Ana Sayfa / Yazarlar / Yeni bir Bilim Anlayışının İnşasında, İslâmî bir Epistemoloji Önerisi – 3 / Ayhan KÜFLÜOĞLU

Yeni bir Bilim Anlayışının İnşasında, İslâmî bir Epistemoloji Önerisi – 3 / Ayhan KÜFLÜOĞLU

Bilimsellik Paradigması hangi kapıları kapatıyor?

Yazımıza başlamadan önce, “Bilim ateizme Alet edilmiyor, Ateizmin ta Kendisi” yazımızla ilgili bazı itirazlar için bir açıklama yapmamız gerekiyor, şöyle ki:

“Bilim ve Bilimsellik Kriterleri objektif ve olgusaldır, sadece bunu inançsızlığına alet eden biliminsanları var. Bilim’in ‘ateist olduğu, ateizmin teorisini inşa edip, söylemlerini kullandığı’ iddianız, yanlış bir tespittir. Evren üzerinde yapılan Bilimsel Çalışmaların faydaları meydanda. Elde edilen bu Bilimsel Veri, keşif ve bilgileri ‘ateizm’e alet edenler var sadece. Yoksa ‘Din – Bilim, Akıl – Vahiy’ gibi bir çatışma ve kavga yoktur; hem olması mümkün de değildir. Çünkü ikisinin alanları ve dolayısıyle soru – cevapları farklıdır. Yani dinler ‘niçin / niyeye’; bilim ise ‘nasıl / nedene’ cevaplar arar ve verir. Din ve Bilim’in alan ve konuları farklı olduğundan, bu ikisi arasında bir çatışma ve çelişki olması düşünülemez bile. Bu ikisi birbirini dışlamayıp; bilâkis (gerçeğin farklı yönlerine ışık tutmaları nedeniyle) birbirlerini tamamlarlar” gibi sözlerle; “Bilimsel Yöntem” ve ürünü olan “Bilim”e alternatif olarak önerdiğimiz “İslâmî B/ilim”in boş ve gereksiz, üstelik yanlış bir çaba olduğu ifade ediliyor.

Bilimsellik Paradigması” yerine, “İslâmî Tevhid Paradigması”na sahip, bu B/ilim Felsefesi’nin “evrensel” de olamayacağı; örneğin diğer din ve inanç müntesiplerinin, Bilim’e eklenen bu “İslâmî” sıfatını (İslâmî B/ilim’i) kabul etmeyecekleri belirtiliyor.

Mevcut “Ateist Bilim”e alternatif olarak önerdiğimiz “İslâmî B/ilim Projesi”ne gelen, gelebilen bu tür itirazların, zihnimizde bulunan “doğru bilinen bazı yanlışlardan” kaynaklandığını düşünüyoruz. Günlük dilde, kolayca kullandığımız “kavramlar”ın, anlamları konusunda fazla düşünmememiz ve araştırmamamızın da bunda etkisi büyük.

Bu sebepten, örneğin: Mevcut “bilim”i (science) eleştirmenin, “bilgi ve ilim”i (veri / data – information – knowledge) eleştirmekle aynı şey olduğu ve bunun da, “akıl ve mantığa” karşı gelmekten farklı birşey olmadığı zannediliyor.

Bu kavram kargaşası ve yanlış düşüncelerin nedeni: Mevcut Bilim ve Bilimsellik Kriterleri’nin; “objektif ve olgusal, tarafsız ve evrensel” olduğuna inanılması; dolayısıyle Bilimsellik Felsefesine göre dizayn edilmiş Bilimsel Bilgi’nin, evrenin işleyişi hakkında “doğru ve objektif bilgiler” verdiğine inanılmasıdır.

Halbuki İslâmî B/ilim yazılarında defaatle vurguladığımız konu şu: Evrende herhangi birşeyi gözler ve inceler, araştırır ve ölçerken ve bunun sonucunda elde ettiğimiz “veri ve bilgi, ölçüm ve keşfimizi” dile döküp, ifade ederken; (incelediğimiz bu olay ve nesnenin) ya “faili (yaratıcı ve ustası ve işleticisi) var(mış)” veya “yok(muş)” gibi ifade eder ve anlatırız. Bu 2 şıktan yaptığımız seçime göre, evrendeki nesne ve olayları; tanım ve ta’rif, tasvir ve ifade ederiz. Bu 2 şıkkın ortası veya bu 2 şıktan ayrı ve bağımsız; yani dışarıdan bakabileceğimiz, eşit mesafede orta ve olgusal, objektif nokta ve koordinat sistemi yoktur.

Bilimsel Yöntem’in ürünü olan Bilim; başlangıçta yola çıkarken, aksiyom ve önvarsayım ve önkabül olarak “yok(muş)” tarafını seçtiği için; evrende gözleyip – ölçtüğü olay ve nesnelerin “tanım ve ta’rif, ölçüm ve tasvirlerinde”; yani evren hakkında verdiği Bilimsel Bilgiler’de; “ateist ve materyalist, determinist ve natüralist” taraftadır. Yani “Bilimsel Bilgi” dediğimiz şey; bu “ateist tarafın”, dil ve argüman, söylem ve teorilerini kullanmakta. Bilimsel İfade ve Açıklamalarında, bu tarafa delil ve cephane üretmeye çalışmaktadır.

Bilim; başlangıçta, bu “yok(muş), varsa da karışmıyor(muş)” küfür ve şirk aksiyomunu tercih edip, bunu doğru varsaydığı için; bu önkabülünün zarurî sonucu olarak; “Allah” ve “kader, melekler, sevk-i İlâhî, kudret-i İlâhî, ahiret, vahiy–nübüvvet–kitap” gibi kavramları, Bilimsellik Kriterlerine aykırı bulur.

Bunları Bilimsellik’e aykırı bulmasının zorunlu sonucu olarakta, Bilim; evrenin varlık ve işleyişi hakkında ürettiği Bilimsel Bilgi’de, “ateist ve materyalist, determinist ve natüralist” felsefe ve inançların doğru olduğunu kabul ederek, bunların delil – ispatına çalışır. Ve sanki bu önkabulü doğru ve gözlenip – ispatlanmış gibi, evren tasvirleri yapar. Elhasıl, evrenden elde ettiği veri ve bilgi, keşif ve ölçüm, teori ve cümlelerini, bu ateist felsefeye göre inşa eder.

Üstelik; “bilgi ve araştırmayı değil, inanç ve önkabulü ilgilendiren bu tür metafizik şeyler ölçülemez ve deneysellenemez; bu tür şeylerin varlığı ve varsa, evrendeki etkileri ispatlanıp – gösterilemez; yani var olsalar bile, herhangi bir fizikî varlık ve olaya, neden veya fail oldukları Bilimsel olarak ispatlanamaz” diyerek; güya aksinin; yani ateist, küfür ve şirk aksiyomunun Bilimsel olarak gözlenip – ispatlandığını, saf zihinlere şırınga eder!

Dahası: Delil ve ispat prosesini, kendi koyduğu “bilimsellik”le sınırlandırmakla; güya bunların delil ve ispat, gözlem ve ölçümünün mümkün olamayacağını iddia eder. Halbuki kendi Bilim Kriterlerine göre de “indirekt ve dolaylı gözlem ve ölçüm” diye bir yöntemi varken ve bu yöntemi (“atomaltı” gibi mikroevren ve “kütleçekimi, Big Bang” gibi makroevren incelemelerinde) sık sık kullanırken.

Elhasıl, Bilimsel Bilgi ve Açıklamalar’da, sanki bu “ateist felsefe ve inançlar” doğru ve ispatlanmış da; “Bilim” de bunu gözlemiş ve delillerini bulmuş gibi bir dil ve tavır sergilenmektedir. “Bilim/sellik”in başlangıçta, aksiyom olarak doğru varsaydığı “yok(muş)” ateistik önkabulü, evrende gözlenmiş ve doğrulanmış ve aksinin de yanlışlığı gösterilmişte; “Bilim” de bunun delillerini sayıyor gibi bir söylem kullanılmaktadır.

Sonuç olarak: Bilimsellik Paradigması ve Bilimsel Düşüncenin, “lâik” ve “seküler” olduğu söylenir ama iddia edildiğinin aksine; mevcut Bilim, “ateist ve materyalist, determinist ve natüralist” olup; “inkâr ve şirkin” teori ve sözcülüğünü yapmaktadır.

Fakat, konuyu “İslâm, Bilim’e hâkim olan Ateist Bilimsellik Felsefesi hakkında ne der? Ne diyor olabilir?” çerçevesinde düşünmemiş olanların veya Bilimsellik Paradigması’yla üretilmiş Bilimsel Bilgi’nin, herhangi bir yanlış veya eksik, hatta zararı olmadığını savunanların; “İslâmî B/ilim” Projesini, faydasız ve gereksiz, hatta yanlış görmeleri, beklenen bir netice.

Mevcut Bilim’in “seküler” olup, “inanç” barındırmadığı; “nötr” ve “tarafsız” olduğu düşüncesine yolaçan diğer bir sebepte: “Bilim (science)” ve “Bilgi (veri / data – information – knowledge)” kavramlarının farklı ve ayrı olduğunun farkedilmemesidir.

Örneğin: “Belli atmosfer, basınç şartlarında, suyun 100 santigrat derecede kaynamaya başlaması”; “bilgi”dir, “ölçüm bilgisi”dir; fakat “bilim (science)” değildir. Zaten mevcut Bilim ve Bilimsellik’in 1800’lü yıllarda doğup; sistemleşme ve kendi kavram ve yöntemlerini şekillendirmesinden, asırlarca sene önce de, suyu kim ölçerse ölçsün aynı sonucu alıyor veya alacaktı…

İslâmî B/ilim” şeklinde bir kavramsallaştırmaya karşı çıkılmasının diğer bir sebebi de: Bilim’in, “nasıl / neden”; Dinlerin ise “niçin / niye / gayesi ne” sorularına cevap verdiğinin sanılmasıdır. Bu ifadelerinde; “İslâm”ı, “dinler” başlığı altında; diğer bâtıl ve yanlış din ve inançlarla, aynı payda ve kümeye alıp, eşitlemeleri yanlışını geçersek; ki izleyen yazılarımızda; “bâtıla inanmakla” (meselâ ineğe, Hinduizme inanmakla), “İslâm’a iman etmek”in neden ve niçin aynı şey olmadığı konusu gelecek.

Asıl konumuza dönersek; “Bilim’in nasıl’a, Din’in ise niçin’e cevap verdiğini” söylemelerindeki mantık ve bilgi hatası şu: Meselâ yolda bulduğumuz bir “resmin” ve “resimdeki sanâtın”, neden ve nasıl olduğunu açıklayıp, tasvir ederken; o resmin, görmediğimiz fail ve ustası olan “ressam”dan bahsetmeden; o resmin değil niye / niçin yapıldığını, nasıl olup da olabildiğini bile açıklayamayız!

Yani o resmin nasıl ve hangi sebeplerle olduğu açıklanırken; “özne ve fail”den bahsetmeden, sadece resimdeki “fırça – boya ve tuvalle”, o resim nedensellenip – açıklanamaz. O resmin faili olan “ressam”dan bahsetmeden; resmin nasıl olduğu ve sebebi açıklanıp – rasyonelleştirilemez. Hatta fail olan ressamdan bahsetmeden; o “fırça – boya ve tuvalin”, nasıl olup da, resme “sebep ve araç olduklarının” bile rasyonel açıklaması yapılamaz!

Sonuçta; bu cansız ve şuursuz araçlar, alet ve parçası oldukları “resim”den habersiz ve bilgisizler! Yani bunlar, kendi kendine ayaklanıp veya Fizik’te geçen “4 Temel Kuvvet” Rüzgârlarının ittirme – çektirme ve harekete geçirmesiyle, tesadüfen (veya zorunlu olarak); bu resimdeki “sanat ve ressamlık ilmi ve kabiliyeti” gibi bir takım soyut vasıflar ve “resmin bütününü gören göz, fırçayı o bütüne göre hareket ettiren el” gibi bir takım somut uzuvlar gerektiren resmi yapamazlar.

Verdiğimiz bu “resim” örneğiyle anlatmak istediğimiz: 2 boyutlu yüzeye çizilmiş bir resmin bile, failsiz ve öznesiz “nedensellenemeyeceği” ve “nasıllanamayacağını (nasıl vücuda geldiğinin ve nasıl olupta olduğunun anlatılamayacağını)” göstermekti. Ve “somut olarak resmin kendisinin” ve “soyut olarak da resimdeki ilim ve hüner ve sanatın”; “tesadüf – zorunluluk, enerji, kuvvet, tabiat” gibi sebep ve kavramlarla; yani “ateist ve materyalist, determinist ve natüralist” argüman ve söylemlerle, nedensellenemeyeceği ve açıklanamayacağını göstermekti. Bu “Felsefî İnançlar” doğruymuş gibi [yani fail olan Allah yok(muş) / varsa bile bu işe karışmıyor(muş) / O yapmıyor(muş) gibi]; inkâr ve şirk kokan ifadelerle tasvir edilemeyeceği üzerineydi.

Bilimsellik Paradigması, örneğimizdeki iki boyutlu resim için; meselâ “resimdeki elma” için yapmadığı bu davranışı; hakikî ve gerçeği olan “evrendeki elma” için yapıyor! Her “atom harfinde” bile ayrı bir muazzam kitap yazılmış “Kâinat Kitabı”nı; harf ve cümlelerindeki “bilgi (plân, projeyi)”, “madde ve faâliyetlerini”, fail ve özne olan “Tanrı”ya atıf yapmadan; yani “Bilimsel” olarak, yani “Yatay Deterministik Şablon ve Nedensellemelerle”, nasıl ve neden olduğunu, olabildiğini açıkladım; olayı çözdüm ve tasvir ettim zannediyor!

Halbuki, Bilimsellik’in evren hakkında yaptığı bu eksik ve yanlış nedensellemeleri; varlık ve işleyişin “nasıl ve neden olduğunun cevabı değildir. Evrenin işleyişini anlatan bu Bilimsel Bilgiler, aslında evrenin “açıklama ve izahı” olmayıp; olanların yanlış ve eksik bir “tasvir ve nedensellemesi” olabilir ancak.

Bilimsellik Paradigması’nın, bu “ateist ve determinist” aksiyom ve önkabulünün sonucu olarak; yani daha başlangıçta yola çıkarken; bu postulatı, baştan doğru kabul ve önvarsaymasının neticesi olarak; bu aksiyomla tutarlı olacak ve bunu destekleyecek şekilde, Bilimsel Bilgi yapılandırılıp, kurgulanır. “Sentetik” olan bu bilgi’ye göre, evren tasvir ve modellemeleri yapılır.

Örneğin; evren, çok büyük ve gelişmiş bir “quantum bilgisayar” olarak zihinlere modellenir. Evrenin quantum bilgisayarlara benzetilmesine bir sözümüz yokta; bu bilgisayarların bile kendilerini imâl edip, çalıştıran ve işleten bir faile ihtiyaç ve zarureti var! Yani evrenin işleyişinde nedenlerin bulunması, arttırılması veya değiştirilmesi; evrenin fail ve özne olan Allah’a ihtiyaç ve mecburiyetini ortadan kaldırmıyor. Bilim’deki evren modelleri ve teorilerin değişmesi; “Bilimsellik Paradigması”nda olmayan “kim” ve “niçin / niye / gayesi ne” sorularını, gereksiz veya geçersiz kılmıyor…

Bilimsel Paradigmanın: “Fail ve Tanrı’yı, Bilimin İfade ve Bilimsel Açıklamalarına katmak zorunda kalmadan; evrendeki herşeyi böyle ‘neden – sonuç’ zincir ve ağlarıyla nedenselleyebilir ve açıklayabilirim” inanç ve amacının sonuçları bunlar. Bilim/sellik’in evrenle ilgili ifade ve açıklamalarında kullandığı bu Yatay Deterministik Şablon ve Kalıp; “nedenlerin, failsiz de birşeylere neden olabileceği ve sonuçları gerçekleştirebileceği” inancına dayanır. Tıpkı; “fırça – boyaların, onları tutan ve hareket ettiren ve yönlendiren bir failin eli olmadan da, resim yapabilmesinin mümkün olduğu ve bu mümkün’ün de gerçekleştiği” inancı gibi.

Halbuki Bilim’in bu neden – sonuç zincir / ağlarına gerek kalmadan ve “nedenlerini bulamadığımızı Tanrı’ya, bulduklarımızı ise nedenlere vermek” gibi; güya buradan Tanrı’nın varlık ve kudretinin delil ve ispatını yaptığımızı sanarak; yani saçma bir düşünce ve yanlış bir “Tanrı” tanımına (veya bilgisine) dayanan bu akıl yürütme yerine; yani “yanlış sorunun, yanlış cevabı olur” tuzağına düşmek yerine; “aradığımız şeyi, kaybettiğimiz yerde aramamız” ve bunun için de “doğru sorular” sormamız gerekiyor.

Yani gözlemlerimizde “neden (sebep)” etiket ve tanımı yapıştırdığımız herhangi bir varlık veya olaya, alıcı gözle baksak; hiçbir sebebin, en küçük birşeye bile “sebep ve neden” olamayacağını anlarız. Bilim’in yaptığı: “Parçalayıcı” ve “nedenlerden – sonuca” gitmek yerine; “sonuçtan – nedenlere” gittiğimizde; (yani tümelden tikele, genelden özele ve sonra da tümdengelimden tümevarıma gittiğimizde;) yani “vahdet / tevhid / bütün”ü başlangıç noktamız seçerek, buradan “kesret / parça”ya gidecek şekilde; dairesel iniş – çıkışlı ve çift yönlü bir yol izlediğimizde; yani olaylara (modern ifadeyle) “bütüncül ve holistik” bir nazarla bakmaya zihnimizi alıştırdığımızda, bunu görürüz. Subjektif olan “görmek”le kalmaz; bunu bir de, görmeyenlere de objektif olarak “gösterebiliriz.”

Kâinata, Bilim’in “parçalayıcı” ve insan zihnini “kesrete dağıtıp – boğdurucu” bakışı yerine; dinimizin “birleştirici ve bütüncül (holistik)”, — daha doğru ifadeyle — “Tevhidî / Vahdet” nazarıyla ve doğru sorular eşliğinde bakarsak, görürüz ki:

Allah’tan başka hangi sebep, yeryüzünde tonlarca suyu göğe kaldırıp – arıtır; O’ndan başka hangi fail başımızın üzerinde tonlarca suyu gezdirip, muhtaçlara taşıyıp, yetiştirir!?, Allah’tan başka hangi müessir, yağmuru dünyadan terkip edip; sonra da usulca, yaprak ve çiçeklere indirir!?, Allah’tan başka hangi sebep, uzay boşluğunda sürâtle dönen dünya gemisine, hergün tonlarca “elma, bal, süt”ten ırmaklar akıtır ve gönderir!? (Yeryüzüne hergün, “yağmur” gibi gönderilen; yani “ağaç” musluklarıyla akıtılan veya “arı, inek” gibi kanal – borularla indirilen tüm “meyve, bal, sütlerin” miktarları, binlerce tondur!), Allah’tan başka hangi neden, hangi fail; anne karnındaki bebeği, göbeğine bağladığı bir kordonla karnından; doğduğunda da, (dişleri olmayan ve katı yiyecekler için sindirim organları gelişmemiş o bebeği,) annesinin göğsünden; böyle en lâzım ve lâtif bir ni’meti gönderip – besleyebilir!?…

Bedi’üzzaman Hazretlerinin (R.Â.) Risale-i Nur’da mantık ve mefhum itibariyle ifade ettiği gibi: Kâinattaki fiil ve faâliyet, eser ve olaylara; yukarıdaki gibi doğru sorularla; yani “iman” ve “tevhid” nazarıyla bakarsak; görürüz ki, mikrodan makroya geçerli tüm bu fiil ve eser ve (Tabiât – Fizik Kanunu değil) İlâhî Kanunlara; hiçbir sebep, hiçbir tesadüf, hiçbir tabiât, hiçbir varlık; parmağını sokup, karıştıramaz! “Bu fiil ve eserlerde, benim de etkim ve yetkim var” diyemez!

Elhasıl, kameramızın kadraj ve odak noktasını iyi ayarlayıp; zum yaptığımız olaylara, hangi perspektiften bakacağımızı iyi hesaplamalıyız. Olaylara yanlış bakarsak; göreceklerimiz de, giydirip – yazacağımız senaryolar da yanlış olur.

Kameramızın açısına girenleri, “gökteki tek Güneş’i ve yeryüzündeki ısı ve ışığını ret ve inkâr edeceğim” niyet ve inancıyla senaryolaştırırsak; sonra gündüzün kaynağını yerde aramak zorunda kalırız! Güneş’in yeryüzündeki her yansıma ve timsâl, ısı ve ışığını yerdekilerden bilmek ve bunu ispat etmek zorunda kalırız. Yani Rabbimiz’in isim ve sıfat, tecelli ve tezahür, fiil ve eserlerini; “çeşitli madde ve kuvvet, sebep ve tesadüf, zorunluluk ve kanunlara” vermek ve öyle de inanmak; olayları da, böyle nedenselleyip, tasvir ve açıklamak zorunda kalırız!

O zaman, herşey; “yumurtadan kuş çıkması; insandan insan çıkması; tohum – topraktan ağaç çıkması; tahta ağaçtan, meyve – çiçek çıkması; göğün ortasından yağmur gelmesi; uzay boşluğunda dönen dünyaya, hergün insan ve hayvan annelerinden, tonlarca süt ırmakları akıtılması; arılardan, tonlarca bal nehirleri indirilmesi; ağaçlardan çeşit çeşit, tonlarca meyveler gönderilmesi” gibi, mikrodan – makroya geçerli, bütün bu olağanüstü fiil ve eserler ve sonuçları; bize “tabiî ve normâl, olağan ve mümkünmüş” gibi gelmeye başlar; “tesadüf ve tabiat, buna sebep olabilir ve olurmuş” gibi inanılmaya başlar!

Halbuki elma, armut, yağmurun “inşa veya icad sebebi” olarak gördüğümüz “ağaç, bulut, toprak”; (suyun bize ulaşmasını sağlayan, edilgen ve hiçbirşeyden habersiz “su boruları” gibi) bu ni’metlerin bize gönderilme ve ulaştırılma vasıtası olabilir ancak. Bu ni’metlerin aktığı musluk, gönderildiği zarf, ulaştırıldığı hizmetçi olabilir. Ni’metlerin; nazil olup, indirildiği yer buraları. Yani rızıkların tevzi ve gönderilmesinde, sebepleri “sebep” yapıp; kudret elinde, onları alet edevat ve araç olarak kullanan: Allah.

Elhasıl, yanlış sorulara, yanlış cevaplar üreten Ateist Bilimsellik Paradigması’nın verdiği “Ateist Bilimsel Bilgi”nin, zihinlere inşa ettiği bu sahte ve sanal, failsiz ve otomatik çalışan evren modeliyle; bütün bunların “asıl sebep ve tek fail, biricik neden ve tek illet, tek açıklamasının” sadece “Allah” olabileceği ve olduğu, karartılıp – kapatılıyor.

Bilimsel Şablonlarla; yani olayların, böyle Yatay Deterministik Kalıplarla şablonize ve tasvir edilmesiyle; bu ni’metlerin, tek sebep ve failinin “Allah” olduğu, zihinlerde silinip – köreltiliyor. Kâinattaki varlık ve işleyişi ve sonuçlarının; Allah’ın fiil ve eseri, mu’cize ve âyeti, ni’met ve ihsanı olduğu, unutulmaya ve görünmemeye başlıyor! Bilimsellik Paradigması’nın “neden varsa, faile (Allah’a) gerek ve ihtiyaç yoktur” inancının, sonuçları bunlar!

Evren hakkında Bilimsel Bilgi ve açıklamalarla dolu, böyle bir zihinden çıkan: “Bütün bunlar, bize Allah’ın ni’met ve ihsanıdır” sözü ise; doğru şıkkı baştan öğretilmiş ama cevap ve çözüm yolu bilinmeyen bir ezberin tekrarından ibarettir. Bilimsel şartlanmışlıkla formatlanmış bir zihin için; “rızık, ni’met, rahmet, ihsan” gibi sözler; Bilim’e dayanmayan, evrende buna dair hiçbir gözlem ve delil de olmayan; yani bilimsel temelden yoksun bir “inanç”ın taklid ve ifadesinden başka bir şey değildir.

Sonraki yazımızda, “Bilim’den Büyüklere Masallar” başlığı altında; “Bilimsel Bilgi”de geçen:
Bitkiler, fotosentez yaparak besin ve enerji elde ederler. Kökleriyle topraktan emdikleri suyu, onlarca metre yükseklikteki en uç dallarına kadar ulaştırırlar. Bitkilerin yaşamını devam ettirebilmesi için şekere de ihtiyacı vardır. Kökleri aracılığıyla topraktan aldıkları suyu, yapraklarında karbondioksitle birleştirip, güneş ışığının da yardımıyla şekere dönüştürürler. Sadece suyu topraktan emmek yeterli değildir. Bu suyu tüm yapraklara ulaştırmak ve üretilen şekeri gövdeye dağıtmak gerekir. Bitkiler bu amaçla mükemmel bir su tesisatı sistemi geliştirmiştir…, Bir çok canlı, avlanmak ve av olmaktan korunmak için çok çeşitli kamuflaj ve saklanma yöntemleri geliştirmiştir…, Güneş, dünyamızı aydınlatır ve ısıtır. Bunu, Hidrojen’i nükleer füzyon ile Helyum’a dönüştürerek yapar. Böylece dünyamızı ısıtmakta, ayrıca bitki ve diğer canlıların enerji ihtiyacını karşılamaktadır…, Hücrelerimiz, mitokondride kendi enerjisini üretir…, Hücre zarı, hücreyi dağılmaktan ve dış etkilerden korur. Madde alışverişini sağlayarak, hücreye faydalı olanların geçişine izin verir. Bunu da reseptörleri aracılığıyla yapar…, Karaciğerimiz, üçyüzden fazla kimyevî reaksiyonu gerçekleştirir…, Arı, bal yapar…, Mutasyon, şunu yapar. Adaptasyon, bunu yapar. Doğal seleksiyon, eleme bunu gerçekleştirir. Evrim, şunu yapar…”
gibi Bilimsel İfade ve Tasvirlerle; Bilim’in, biz büyüklere, “hurafe” ve “masallar” anlattığından bahsedeceğiz.

Çünkü; böyle, doğadaki cansız ve bilinçsizlere “hayat ve şuur, bilgi ve irade” atfedip; böylece evrendeki canlı – cansızları “insansılaştırmak”; böylece onları “bilinçli ve kendi irade ve bilgileriyle bu işleri yapıyormuş” gibi göstermek; edebî birer sanat olarak, sadece “masallarda ve çizgi filmlerde” olur!

Bilim’in, evrenin varlık ve işleyişi hakkında, “sebep” gördüğü varlıklar hakkında; verdiği Bilimsel Bilgi’de geçen bu “yapar, eder, geliştirmiştir” gibi ifadeler; edebî kaygılarla seçilmiş (Bilimsel cümlelerimizde “mecaz ifadelere de yer verelim” gibilerinden) ifadeler olmayıp; evren hakkında, vitalist ve animist bir anlayış ve felsefenin ürünüdür. Daha doğrusu: Bilimsellik Paradigması’nın, ürettiği Bilimsel Bilgi’ye; fail olan “Allah”ı eklememesinin zorunlu sonucu olarak, “sahte failler” üretmesi eylemidir.

Evrendeki “bilgi”nin (veri / data – information – knowledge), “Bilimsellik” (scientism) Filtresinden geçerek, “Bilim” (science) hâline dönüşmesi ve “Bilimsel Bilgi” olarak ifade edilmesi, bize böyle “sihirli ve masalsı” bir evren sunmakta!

[email protected]

İlginizi Çekebilir

Kudüs / Hasan ERDOĞAN

 ﺍَﺣْﺴَﻦَ ﻛُﻞَّ ﺷَﻲْﺀٍ ﺧَﻠَﻘَﻪُ âyetinin bir sırrını izah eder. Şöyle ki: Herşeyde, hattâ en çirkin …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki yazıyı okuyun:
“Ağabeyler Neden Fetullah Gülen’i Farkedemediler?” / Ersin MİMAN

Bu bizim sorduğumuz bir suâl değil, sağda-solda dillendirilen bir suâl! Bâzen ithâm kastıyla, bâzen de …

Kapat