Verene Ahlâk Gerek

Meral GÜNEL
Vaiz/Maltepe Müftülüğü

En güzelinden verilebilen her şey Hâbil’in kabul edilen kurbanından bir pay taşır içinde. Hani o, “en değerli olan”a “en değerli” neyi kurban olarak takdim edebileceğini düşünürken kardeşi Kabil pervasızca, elinde en değersiz ne varsa onda karar kılmıştı çoktan. Sınanan ilk kalp değildi onlarınki. Sınanma, babaları Âdem’le bütün soyun kaderi olmuştu. Herkes kendi kabınca yüklenecekti bu kaderden. Çoğu kez de kalpte olan, olması gerekenden, katıksız inanış ve bağlılıktan sınanacaktı insan. Öyle başladı, öyle devam etti, öyle de edecek. Bu iki kardeşin trajedisinde sınanan, “ver” emri karşısındaki tutumlarından çok “neyi” “niye” verdikleri oldu. Zira Kabil de emre uymuştu görünürde. Verirken derinde var olan/olmayan, yani ihlas ortaya çıkıyor demek ki. Emredene inanç ve teslimiyet, emri yerine getirende ihlas oldukça yükselecekti ameller, öyle de oldu. Her türlü hesaptan âzâde, gösteriş ve kibirden uzak oldukça ancak Allah’a yakın olabilirdi ameller. Bu iki kardeşin insanlığa öğrettiği ilk ders bu oldu.

“Verirsem azalacak” korkusu Kabil’in ve akıl babası şeytanın mirasıdır insanlığa. (“Şeytan sizi fakirlikle korkutur, size cimriliği emreder”).1 Bu öyle bir korkudur ki Kur’ân’da yerilen “tekâsür”e2 kaynaklık eder. Merhamet, bereket ve tevekkül inancını budar. Ruhun örtüsünü atar, üşütür. “İki kişinin yemeği üç kişiye yeter, üç kişinin yemeği de dört kişiye yeter’3 buyruğuna dudak büktürür. Azalma, tükenme korkusu varlığını sahip oldukları üzerinden konumlandıranlara kâbus gördürür. Verirken saymalar, el titremeleri, verilenlerin kaydının tutulması hep bu korkudandır. Bu korkunun panzehiri ise bellidir. “Sadakaların en faziletlisi, sapasağlam, cimri, geçim derdine düşmüş ve fakirlikten korkar olduğun halde verdiğin sadakadır”4 Bu nedenledir ki vermek cesaret işidir. Tükeneceğinden korkmadan, “Siz Allah için bir şey verdiğinizde Allah onun daha iyisini verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”5 ve “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir”.6 âyetlerine imanla, hayata bereket kapısından girebilmektir.

Değil mi ki Allah her türlü rızkı verendir, “ver” emrine teslim olmak gerekir. Bu yüzden vermek, teslimiyettir. Her nimetin asıl sahibi nimetin taksimini kendi hikmetince yapar. Hesap sormak bize düşmeyeceği gibi, uhdemize emanet edilen nimetleri gerçek hak sahiplerine vermemiz istendiğinde geri durmak, tereddüt etmek, bahaneler üretmek de bize yakışmaz. Bu yüzden verene ahlâk gerektir: “rızık verenlerin en hayırlısı”nın ahlâkı… Gerçek güç ve saltanat sahibine teslimiyet, insanı her türlü bağdan kurtarır. Ne derler, nasıl bakarlar, ne düşünürlerden başlayıp şeytana pabucu ters giydiren kurnazlıklarla dolu akıl oyunlarına gerek bırakmayan kaygısız hayatı sunar kişiye. Nefsin ve dünyevîleşmenin kurşun gibi ağırlaştırdığı zihin ve gönül dünyasında “tekâsür”den “kevser”e, bitip tükenmeyecek iyiliğe ulaştıran bir yol açar. Her türlü ayak bağından kurtarır insanı.

Vermek insanı hafifletir. Vermek insanı, toplumu temizler. “Kuvvetliler, içinde yaşadıkları toplumun temiz olabilmesi için zayıf düşmüşlerin yardımına koşmak mecburiyetindedirler. Hatta bunu zayıflar istemese de yapmak zorundadırlar. İslâm ümmeti tek millet olduğuna göre kuvvetliler zayıflara farklı insanlarmış gibi bakma salâhiyetine sahip değildir. Onları “hak”larını istemek zorunda bırakamazlar. Toplumun tezkiyesi, takdisi böyle gerçekleşir.” diyor İsmet Özel.

İnsana temiz olmak yakışır. Kalpler, cömertlikle, infak etmekle temizlenir.7
Çünkü küfür ve nifaktan sonra kalbi
karartan en önemli sebeplerden biri de aşırı mal sevgisi ve servete bağlılık (mal ve servete sahip olmak değil, hakkaniyeti
unutturan varlık) arzusudur. Bencillik ve kendini beğenmişlik duygusudur. İbadetlerin asıl amacı da insanı bu yıkıcı duygulardan arındırmaktır. Abdest bedeni, namaz ruhu arındırırken zekât da mülkiyeti temizler. Hiç olmazsa yılda bir defa insanın kendi dünyası dışındaki yaşamlardan haberdar olması onu kendi etrafında dönmekten kurtarır. Toplumun sosyal katmanları arasında geçişkenliği artırır. (Belki de bu nedenle zekât, sadaka ve kurban ibadetinin ifasında
kurumsal aracılıkların bu denli artmasının sebep ve sonuçları tartışılmalıdır.)

Vermek, kardeşliği tesis eder. Toplumda hasedi, nefreti ve yıkıcılığı en aza indirir. Toplumda infak bütün ahlâkıyla yerleştiğinde mülkiyete düşmanlık doğmaz. Ele geçen ilk fırsatta yağmaya, talana/vandalizme başvurulmaz. Böylece vermek, vereni de korur. Malımızı infak ettiğimiz yer toplumda diri olmasını beklediğimiz, istediğimiz alanları gösterir. Toplumun yaralarını merhamet ve adaletle sarmak, insanın onurunu hak ettiği yere taşımak adına her adımı atma, atılacak her adımı da destekleme sorumluluğumuz var. Temel ihtiyaçlarını dahi gideremeyen, asgari geçim standardının yakınından geçemeyen insanlarla aynı çağda israf denizinde yüzerek yaşamanın değil müslümanlıkla, insanlıkla dahi izahı olmaz. Hesabı verilebilecek bir hayat sürmek kadar, yeryüzünde yaşanabilir bir hayatı tesis etmek de boynumuzun borcu.

İhtiyaç sahibinin bedeninden başlayıp ruhuna ve tüm dünyasına uzanacak bir merhamet elinin onaramayacağı yara yoktur. Umudun ve şükran duygusunun da keza. Birilerinin sadece mahrumiyet nedeniyle düşeceği maddî mânevî bataklığın gün gelip kendini de içine çekebileceğini idrak eden insan sahip olduğu her nimete şükrünü dilden gönlüne, oradan da topluma taşımak zorundadır. Hz. Peygamber fakirliğin kişiyi birtakım kötülüklere sürükleyebileceği, hatta nankörlüğe sevk edip küfre bile düşürebileceği uyarısında bulunurken aslında müslümanın varlık imtihanının bu boyutuna da dikkat çekmekte değil midir?

Vermek, almaya vesiledir. Veren dua alır; duanın kıymetine de baha biçilmez; demek ki veren kârdadır. Toprağa ekilen tohum gibi vakti gelir, size veren olur o dua.

“Yalnızca Allah’ın rızasını istemek ve kendilerinde olanı kökleştirip-güçlendirmek için mallarını infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede bulunan, sağanak yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren bir bahçenin
örneğine benzer ki, ona sağanak yağmur isabet etmese de bir çisentisi (vardır). Allah, yaptıklarınızı görendir.”8

Veren, daima daha üstünü ile mükâfatlandırılır. İnsana vermek, Allah’tan almaya vesiledir. “Kul kardeşine yardım ettiği müddetçe Allah da kuluna yardım eder”.9

Ancak, Allah’ın yardımı her zaman infak edilen şeyle birebir aynı olmayabilir: “Nebî (s.a.v.) zamanında iki kardeş vardı. Bunlardan biri (ilim öğrenmek için) Hz. Peygamber’e gelir, diğeri de (geçimlerini temin için) çalışırdı. (Bir gün) çalışan kardeş, ötekini Hz. Peygamber’e şikâyet etti. Peygamber aleyhisselâm da:

–“Belki de sen, onun yüzünden iş buluyor, rızıklandırılıyorsun” buyurdu.”10

“Hudeybiye anlaşması öncesi Mekke’de kıtlık olduğunu öğrenen Hz. Peygamber, Kureyş fakirlerine dağıtılmak üzere Ebû Süfyân b. Harb’e mal gönderdiğinde onun “bundan daha çok iyilikte ve sıla-i rahimde bulunanı kim gördü? Biz kendisiyle mücadele ediyor ve kanını istiyoruz o ise bize atıyyeler göndererek ihsanda bulunuyor.”11 rivayetlerinin bize kazandıracağı ferâsetle Rabbimizin o saymaya güç yetmez nimetlerinden herhangi birinin bir gün yapılan iyilik ve yardımın karşılığı olarak kapıyı çalabileceğini öngörebiliriz. Bu geri dönüşü doğru anlayabilmek için hayatı, dünya ve ahiret bütünlüğü içinde düşünmek de gerekir. İyilik ve yardımlar, karşılığını her zaman bu dünyada bize sunmayabilir. Aman dikkat, acelecilik, peşincilik gibi zaaflarımız ufkumuzu daraltır, imanımızı tahkik seviyesine çıkarabilmemize engel olursa umutsuzluk ve isyana düşüvermemiz işten bile değildir.

Bütün iyilik ve sorumluluklarımız en yakınlarımızdan başlayarak toplumu kuşatmalıdır. Onların gönlünü yorar, gözünü ıslatır da içimizdeki iyilik, merhamet ve yardımlaşma meleğinin kanatlarını sadece başkalarının üzerine gerersek alacağımız sadece iç yakan bir âh olur. Tarih, alınan âhların trajedilere boğduğu hayatlarla doludur. Sadece maddî nafaka değil, vaktinden, ilgi ve alâkasından, samimiyet ve muhabbetinden öncelikle ailesine hak teslimi yapamayanların başvurduğu kolaycılık ve sahtecilik ailede huzuru dinamitleyen en önemli unsurlardandır. Yüce kitabımız ve Efendimizin (s.a.v.) hadislerinin bize öğrettiği en temel prensiplerden biri de iyilik ve sorumlulukları yerine getirmeye en yakınlarından başlama prensibidir. Bu yazı kapsamında “Bir Müslüman, Allah’ın rızâsını umarak ailesinin geçimini sağlarsa, yaptığı harcamalar onun için birer sadaka olur.”12 hadisi ile Hz. Peygamber’in Sa’d b. Ebû Vakkas’a miras konusunda yaptığı “Ey Sa’d! Senin, mirasçılarını zengin bırakman, onları insanlara avuç açarak dilenir fakirler hâlinde bırakmandan hayırlıdır.”13 tavsiyesini birlikte okumak, maksadı açıklamaya yetebilir. (Tek cümleyle de olsa bir hatırlatalım: İslâm’da itidal esastır. Müslüman tüm enerjisini kendi küçük dünyasıyla sınırlayamaz. “En yakından başlamak” orada takılı kalmak anlamına gelmemelidir.)

Vermek sevdiğinden vazgeçebilmektir. Malın en değerlisinden vermekle başlayan süreçte asıl gayenin birr’e ulaşmak olduğunu unutmayan insan neleri vermez ki? İmrân’ın hanımı Meryem’ini Allah yoluna verirken sevdiğinden vermemiş miydi? Ya Sâre validemiz? İbrâhîm (a.s.)’i Hacer’e verirken zorlanmamış olabilir mi? Huzur ve mutluluğun bekası için meselâ aile ilişkilerinde en sevdiğimiz “haklı çıkma, hakkımızı koruma” güdümüzden feragat edebilmek az şey midir? Ya çok yemekten, çok gülmekten, bağımlılıklarımızdan vazgeçebilmek?… İnfak, insanın sahip olduğu her enerjiyi, her gücü dolaylı da olsa kapsamına almaya elverişli bir kavram. Güzel ve değerli olandan, güzel bir şekilde ve verilene, verme fırsatı sunduğu için değer vererek vermek… İşte, verene gereken ahlâk budur.

“Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler. (Yedirdikleri kimselere şöyle derler:) “Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz. Çünkü biz, asık suratlı, çetin bir günden (o günün azabından dolayı) Rabbimizden korkarız. Allah da onları o günün kötülüğünden korur ve yüzlerine bir aydınlık ve içlerine bir sevinç verir. Sabretmelerine karşılık da onları cennet ve ipek(ten giysiler) ile mükâfatlandırır.”

DİPNOTLAR

1. Bakara, 2/268.
2. Tekâsür; “yüksek bir amaç gütmeden, neden niçin demeden mal, evlât, yardımcı ve hizmetçi gibi her devrin telakkisine göre çokluğuyla övünülen şeyleri büyük bir tutkuyla durmadan çoğaltma yarışına girişmek, mânevî ve ahlâkî sorumluluğunu düşünmeden alabildiğine kazanma hırsına kendini kaptırmak” anlamına gelmektedir. Kur’ân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, Ankara: 2006, V, s. 678.
3. Buhârî, “Et’ıme”, 11.
4. Müslim, “Zekât”, 93.
5. Sebe’, 34/39.
6. Bakara, 2/ 261.
7. Leyl, 92/ 17-20.
8. Bakara, 2/ 265.
9. Müslim, “Zikir”, 38.
10. Tirmizî, “Zühd”, 33.
11. İbni Hacer, İsâbe, II, 505.
12. Buhârî, “Nafakat”, 1; Müslim, “Zekât” 48.
13. Buhârî, “Merdâ”, 16.
14. İnsan, 76/ 8-12.

Din ve Hayat Dergisi

İlginizi Çekebilir

Zeytin, Hurma, Manolya, En Çok da Yasemin: Bir Tunus Gezisinin Ardından…

dunyabizim.com’dan Yasemin Dutoğlu‘nun yazısı.  Ocak ayı sonlarında iki hafta geçirdiğim Tunus, sürprizlerle dolu mimari mirası, zengin …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Seçme Yazılar
Zeytin, Hurma, Manolya, En Çok da Yasemin: Bir Tunus Gezisinin Ardından…

dunyabizim.com'dan Yasemin Dutoğlu'nun yazısı.  Ocak ayı sonlarında iki hafta geçirdiğim Tunus, sürprizlerle dolu mimari mirası, zengin …

Kapat