmadan kaldırmalıdır!

Vesselâm.

Yeni Şafak

İlginizi Çekebilir

Camilerimizin Kıblesi Nereye Dönük?

Yazar: Levent UÇKAN “İstikbâli kıble” kavramını gözden geçirelim dostlar… Her şartı ve rüknü hayatımıza istikamet …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Seçme Yazılar
Adalette Ayrımcılığın Pozitifi Olamaz

Yazar: Sema MARAŞLI  Zengin birisi cinayet işliyor fakat sonra diyor ki “Bana hapis cezası vermeyin, …

Kapat