Ana Sayfa / RİSALE-İ NUR & BEDİÜZZAMAN / Nurdan Hatıralar / Urfa Kastamonu’yu Sever, Kastamonu da Urfa’yı Sever / Turhan KARADERE

Urfa Kastamonu’yu Sever, Kastamonu da Urfa’yı Sever / Turhan KARADERE

Bunu paylaşınız

Urfa’dan Kastamonu’ya gelen bir grup arkadaşımızla muhterem Abdullah Yeğin Ağabeyimizi ziyaretimizde kendisi böyle demişti:
Urfa Kastamonu’yu sever Kastamonu da Urfa’yı sever.

Hakikaten de Urfa’da bulunduğumuz yıllarda Kastamonulu olduğumuzu öğrenen hemen her Urfalı’nın gözünde samimi muhabbet pırıltılarını müşahede etmiştik biz de. Üstadı defalarca ziyaret etmiş merhum Mehmet Yeşilnacar Ağabeye bir Urfa ziyaretimizde;
—Ağabey, Urfa’yı özlemişiz, demiştik. Gözleri dolan Mehmet Ağabey de, mübarek Urfa’nın şirin ağzıyla;
—Vallahi ben de Kastamonu’yu çok öksemişim! demiş, tatlı Kastamonu hatıraları anlatmıştı.

Aynı yıllarda Urfa’da bir vesileyle bulunduğumuz Kastamonulu, vaktiyle kalemiyle nurlara ciddi hizmeti geçmiş, Mehmed Feyzi Ağabey’in de Kur’an talebesi olan merhum Kâmil Şengezer Amcanın, Feyzi Efendi’yi ve memleketini Urfa’da daha iyi anladığını ifade eden sözleri de hatırdan çıkmıyor. Zira Kâmil Amca ne zaman memleketini söylese, Mehmed Feyzi Efendi ağabeyimizden ve yıllarca Urfa’da iman hizmeti için bulunmuş ve Urfa’da meseleye vâkıf herkesin muazzam bir hayranlık ve hürmetle andığı Abdullah Yeğin’den bahisler açılmış, bu iki şehrin manevi ikliminin benzerliği üzerine sohbetler edilmiştir.

Bu iki mânâ ikliminin, nebiler ve veliler diyarlarının birbirine muhabbetine şaşırmamak lazım. Fakat, yalnız kabirleriyle dahi irşad eden, feyz menbaı olmaya devam eden mübarek zevat değil bu muhabbetin tek sebebi. Şarktan gelerek, maneviyatı tahrib edilmeye, belki mahvedilmeye çalışılan Kastamonu’yu tekrar Hakk ve hakikat yolunda hayatlandırmaya vesile olan koca bir Üstad’dan istifaza eden ve onun Urfa medihlerini öğrenen Kastamonulu, elbette Urfa’yı sevecektir.

Urfalı da bilmektedir ki Kastamonu gibi uzak ve kendilerinden uzaklaştırılmaya çalışılan bir memleketten şehirlerine gönderilen aziz Nur kahramanları, memleketlerini tekrar eskisi gibi iman ve İslâm kalesi yapmaya, binlerce Urfalının inşaallah necatlarına vesile olmuşlardır.

Üstad’ın Urfa’ya Kastamonulu Abdullah’ı ve yine Kastamonu havalisinden Safranbolulu Hüsnü’yü göndermesinde kim bilir ne hikmetler var, biz bilmeyiz. Lakin bu tercihin sadece yukarıda bahsettiğimiz muhabbete vesile olmasının kıymetini şu yaşadığımız son yıllardaki fitne yeterince anlatıyor.

İşte iman nazarı, mü’minler arasında öyle bir bağdır ki başka ayrılıklar gayrılık hissi vermiyor. Bu bağı bilen, hisseden ve yaşayan mü’min; memleketi, kavmi ne olursa olsun küre-i arz mescidinde secdeye gelen alınlardaki nurlarla birbirlerine tebessüm ediyor, muhabbet ziyalarıyla musafaha ediyor. Bir Rab huzurunda bağlanan eller, birbirine dahi bağlanıp kenetleniyor; araya şeytanî fikirler nüfuz edemiyor. Muhabbetullahtan nasiplenen sımsıcak gönüller, kardeşlerine dahi o muhabbetin hararetiyle emniyet ve uhuvvet telkin ediyor; dessasların soğuk ve yürek üşüten buzdan fikirlerini buharlaştırıveriyor.

İman ve fazilet öyle bir kuvvet taşır ki vicdanı tefessüh etmemiş her gönül er geç bu kuvvete teslim olur. İşte size Urfa’ya Kastamonu’yu sevdiren, bu zamanda iman ve fazilet nümunesi bir iki hatıra:

Merhum Urfalı Tahir Küçük ağabey anlatmıştı. Urfa’da bir caminin küçük hücresinde Nurlarla meşgul olan, gelenlere iman hakikatlerini okuyarak onların imanlarını kurtarmaya ve takviye etmeye çalışan genç, gurbette, devamlı tarassut ve takibat altında, tam manasıyla fakirül-hal, buna rağmen bütün ısrarlara rağmen kimseden yardım kabul etmeyen müstağni Kastamonulu bir Abdullah Yeğin vardır.

Bir Ramazan günü küçük, genç Tahir, Abdullah Ağabeyine gider ve ders, sohbet derken iftar yaklaşır. Abdullah, iftarı beraber yapmayı teklif eder, Tahir de kabul eder, fakat hava kararmaya başladığı halde bir hazırlık yoktur henüz. Tahir’in fikri iftarda ne yeneceğindedir. Yaşı itibariyle de meraklanmaya, belki biraz da telaşlanmaya başlar.

Nihayet Abdullah kalkar ve hazırlık başlar. Lakin bu hazırlık beklendiği gibi değildir Tahir’in nazarında. Ocağa bir kapta bir miktar su konur. Suya bir miktar un ve tuz ilave edilir, karıştırılır. Bu arada Abdullah,
—Kardeşim bak, yağımız yok zannetme, var; fakat koymuyorum.., şu yok zannetme, fakat koymuyorum.., diye bir yandan sohbet edip bir yandan çorbayı pişirmektedir. Tahir, bunlardan bile geçmiştir de çorbanın miktarını düşünmeye başlamıştır, zira bir kişiye dahi yetmeyecek kadar azdır. İçinden lâtifeli düşünür;
—Abi, bu kime yetecek? Bu pişirdiğini ben yerim zaten, bakalım sen ne yapacaksın?
Hazırlık tamamlanır, çorba pişer, ezan okunur, namaz eda edilir yemeğe geçilir. Bu sırada Tahir, biraz evvelki düşündüklerini unutmuştur, ihsan-ı İlâhî ile doyuncaya kadar yer. Abdulah Ağabeyi de yemiştir, çorba ikisini de doyurmuştur. (Artıp artmadığı konusunu hatırlayamadım.)

Evet, Tahir Küçük ağabey; içine lezzetlendirici nerdeyse hiçbir şey konmayan o çorbanın lezzetini unutamadığını, hatırasına eklerdi.
İstese Urfa’nın cömert halkı her gün önüne ziyafet sofraları sermek için yarışacaktır. Fakat ‘iman hizmetinin safiyetine, izzetine.. halel gelmesin’ için Üstad’ından aldığı istiğna düsturuna sonuna kadar riayet eden Abdullah Ağabeyin şu halini gören Tahir ve diğer Urfalılarda bu zata nasıl bir hürmet ve muhabbet hissi uyanmıştır değil mi? Faziletin şu kuvvetli tesirini hangi menfi propaganda yıkabilir?

Mehmet Yeşilnacar Ağabey de bunu takviye eden hatıralar anlatmıştı Abdullah Ağabeyle ilgili. Hatta zaman zaman bu nur yüzlü gençten ve onun Nur hizmetinden rahatsız olan resmi bazı zevat, irtibatlı gördükleri kişileri “Siz yardım ediyorsunuz, para vs veriyorsunuz…” diye sıkıştırırlarmış. Onlar da derlermiş ki;
—Biz sizden korkmuyoruz! Dediğiniz şeyleri vermek istiyoruz, fakat almıyor. Keşke alsa da versek!
Hatta bu derecede istiğnadan rahatsız olan bazı Urfalılar, verdikleri şeyleri reddettiği için Abdullah Ağabeyi Üstad’a şikâyet de ederlermiş.

Yine merhum Tahir Küçük Ağabey, Hüsnü Bayramoğlu Ağabeyle ilgili bir hatıra daha anlatmıştı. Bahsetmezsek mevzu noksan kalacak.

Hüsnü Ağabey henüz lise çağlarında bir gençtir Urfa’ya geldiğinde. Boynunda, mübarek annesinin ördüğü bir atkı vardır. Bir gün bu atkı çalınır. O sıralarda Mezat denen çarşıda dükkânı olan Tahir Ağabey’e gelir ve atkısını alan kişinin muhtemelen orada satacağını, öyle bir şey olursa bedelini vererek bu yadigârı almasını söyler. Ve o yaştaki bir genç şunu da ekler:
—Sakın! Satan kişiye, bunu çalmışsın, gibi incitici şeyler söyleme; bedelini ver, al. Ben sana iade ederim.

Mevzu dağıldı mı? Kanaatimce dağılmadı. Demek istiyoruz ki bizi birbirimize bağlayan böyle şeylerdir. Araçlı Abdullah’ı, Safranbolulu Hüsnü’yü Urfa’nın yarı nüfusuna değişmeyecek binlerce Urfalı var bugün.
Ve demek istiyoruz ki bu iman ve fazilet bizde yaşadıkça, biz bunları esas aldıkça;

Urfa Kastamonu’yu Sever, Kastamonu da Urfa’yı Sever, vesselâm!

Bunu paylaşınız

İlginizi Çekebilir

“Selam Kardeşim”

Yeni Zelanda’daki ilk şehidin, terörist katilin kamerasına yansıyan hoşgörüsüydü bu cümle. Ne o caninin içindeki …

Daha fazla Nurdan Hatıralar, Yazarlar
“Benim hizmetkârlarımı gıybet edenin âkıbetinden korkarım!” – Bayram Yüksel Ağabeyden Hatıralar

1- Üstad Hazretleri, (Mevlid-i Nebevi gecesi hâriç) diğer leyâli-i Mübâreki ihyâ ettirir, uyutmazdı. Uyuyanları ibrikle …

Kapat