Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / Yâsin Sûresi Meâli ve Özet Tefsiri / Zafer KARLI
Hat: Hüseyin KUTLU

Yâsin Sûresi Meâli ve Özet Tefsiri / Zafer KARLI

Beğendiyseniz lütfen paylaşınız.

36 / YASİN SÛRESİ

Mekkî olup seksen üç âyettir. Adını sûrenin ilk ayetinden alır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

يٰسٓ

1- “Yâ-sîn.”

“Yasîn” ifadesi, elif-lâm-mîm gibi mukattaat harflerindendir. “Ey insan” anlamına geldiği de söylenir.

وَالْقُرْاٰنِ الْحَك۪يمِۙ

2- “Kur’an-ı Hakîm’e andolsun ki,”

Kur’an-ı Hakîm, “hikmetli Kur’an” demektir. Kur’an, kâinatı ve ondaki varlıkların yaratılış gayesini ve faydalarını tüm gerçekliği ile ders verir.

اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ

3- “Gerçek şu ki, Sen gönderilmiş elçilerdensin.”

عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

4- “Sırat-ı müstakim (dosdoğru bir yol) üzeresin.”

Sırat-ı müstakim, İslâm dışı her türlü inançtan, Kur’an ve Sünnet’e aykırı davranışlardan uzak durarak yaşamını sürdürmektir.

تَنْز۪يلَ الْعَز۪يزِ الرَّح۪يمِ

5- “Azîz – Rahîm tarafından indirilmiştir.”

Kur’an, mutlak güç sahibi, çok merhametli olan Allahın kelâmıdır.

لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَٓا اُنْذِرَ اٰبَٓاوُ۬ٔهُمْ

6- “Ataları uyarılmamış bir kavmi uyarman için.”

Daha önceden birçok peygamber gelip geçmesine rağmen, bunların yakın zamandaki baba ve dedelerine peygamber gelmemişti. Dolayısıyla bunlar daha önceki nesillere gelen talimatları unuttuğu için, yeniden tebliğde bulunun.

Veya: “Ecdatlarının uyarıldığı şeylerle onları uyarman için, seni onlara gönderdik.”

فَهُمْ غَافِلُونَ(Bu yüzden) onlar gafil kimselerdir.”

“Onlar, uyarılmadıkları için gaflette kalmışlardır.”  İkinci cihetle ise şu manayı ifade eder: “Biz seni onları uyarman için gönderdik. Çünkü onlar gafil kimselerdir.”

لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلٰٓى اَكْثَرِهِمْ

7-“Andolsun ki onların çoğunun üzerine azap sözü/hükmü hak olmuştur.”

Allah “Cehennemi cin ve insanlardan kâfirlerle dolduracağını” bildirmiştir. İnkârda ısrarları ve uyarıyı dinleyip öğüt almamaları sebebiyle cehennem azabı vacip oldu.

 فَهُمْ لاَيُؤْمِنُونَ “Artık onlar iman etmezler.”

اِنَّا جَعَلْنَا ف۪ٓى اَعْنَاقِهِمْ اَغْلاَلاً فَهِىَ اِلَى اْلاَذْقَانِ

8- “Onların boyunlarına demir halkalar/prangalar geçirdik, o halkalar çenelerine kadar dayanmıştır.”

Küfürde ısrarları sebebiyle kalpleri mühürlüdür, dolayısıyla uyarılar onlara fayda vermez. Bu mana “boyunlarında çenelerine kadar pranga dayanmış insanlar”  misaliyle anlatılmıştır. Âyette “eller” söylenmeyip, pranga ve boyunun zikriyle yetinildi. Çünkü “ağlal” kelimesi, elleri boyunla birlikte bağlayan pranga için kullanılır.

فَهُمْ مُقْمَحُونَ “Artık onlar başlarını eğemezler.”

Başlarını kaldırmışlar, gözlerini kapamışlardır. Artık bunlar hakka yönelemezler, boyunlarını oraya çeviremezler, hakka mukabil baş eğemezler.

وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَاَغْشَيْنَاهُمْ

9- “Hem önlerinden bir sed, hem de arkalarından bir sed çekmişiz, kendilerini kuşatmışızdır.”

Böylece ne ileri gidebilirler, ne de geri gelebilirler… kendisine tüm yollar kapatılıp maksadına yol bulamayan kimseye benzetmedir.

فَهُمْ لاَيُبْصِرُونَ “Artık onlar görmezler.”

Bu da onların cehalet çukurunda hapiste olduklarını, âyetler ve delillere bakmaktan alıkonulduklarını anlatan bir başka temsildir. Önlerinden ve arkalarından iki sed onları kuşatmıştır. Bu sedler, onların gözlerini kapatmış, artık önlerini ve arkalarını göremez olmuşlardır.

وَسَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لاَيُؤْمِنُونَ

10- “Uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir, iman etmezler.”

Çünkü uyarı, ölü kalpleri diriltmez. O ancak imanı almaya hazır olan diri kalbi uyarır. Bu, Peygamber (s.a.v.) için bir teselli ve müşriklerin kalp­lerinde bulunan azgınlık ve taşkınlık gerçeğini açığa çıkarmadır.

اِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِىَ الرَّحْمٰنَ بِالْغَيْبِ

11- “Sen ancak Zikr’e (Kur’an’a) uyan ve Rahmân’dan gıyabî olarak korkan kimseyi uyarırsın.”

“Rahmandan gıyabî olarak korkmak”, kalbinin derinliklerinde O’ndan ürperti duymak ve O’nun rahmetine aldanmamak manasında olabilir. Çünkü O, Rahman olduğu gibi aynı zamanda Müntakimdir, Kahhardır.

فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَاَجْرٍ كَر۪يمٍ “İşte onu bir mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele.”

Kur’anın hükümlerine uyan ve herhangi bir kimsenin olmadığı yerde Rahman olan Allah’tan korkanı, günahlarının affedileceği ile ve güzel bir mükâfat olan cennetle müjdele.

اِنَّا نَحْنُ نُحْيِ الْمَوْتٰى

12- “Ölüleri elbette Biz diriltiriz.”

O’nun diriltmesi, ölmüş olanları haşrederek veya ölü durumunda olan kalplere hidayet vererek olur.

وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَاٰثَارَهُمْ “Ve onların önceden yapıp gönderdiklerini ve geride bıraktıklarını yazarız.”

Bu geride bıraktıkları, mesela öğrettikleri bir ilim ve vakfettikleri bir eser olabildiği gibi, batıl bir şeyi yaymak ve bir zulmü tesis etmek gibi kötü şeyler de olabilir.

وَكُلَّ شَىْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓى اِمَامٍ مُب۪ينٍ۟ “Ve Biz her şeyi bir ‘imam-ı mübin’de  sayıp tespit etmişizdir.”

İmam-ı Mübin, levh-i mahfuzdur. Yani her şey Allahın ilminde tek tek bellidir. Nitekim ayette şöyle buyurulmaktadır: “Onların ilmi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim yanılmaz ve unutmaz.” (Taha,52)

***

Ashab-ı Karye

 وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلاً اَصْحَابَ الْقَرْيَةِۢ

13- “Onlara, Ashab-ı Karye’yi misal ver.”

Bahsi geçen ashab-ı karye, genelde “Antakya halkı” olarak açıklanır. Allah, peygamberleri yalanladıkları için gökten bir gürültü göndererek helak ettiği belde halkının kıssasını anlatılmak üzere şöyle buyurdu:

اِذْ جَٓاءَهَا الْمُرْسَلُونَۚ “Hani oraya elçiler gelmişti.”

اِذْ اَرْسَلْنَٓا اِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ

14- “Hani Biz onlara (önce) iki kişi göndermiştik.”

 فَكَذَّبُوهُمَا “Fakat, onlar ikisini de yalanlamışlardı.”

Müşriklerin inat ederek Hz. Peygamber’i yalanlamaları gibi Antakya halkı da bu elçileri yalanlamışlardı.

فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ “Biz de bir üçüncü ile  (o ikisine) destek verdik.”

Rivayete göre üçüncü elçinin adı Şem’un’dur.

فَقَالُٓوا اِنَّٓا اِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ “Onlara ‘Biz, size gönderilmiş elçileriz’ dediler.”

قَالُوا مَٓا اَنْتُمْ اِلاَّ بَشَرٌ مِثْلُنَا

15- “Onlar ise şöyle dedi: Siz de bizim gibi beşersiniz.”

Melek veya insanüstü bir varlık olmayıp bizimle aynı türdensiniz.

وَمَٓا اَنْزَلَ الرَّحْمٰنُ مِنْ شَىْءٍۙ  “Ve Rahman, hiçbir şey indirmedi.”

Rahman, size vahiy ve risalet indirmedi.

اِنْ اَنْتُمْ اِلاَّ تَكْذِبُونَ “Siz yalnızca yalan söylüyorsunuz.”

قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ اِنَّٓا اِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ

16- “Elçiler dedi: Rabbimiz biliyor ki, biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.”

وَمَا عَلَيْنَٓا اِلاَّالْبَلاَغُ الْمُب۪ينُ

17- “Ve bize düşen (sorumluluk ve görev) ancak apaçık tebliğdir.”

Sizlere bu mesajı kabul ettirmek bizim elimizde değildir. İster kabul edin, ister reddedin. Ancak reddettiğiniz takdirde bunun sorumluluğu sizlere aittir.

قَالُٓوا اِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْۚ

18- “(Ahali ise) dediler: Muhakkak ki biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık.”

Bu ifadeyle, “Sizler uğursuzsunuz, sizin yaptıklarınız dolayısıyla tanrılarımız kızdı ve bu yüzden başımıza musibetler, felaketler geldi” demek istiyorlar.

لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَل۪يمٌ “Eğer vazgeçmezseniz, sizi mutlaka taşlarız ve tarafımızdan size çok elîm bir azap dokunur.”

قَالُوا طَٓائِرُكُمْ مَعَكُمْۜ

19- “Elçiler dedi: Uğursuzluğunuz kendinizdendir.”

اَئِنْ ذُكِّرْتُمْ  “Size öğüt verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)?”

 بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ “Doğrusu siz, aşırı giden bir kavimsiniz.”

Siz, günah ve isyanda aşırı gitmeyi âdet edinmiş bir topluluksunuz.

وَجَٓاءَ مِنْ اَقْصَى الْمَد۪ينَةِ رَجُلٌ يَسْعٰى

20- “Ve şehrin öbür ucundan koşarak bir adam geldi.”

Rivayete göre bu kişi Habib-i Neccardır. “Şehrin öbür ucundan bir adam” diye çevrilen kısmıyla, o memleketteki insanların ileri gelenlerinden biri mânası da kastedilmiş olabilir.

قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَل۪ينَۙ “Dedi: Ey kavmim! Uyun elçilere!”

اِتَّبِعُوا مَنْ لاَ يَسْئَلُكُمْ اَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ

21- “Uyun hidayet üzere olup sizden bir ücret istemeyenlere.”

وَمَا لِىَ لآَ اَعْبُدُ الَّذ۪ى فَطَرَن۪ى

22- “Bana ne oluyor ki beni yaratana ibadet etmeyeyim?”

Kendini onlara söylediği şeylerden hariç tutmadı. Kendisi için istediğini onlar için de istediğini gösterdi, “Size ne oluyor ki, sizi yaratana ibadet etmiyorsunuz?” mesajı verdi.

وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Ve siz O’na döndürüleceksiniz.”

ءَاَتَّخِذُ مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةً

23- “O’nu bırakıp da başka ilahlar edineyim, öyle mi?”

Bu, inkâr, azarlama ve ihtar şeklindeki bir soru olup bununla şu mana kastedilmektedir: Allah’tan başka asla ilâh edinmeyeceğim. İbadete lâyık olan Allah’a ibadet etmeyi bırakıp sahte tanrılara ibadet etmeyeceğim. Beni yoktan var edip yaratan O’dur.

اِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمٰنُ بِضُرٍّ لاَ تُغْنِ عَنّ۪ى شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا وَلاَ يُنْقِذُونِۚ “Eğer Rahman, bana bir zarar dileyecek olsa, onların şefaati bana bir fayda vermez ve onlar beni kurtaramazlar.”

اِنّ۪ٓى اِذًا لَف۪ى ضَلاَلٍ مُب۪ينٍ

24- “O zaman ben gerçekten tam bir dalalete düşerim.”

Hiç bir şekilde fayda vermeyen ve bir zararı def etmeyenleri, fayda ve zarara tam muktedir olan Yaratıcıya tercih etmek ve O’na şerik kılmak, apaçık bir dalalettir.

اِنّ۪ٓى اٰمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِۜ

25- “Gerçek şu ki; Ben, sizin Rabbinize iman ettim, artık dinleyin beni!”

Bunu, gelecekteki insanlar da dâhil olmak üzere herkese bu olaydan ibret alınması için yapılmış bir çağrı olarak da düşünmek mümkündür.

ق۪يلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَ

26- (Ama kavmi onu öldürdü.) Ona, ‘haydi gir cennete!’ denildi.”

Bu kısım, Rabbine kavuşma anında durumunun ne olduğu sorusuna bir cevap gibidir.

قَالَ يَالَيْتَ قَوْم۪ى يَعْلَمُونَ “O da dedi: Keşke kavmim bilseydi!”

بِمَا غَفَرَل۪ى رَبّ۪ى وَجَعَلَن۪ى مِنَ الْمُكْرَم۪ينَ

27- “Rabbimin beni bağışladığını ve beni kendilerine ikram edilen kullarından kıldığını…”

Kavminin kendi halini bilmelerini temenni etti ki, bu bilgi onları, inkârdan tevbe etmek ve imana girmek suretiyle sevap ve mükâfat kazanmaya teşvik etsin.

Allah dostlarının hâli böyledir, öfkelerini yutarlar, düşmanlara bile merhamet gösterirler.

وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلٰى قَوْمِه۪ مِنْ بَعْدِه۪ مِنْ جُنْدٍ مِنَ السَّمَٓاءِ

28- “Biz Ve onun (vefatının) ardından kavminin üzerine semadan bir ordu indirmedik.”

O’nun kavmine, Bedir ve Hendekte yaptığımız tarzda gökten bir ordu göndermedik.

وَمَا كُنَّا مُنْزِل۪ينَ “İndirecek de değildik.”

Burada bu tarz bir ifade kullanılması, gökten ordu gönderilmesinin, çok büyük ve azametli konulardan olduğunu göstermek maksadına yöneliktir ki bu da onları tahkir etmek ve önemsiz olduklarını anlatmak içindir.

اِنْ كَانَتْ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً

29- “Sadece bir tek sayha onlara yetti.”

Cebrailin bir tek sayhası (kuvvetli sesi), onların helâki için kâfi geldi.

فَاِذَا هُمْ خَامِدُونَ “Bir anda sönüp gittiler.”

Canlı kişi parlak ateşe benzer, ölen ise o ateşin külü gibidir.

يَا حَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِ مَايَاْت۪يهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلاَّ كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

30- “Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine gelen her bir elçiyle mutlaka alay ediyorlardı.”

Allahın elçileri, nasihatleriyle dünya ve ahiret saadetinin anahtarlarıdır. Onlarla alay edenler, pişman olmaya ve kendilerine “yazıklar olsun!” denilmeye layıktır. “Yazıklar olsun” ifadesinin, işledikleri cinayetin büyüklüğünü göstermek için Allahtan olması da caizdir. O, gerçek anlamda böyle bir teessürden münezzehtir. Fakat onların ne derece zavallı bir hâle düştüklerini gösterme noktasında, mecazen bunun Allaha nisbeti söz konusu olabilir.

اَلَمْ يَرَوْا كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ اَنَّهُمْ اِلَيْهِمْ لاَ يَرْجِعُونَ

31- “Kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettiğimizi, onların artık kendilerine dönmeyeceklerini görmediler mi?”

Kendilerinden önce peygamberleri yalanlayan,  Allah tarafından helak edilen kimselerden ibret almıyorlar mı? Helak olduktan sonra tekrar dünyaya dönmediklerini bilmiyorlar mı?

Kendilerinden önce yaşamış olan ve peygamberleri yalanlayan Âd ve Semûd gibi, Allah’ın helak ettiği kavimlerin durumundan ve onların artık dünyaya dönemeyecek olmasından ibret almazlar mı?

وَاِنْ كُلٌّ لَمَّا جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ۟

32- “Onların hepsi toplanıp, mutlaka bizim huzurumuza getirilecektir.”

Bu ayet, Allah’ın bu dünyada helak ettiği kimselerin yakasını bırakmayacağının, dünya hayatından sonra da onların Allah’ın huzurunda toplanıp hesap vereceklerinin ve cezaya çarptırılacaklarının delilidir.

***

İlahi âyetler

 وَاٰيَةٌ لَهُمُ اْلاَرْضُ الْمَيْتَةُ

33- “Ölü arz / yeryüzü onlar için bir delildir.”

“Ölü” yani üzerinde bitki bulunmayan, çorak topraktır. Toprak bir ayettir yani öldükten sonra dirilmeye delâlet eden bir alâmettir.

اَحْيَيْنَاهَا “Ona hayat verdik.”

وَاَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا “Ve ondan daneler çıkardık.”

فَمِنْهُ يَاْكُلُونَ “Ondan yiyorlar.”

Ondan” kısmının önce gelmesi, hububatın çokça yenmesine ve kendisiyle geçim sağlanmasına delalet içindir.

وَجَعَلْنَا ف۪يهَا جَنَّاتٍ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ

34- “Orada hurmalıklar, üzüm bağları var ettik.”

Âyette “kuru hurma” anlamında “temr” yerine, “hurmalıklar” denilmesi, bahçe hâlindeki hurmanın daha ziyade fayda ve san’at eserleri ihtiva etmesindendir.

وَفَجَّرْنَا ف۪يهَا مِنَ الْعُيُونِ “Ve orada pınarlar fışkırttık.”

لِيَاْكُلُوا مِنْ ثَمَرِه۪

35- “Onun meyvesinden yesinler diye (böyle yaptık).”

“Onun meyvesinden yesinler diye…” ifadesinde, “O” zamiri, “bahsi geçen bahçelerden” manasına bakar. Veya: “O” zamiri Allaha râcidir. Yani “O’nun ikram ettiği meyvelerden yesinler diye…” Meyvenin Allaha nisbeti, O’nun yaratmasından dolayıdır.

وَمَا عَمِلَتْهُ اَيْد۪يهِمْ “Ve kendi ellerinin yaptıklarından da.”

Cümlenin başındaki “ma” harfi, nefiy manasına da olabilir. O zaman mana şöyle olur: “Bunları, onların elleri yapmış değildir.” Yani, bu meyveler Allahın yaratmasıyladır, yoksa onların kendi fiilleriyle meydana gelmiş değildir.

اَفَلاَ يَشْكُرُونَ “Hâlâ şükretmezler mi?”

سُبْحَانَ الَّذ۪ى خَلَقَ اْلاَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ اْلاَرْضُ وَمِنْ اَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لاَيَعْلَمُونَ

36- “Yerin bitirdiklerinden, kendilerinden ve bilemedikleri şeylerden her şeyi çift yaratanın şanı yücedir!”

Allah, bütün türleri ve bunların sınıflarını, yerden biten bitki ve ağaçları, elektriğin artı ve eksi kutuplarını, ayrıca insanları erkek ve dişi şeklinde eşeyli olarak yaratmıştır. Bir de henüz Allahın insanları muttali kılmadığı ve bilinmesine bir yol açmadığı çift olan başka şeyler vardır.

وَاٰيَةٌ لَهُمُ الَّيْلُ

37- “Gece de onlara bir âyettir.”

نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ “Ondan gündüzü sıyırır çıkarırız.”

Hayvanın derisi yüzülüp bir bütün olarak çıkarılması gibi, geceyi ortadan kaldırır, onun yerine gündüzü koyarız.

فَاِذَا هُمْ مُظْلِمُونَ “Bir de bakarlar ki, karanlıkta kalmışlardır.”

Gündüz süratle geçer gider, gündüzün aydınlığını gecenin karanlığı takip eder.

وَالشَّمْسُ تَجْر۪ى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَۜا

38- “Güneş de kendi yörüngesinde akıp gider.”

Güneşin de devrinin kendisinde nihayet bulacağı belirli bir haddi vardır. Âyette güneş bir yolcuya benzetilmiş, bu yolcunun varacağı nihaî bir menzil olduğu nazara verilmiştir. Güneşin bu cereyanı (akıp gitmesi), denge meydana getirmek içindir. Güneşin hareketi, kıyamet kopmasına kadar bu şekilde sürüp gidecektir.

ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِۜ “İşte bu, Azîz-Alîm’in takdiridir.”

Azîzdir, kudretiyle her şeye hâkimdir. Alîmdir, ilmi her şeyi kuşatır.

وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ

39- “Ay için de menziller (konak yerleri) takdir ettik.”

Ay, her gece bu menzillerden birinde bulunur, ne ileri gider, ne de geri kalır.

حَتّٰى عَادَكَالْعُرْجُونِ الْقَد۪يمِ “Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur.”

Bu menzillerin sonuna geldiğinde incelir, hilâl şeklini alır.

لاَالشَّمْسُ يَنْبَغ۪ى لَهَٓا اَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ

40- “Ne güneş aya yetişebilir.”

وَلاَ الَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِۜ “Ne de gece gündüzü geçebilir.”

Güneş ve ay birbirinin saltanatına son veremez, biri diğerinin yerine geçemez. Her birinin kendine göre bir saltanatı ve menfaati vardır. Bunlar ve bunların alâmet oldukları gündüz ve gece, birbirini takip ederek kıyamete kadar devam edip gider.

وَكُلٌّ ف۪ى فَلَكٍ يَسْبَحُونَ “Her biri bir yörüngede yüzerler.”

Güneş, ay ve yıldızların her biri diğerinin yörüngesine girmeden ve başkasına çarpmadan kendine çizilen yolda seyran eder, yüzercesine akıp gider.

وَاٰيَةٌ لَهُمْ اَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ

41- “Onlar için bir delilde, onların nesillerini (yükleriyle) dolu gemide taşımamız,”

Dolu gemiden murat, Nuh’un gemisi olabilir. O gemide taşınanlar her ne kadar şimdiki insanlar değilse de, nesilleri onlara dayandığından kendileri de o gemide taşınmış gibidir.

وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِه۪ مَا يَرْكَبُونَ

42- “Ve onları, benzer (nitelikte) binekler (yapacak kabiliyette) yaratmamızdır.”

Âyet, günümüzdeki tren, otomobil ve uçak gibi bineklere de işaret eder.

وَاِنْ نَشَاْ نُغْرِقْهُمْ

43- “Eğer dilesek onları suda boğarız.”

Allah’ın rahmet ve lütfunun bir delili de vasıtalara binenleri korumasıdır.

فَلاَ صَر۪يخَ لَهُمْ “Artık o zaman ne onların feryadına yetişen bulunur,”

 وَلاَ هُمْ يُنْقَذُونَ “Ve ne de onlar kurtarılır.”

اِلاَّ رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعًا اِلٰى ح۪ينٍ

44- “Ancak bizim tarafımızdan bir rahmet ve bir vakte kadar dünya nimetlerinden faydalandırmamız söz konusu olursa kurtarılırlar.”

Bu faydalanma, belli bir süreye -yani ölüme- kadardır.

***

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ اَيْد۪يكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

45- “Onlara ‘Önünüzdekinden ve arkanızdakinden sakının ki size rahmet edilsin’ denildiği zaman…”

“Önünüzdeki” derken daha önce meydana gelmiş olaylar, “arkanızdaki” derken de ahirette hazırlanan azaba dikkat çekilmektedir. Veya sema ve arzdan gelen felâketler olabilir. Veya dünya ve ahiret azabı olabilir. Veya önceden yapılan günahlar ve sonradan yapılacak olan günahlardır.

وَمَا تَاْت۪يهِمْ مِنْ اٰيَةٍ مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ اِلاَّ كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ

46- “Ve kendilerine Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.”

Sanki şöyle demiş oldu: Onlara “azaptan sakının” denildiğinde yüz çevirdiler. Çünkü günahlı bir hayata alışmışlar, böylesine bir hayatı benimsemişlerdi.

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۙ قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا

47- “Onlara, ‘Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden infak edin’ denildiğinde, inkâr edenler iman edenlere şöyle dediler:”

Mekke kâfirlerine böyle denildiğinde, onlar Allaha inanan ve işleri O’nun dilemesine bırakıp “Allah dilerse” diye konuşan mü’minlere şöyle dediler:

اَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ اَطْعَمَهُ “Şayet Allah dilese doyurabileceği kimseyi biz mi doyuracağız?”

Tersinden mantık yürüterek cahilce “Allahın vermediğine biz mi vereceğiz?” dediler. Çünkü Allah insanları sebeplerle doyurur. Zenginleri fakirlere yedirmeye teşvik etmesi ve buna muvaffak kılması da bu sebeplerden biridir.

اِنْ اَنْتُمْ اِلاَّ ف۪ى ضَلاَلٍ مُب۪ينٍ “Siz elbette tam bir dalalet içindesiniz.”

Siz Allahın dilemesine zıt bir şeyi bizden istemekle apaçık bir dalalet içindesiniz. Bu ifadenin Allahtan onlara bir cevap olması da caizdir. Veya mü’minlerden onlara verilen cevabın bir hikâyesi de olabilir.

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

48- (Bir de alay ederek:) “Eğer doğru söyleyenlerseniz, bu vaat ne zaman gerçekleşecek?, diyorlar.”

Bundan murat, öldükten sonra diriltilme vaadidir.

مَا يَنْظُرُونَ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً تَاْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ

49- “Onların beklediği, birbirleriyle uğraşırken kendilerini ansızın yakalayacak bir sayhadan başkası değildir.”

Sayha, şiddetli ses demektir. Bundan murat, sûra birinci üfürülüştür.

فَلاَ يَسْتَط۪يعُونَ تَوْصِيَةً

50- “Artık ne bir vasiyette bulunabilirler.”

وَلآَ اِلٰٓى اَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ “Ne de ailelerine dönebilirler.”

Ölüm anında ailesini yanında görmek isterler ama evlerine dönme imkânı bile verilmez; ailelerine bir mesaj iletme fırsatı dahi tanınmaz; aileleriyle ilişkileri tamamen kesilmiştir.

وَنُفِخَ فِى الصُّورِ

51- “Ve Sûr’a üfürülmüştür.”

 فَاِذَا هُمْ مِنَ اْلاَجْدَاثِ اِلٰى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ “Bir de bakarsın kabirlerinden Rablerine doğru akın akın gidiyorlar.”

Bundan murat, ikinci defa sûra üfürülmesidir.

قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا

52- “Şöyle derler: Vay başımıza gelene! Yattığımız yerden bizi kim uyandırdı?”

هٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمٰنُ “İşte bu, Rahman’ın vaad ettiği şeydir.”

وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ “Ve gelen elçiler doğru söylemişlerdir.”

Bu âyet, okuyuş ve duruş yerine göre farklı farklı manaları ifade eder. Mesela: “İşte bu Rahmanın vaat ettiği şeydir. Ve gelen elçiler doğru söylemişlerdir” âyeti, onların cümlesini naklediyor olabilir. Yani, öldükten sonra dirilmeyi görünce, mecburen ahireti ve peygamberlerin haber verdiği şeyleri kabullenmişlerdir. Veya âyet onların “Yattığımız yerden bizi kim uyandırdı?” demelerine mukabil, melekler veya mü’minler tarafından bir cevaptır.

اِنْ كَانَتْ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً

53- “Bu, başka değil sadece bir tek sayhadır.”

Kıyametin kopması ve bütün insanların mahşerde toplanması, askerlerin bir boru sesiyle istirahate çekilip sonra yine bir boru sesiyle tekrar toplanmaları gibidir.

فَاِذَاهُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ “Bakarsın hepsi toplanmış, huzurumuza getirilmişlerdir.”

فَالْيَوْمَ لاَ تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا

54- “Artık bugün kimseye zerre kadar zulmedilmez.”

وَلاَ تُجْزَوْنَ اِلاَّ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ “Ve siz ancak yaptıklarınızın karşılığını alırsınız.”

Âyet, bu diriltilmede onlara ne söyleneceğini anlatır.

اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ ف۪ى شُغُلٍ فَاكِهُونَۚ

55- “Gerçekten cennet ashabı bugün keyifli bir meşguliyet içindedir.”

Bunun nasıl bir meşguliyet olduğunun belirsiz bırakılması, onların içinde bulundukları lezzetin ne derece büyük olduğunu gösterir. Gittiği sergiyi anlatan biri “neler vardı neler!” dediğinde, aslında neler olduğunu anlatmamıştır. Ama bunu belirsiz bırakmakla o sergide çok muhteşem şeyler olduğuna dikkat çekmiştir.

هُمْ وَاَزْوَاجُهُمْ ف۪ى ظِلاَلٍ عَلَى اْلاَرَٓائِكِ مُتَّكِؤُنَ

56- “Onlar ve eşleri koyu/tatlı gölgelerde koltuklara kurulurlar.”

لَهُمْ ف۪يهَا فَاكِهَةٌ

57- “Orada onlar için meyveler vardır.”

وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَۚ “Ve onlar için diledikleri her şey vardır.”

سَلاَمٌ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَح۪يمٍ

58- “Rahîm bir Rab’den söz olarak ‘selâm’ vardır.”

Bu selâmı Allah onlara doğrudan söyler. Veya O’nun cihetinden olmak üzere kendilerine selâm ulaştırılır. Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurur: Allah onlara, onlar da Allah’a bakarlar, O’na baktıkları müddetçe, O gözlerinin önünden gitmeden, hiçbir nimete bakamazlar. Allah’ın nuru ve bereketi, yurtlarında onların üzerinde kalır.

وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ

59- “Ayrılın bu gün ey mücrimler!”

Ey suçlular! Bugün mü’minlerden ayrılın. Veya “Cehennem ateşinde birbirinizden ayrılın.” Çünkü kâfir için tek başına hücre hapsi söz konusudur, başkalarını görmez ve onlar tarafından da görülmez.

اَلَمْ اَعْهَدْ اِلَيْكُمْ يَا بَن۪ٓى اٰدَمَ اَنْ لاَ تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ

60- “Ey Âdemoğulları! ‘Şeytana kulluk/itaat etmeyin’ diye Ben sizden söz almadım mı?”

Bu soru kınama ve azarlama ifade eder. Allahın almış olduğu ahit (söz), onlara gösterdiği aklî ve naklî delillerdir. Bunlar, Allaha ibadeti emredici ve O’ndan başkasına ibadetten de sakındırıcıdırlar. Allahtan başkasına yapılan kulluğun şeytana ibadet gibi ifade edilmesi, böyle yapılmasını şeytanın emretmesi ve böyle günahları onun süslü kılmasındandır.

اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ “Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.”

İnsan, düşmanına nasıl itaat eder? Bu âyet, “şeytana kulluk etmeyin” emrinin sebebidir.

وَاَنِ اعْبُدُون۪ى

61- “Bana ibadet edin.”

 هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ“İşte bu, sırat-ı müstakimdir (dosdoğru bir yoldur).”

“İşte bu” ifadesi, insanlardan alınan ahde veya Allaha ibadete işarettir.

 وَلَقَدْ اَضَلَّ مِنْكُمْ جِبِلاً كَث۪يرًا

62- “Andolsun, o (şeytan) sizden pek çok nesilleri saptırdı.”

Bu âyet, “Şeytana kulluk etmeyin” emrinin sebebini pekiştirmektedir.

 اَفَلَمْ تَكُونُوا تَعْقِلُونَ “Hiç aklınızı kullanmıyor muydunuz?”

Sizin, şeytana itaat ve Rabbinizin emrine muhalefet etmekten alıkoyacak aklınız yok muydu?  Bu,  suçlular için bir başka kınamadır. Bundan sonra Yüce Allah onları bekleyen azabı kendilerine müjdeledi:

هٰذِه۪ جَهَنَّمُ الَّت۪ى كُنْتُمْ تُوعَدُونَ

63- “İşte bu, size vaat edilen cehennemdir.”

Bu, onlara cehennemin kenarındayken yapılmış olan bir hitaptır. Maksat,  daha fazla kınamak ve azarlamaktır.

اِصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ

64- “İnkârınızdan dolayı bugün girin oraya!”

اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰٓى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَٓا اَيْد۪يهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

65- “Bugün onların ağızlarını mühürleriz de, neler yaptıklarını elleri bize söyler ve ayakları şahitlik eder.”

Onların el ve ayaklarında günahların izleri ve fiillerine delaletleri olmasıyla, ağızlarına bedel el ve ayakları neler yaptıklarını söyler. Veya el ve ayaklar, Allahın konuşturmasıyla gerçekten konuşur, neler yaptıklarını söyler.

وَلَوْ نَشَٓاءُ لَطَمَسْنَا عَلٰٓى اَعْيُنِهِمْ

66- “Şayet dilesek gözlerini büsbütün kör ederdik.”

İstesek, doğru yolu görmelerine engel oluruz. O takdirde asla doğru yolu bulamazlar

فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ “O zaman yola koşuşurlardı.”

O zaman, mutat olarak çıktıkları yola koşuşurlardı.

فَاَنّٰى يُبْصِرُونَ “Fakat nereden görecekler?”

O hâlde iken yolu ve gitme cihetini nereden görecekler? Mutat gittikleri yolu göremezlerse başka yolları nasıl görebilsinler?

وَلَوْ نَشَٓاءُ لَمَسَخْنَاهُمْ عَلٰى مَكَانَتِهِمْ

67- “Şayet dilesek, onları oldukları yerde başka şekle dönüştürürdük.”

Suretlerini değiştirmek ve kuvvelerini iptal etmekle kılıklarını başka şekle çevirirdik.

فَمَا اسْتَطَاعُوا مُضِيًّا وَلاَ يَرْجِعُونَ “O zaman ne gidebilirler, ne geri dönebilirlerdi.”

Son iki âyet şunu anlatır: Onlar küfürleri ve kendilerinden alınan sözü bozmaları sebebiyle kendilerine böyle muamele etmemizi hak etmişlerdir. Lakin biz onları da içine alan rahmetten ve onlara mühlet verilmesini gerektiren hikmetten dolayı böyle yapmayız.

وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِى الْخَلْقِ

68- “Ve kime uzun ömür verirsek, yaratılışta onu tersine çeviririz.”

 Bunu yapmaya gücü yetenin onları kör edebileceğini veya şekillerini değiştirebileceğini anlayamıyorlar mı?

اَفَلاَ يَعْقِلُونَ “Hâlâ akletmezler mi?”

Buna kâdir olanın, insanın gözünü kör etmeye ve onu başka bir kılığa çevirmeye kâdir olduğunu akletmiyorlar mı? Çünkü son âyette nazara verilen durum, her ikisini, hatta daha ziyadesini içine almaktadır. Ancak bu birden değil, tedricen gösterilmektedir. İnsanın aza ve kuvveleri önce güçlüdür, gittikçe kuvvetten düşerler. Öyle ki, siması zamanla hayli değişir, gören gözleri görmez hale gelebilir. İnsanda bu değişiklikleri tedricen yapan Zât, bir anda değişiklik yapmaya da elbette kâdirdir.

وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ

69- “Biz ona şiir öğretmedik.”

Müşrikler “Muhammed bir şairdir” diyorlardı. Âyet, onlara bir reddir. Yani, O’na Kur’anı talim etmekle kendisine şiir öğretmedik. Kur’anda kâfiye yoktur, vezin ile de yazılmamıştır. Manası, hayale dayalı bir şekilde rağbet uyandırmak ve nefret ettirmek gibi şairlerin dizdikleri cinsten değildir.

وَمَا يَنْبَغ۪ى لَهُۜ “Bu ona (peygambere) yakışmaz da.”

Zamir Kur’ana da raci olabilir: “Kur’anın bir şiir olması uygun değildir.”

اِنْ هُوَ اِلاَّ ذِكْرٌ وَقُرْاٰنٌ مُب۪ينٌۙ “O, ancak bir zikir ve apaçık bir Kur’an’dır.”

لِيُنْذِرَ مَنْ كَانَ حَيًّا

70- “(Bu Kur’an), diri olanları uyarmak içindir.”

Sadece kalbi diri ve basireti açık olanlar istifade edebilir. Bu özellikleri taşıyanlar da mü’minlerdir.

وَيَحِقَّ الْقَوْلُ عَلَى الْكَافِر۪ينَ “Bir de kâfirlere azap sözünün/hükmünün hak olması içindir.”

Uyarmak mü’min-kâfir herkesi içine aldığı hâlde, âyette tahsisen mü’minin nazara verilmesi, uyarıdan faydalananın mü’min kimse olmasındandır.

اَوَ لَمْ يَرَوْا اَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ اَيْد۪ينَٓا اَنْعَامًا

71- “Görmediler mi, Biz onlar için ellerimizin yaptığı en’am yarattık.”

“Ellerimiz” denilmesi vasıtasız, ortaksız ve yardımcısız olarak yapmanın o ellere isnad edilmesi, bir istiare olup özel bir itinayı anlatır. Aslında her şey ilâhi kudret ile yaratılmışken burada en’amın yani koyun, keçi, sığır ve devenin nazara verilmesi, onlarda nice yaratılış harikaları ve menfaatler olmasındandır.

فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ “Onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar.”

İnsanlar, Allahın malik kılmasıyla bu hayvanlara sahiptirler.

وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ

72- “Onları, kendilerinin hizmetine verdik.”

Bu hayvanların doğasına güdülme, üzerinde hâkimiyet kurulabilme özelliğini yerleştirenin de Allah olduğu bu âyetlerde açıkça ifade edilmiştir.

 فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَاْكُلُونَ “Böylece hem onlardan binekleri var, hem de onlardan yiyorlar.”

وَلَهُمْ ف۪يهَا مَنَافِعُ وَمَشَارِبُۜ

73- “Onlar için bunlarda birçok menfaatler ve türlü içecekler var.”

İnsanlar için bu hayvanların deri, yün ve kıllarında nice faydalar vardır.

اَفَلاَ يَشْكُرُونَ “Hâlâ şükretmezler mi?”

O bunları yaratıp insanlara hizmetkâr kılmasa, bu mühim faydalara nasıl ulaşacaklardı?

وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اٰلِهَةً

74- “Tutup Allah’tan başka bir takım ilâhlar edindiler.”

Bu muhteşem kudreti ve ortaya çıkan nimetleri gördükten ve bunları verenin sadece Allah olduğunu bildikten sonra, tuttular ibadette O’na şerikler edindiler.

لَعَلَّهُمْ يُنْصَرُونَۜ “Belki yardım görürler diye…”

Bunu, zor işlerinde yardım ederler umuduyla yapıyorlar. Hâlbuki durum bunun tersidir.

لاَ يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَهُمْ

75- “O ilâhlar onlara yardım edemezler.”

 وَهُمْ لَهُمْ جُنْدٌ مُحْضَرُونَ  “Ve onlar, ilâhları için hazır askerdirler.”

Üstelik kendileri ilahlarına yardım ederler, onları korurlar, onlara gelen sinek gibi şeyleri uzaklaştırırlar. Veya bundan murat, batıl mabutlarının peşinde cehennem ateşine sevk edilmeleridir.

فَلاَ يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْۢ

76- “O halde (Ey Peygamber), onların sözü seni üzmesin.”

Onların Allah hakkında inkâr etmek ve şirk koşmak ve Senin hakkında yalanlamak ve kaba konuşmak tarzındaki sözleri Seni üzmesin.

اِنَّا نَعْلَمُ مَايُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ “Çünkü Biz, onların gizlediklerini de biliriz, açığa vurduklarını da.”

Bu bilgimize göre de onları cezalandırırız. Teselli bulman için bu Sana kâfidir.

***

Diriliş delilleri

اَوَ لَمْ يَرَ اْلاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ

77- “İnsan, kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmedi mi, (buna rağmen) şimdi hasım-ı mübîn (açıkça hasım) kesildi?”

Rivayete göre Übey Bin Halef, bir parça kemikle Hz. Peygamberin yanına geldi, kemiği elinde ufaladı “ne dersin, bu kemik çürümüş hâle geldikten sonra Allah bunu diriltebilir mi?” diye sordu. Hz. Peygamber “evet, diriltir ve seni de cehennemine koyar!” diye cevap verdi. Bu münasebetle bu âyetler nazil oldu. Nutfe, insanın ana rahmindeki ilk merhaledir. Âyetteki “hasım-ı mübîn” şu manayı da ifade edebilir: O, bir zamanlar basit bir su parçası iken bir de bakarsın zamanla etrafta olup bitenleri ayırabilen, muhakeme edebilen, söz ile mücadele yapabilen bir duruma gelir, içindeki manaları düzgün cümlelerle ifade edebilir.

وَضَرَبَ لَنَا مَثَلاً وَنَسِىَ خَلْقَهُۜ

78- “Ve kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek getirdi.”

قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِىَ رَم۪يمٌ “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?, dedi.”

Sorması, öğrenmek için değil, inkârından ve akıldan uzak görmesindendir.

قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓى اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍۜ

79- “De ki: İlk defa yaratan onları diriltecek.”

وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌۙ “Ve O, her türlü yaratmayı bilendir.”

اَلَّذ۪ى جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ اْلاَخْضَرِ نَارًا

80- “O ki, yeşil ağaçtan size bir ateş meydana getirdi.”

Merh ve afar denilen iki ağaç, su damlayacak şekilde yeşil iken, merh afara sürtülünce bunlardan ateş çıkar, yanmaya başlar.

فَاِذَٓا اَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ “Şimdi siz ondan tutuşturmaktasınız.”

O ateşin o ağaçtan çıktığından şüphe etmiyorsunuz. Aralarında bulunan zıt tabiata rağmen yeşil ağaçtan ateşi meydana getirmeye kâdir olan elbette ve elbette taze iken kuruyan ve çürüyen bir bedeni yeniden iade etmeye çok daha ziyâdesiyle kâdirdir.

اَوَ لَيْسَ الَّذ۪ى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْۜ

81- “Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya kâdir değil midir?”

بَلٰى “Elbette kâdirdir.”

Böyle denilmesinde, bundan başka cevap olmadığını hissettirmek vardır.

وَهُوَ الْخَلاَّقُ الْعَل۪يمُ “Ve O, Hallak- Alîm’dir.”

O’nun mahlûkatı ve malumatı çoktur.

اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

82- “Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri o şeye sadece ‘Ol!’ demektir. O da hemen oluverir.”

Âyet, Allahın murat ettiği şeyde kudretinin tesirini anlatan bir temsildir. Kendisine itaat edilen biri, itaatkâr hizmetkârına bir şeyi emrettiğinde, geri durma ve bekleme olmadan o şeyin meydana gelmesi gibi, Allahın dilemesiyle üzerinde çalışmaya ve bir âlet kullanmaya ihtiyaç olmadan dilediği şey meydana gelir.

فَسُبْحَانَ الَّذ۪ى بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ

83- “Her şeyin melekûtu (hükümranlığı) elinde bulunan Allah’ın şanı ne yücedir.”

وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Ve siz O’na döndürüleceksiniz.”

Âyet, öldükten sonraki hayata inananlara bir vaat ve inanmayanlara da bir tehdittir. Bazı müfessirler bu dönüşün izahı sadedinde, iman sahiplerinin 20. âyette zikri geçen mümin kişi gibi koşarak ve kendi istekleriyle Allah’a yöneleceklerini, ilâhî bağış ve ikrama erişmek istemeyen münkirlerin ise zorla O’nun huzuruna sevkedileceklerini belirtirler.

 Allah bu sûreyi, sonsuz gücünü ve mülkünün ve saltanatının azametini gösteren bu güzel sonuçla bitirdi.

Beğendiyseniz lütfen paylaşınız.

İlginizi Çekebilir

Bir vakit dahi olsa…

Günde bir vakit namaz dahi olsa onu kıl! Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Makaleler, Ramazanlık, Yazarlar
Fahreddin Paşa; Medine Müdafii, Paşayı Savunan Sayın Erdoğan / Prof. Dr. Himmet UÇ

Fahreddin Paşa; Medine Müdafii, Paşayı Savunan Sayın Erdoğan Bir Arap devlet adamının Fahrettin Paşa hakkındaki …

Kapat