“Yerin Kulağı Var”

Bunu paylaşınız

Prof. Dr. İrfan Gündüz

İnsanoğlu yaratılışı gereği ilâhî sırlara vâkıf olma ve melekî hasletlere doğru yükselme yeteneğine sâhiptir. Bu ise “..Benimle bakar, benimle duyar, benimle tutar ve benimle yürür..” hakîkatini yakalamakla mümkündür. Müşâhede; hal sâhibi olarak metafizik alana, görerek şâhitlik etmek demektir. Bir tasavvuf terimi olarak müşâhede; Allah’ın âlemlerdeki zuhûr ve tecellîlerini görme anlamına gelir. “Göz oldur ki Hakk’ı göre, yol oldur ki doğru vara, kulak oldur ki Hakk’ı duya..” derken Yûnus bu sırra işâret etmektedir. Kelime olarak bir şeyi gözle görerek Hakkı bulma hâlidir. Şe-He-De kökünden; göz ve basîretle görerek hazır olmak, gördüklerini aynıyla anlatmak ve aktarmak demektir. “Başka bir vâsıtayla değil, eşyânın varlığını ve olayın vukûunu bizzat görme ve işitme yoluyla bilmek” demektir. Ğâib’in zıddı olarak kullanılır. Başka bir vâsıtayla bilinen şeye şehâdet denmez, “delâlet” denir. Şâhitlik ise bir şeyi görüp itiraf etmektir. Bilinmeyen ve görünmeyen şeyde şâhitlik olmaz.

Gözün ve görmenin batıya, kulak ve duymanınsa doğuya ait bir bilgi kaynağı olduğu ve buradan batı ile doğu arasındaki bilgi kaynaklarının farklılığı ortaya çıkar. “Dinle, kulak ver” diye başlayan Mesnevî’de Mevlânâ; “İnsan kulaktan ibârettir. Gerisi cesettir.” derken, sağır olmanın aynı zamanda dilsizliğe ve cehâlete sebep olacağını vurgulamıştır. İmâm-ı Gazzâlî ise İhyâsı’nda İlim yoluna girmenin ilk şartının dikkatle dinlemek olduğunu, dolayısı ile ilme dinleme eğitimi ile başlamanın gerekliliğini savunmuştur.

Bizler mûcizelere bakarken, konuya hep peygamberler tarafından yaklaşarak bakıyor ve bize göre imkânsız gibi görünen hârikulâde olayların, onlar elinde nasıl kolayca zuhûr ettiğini imrenerek ve ibret alarak dinliyoruz. Mûcizelere bir de bu taraftan yaklaştığımızda daha farklı değerlendirmelerin, kendi kendimizi hesâba çekmede, murâkabe ve müşâhedede bizleri derinden etkileyen hikmetleri ve gerçekleri görüyoruz.

“Câmid” donmuş demektir. Mahşere kadar sabret. Donmuş dediğin cisimlerin nasıl hareket ettiğini seyret. Hz. Mûsa’nın elindeki asâ nasıl ejderhâya dönüştü? Âlemi var buna göre kıyâs et! Ahşaptan bir asâyı yılana dönüştüren kudret; bir avuç toprak olan senin varlığını nasıl farklı bir cisim hâline getirir? Bütün toprakları ve cansız bildiğimiz donmuş cisimleri, bilgi ve anlayış sâhibi bilmek gerek. Buların hepsi bu âleme göre ölü, fakat hakîkat âlemine göre diridir. Bunu anladığımızda asâ, bize yılan kesilir. Dağlar ses verir, Dâvûd’la berâber dağlar Zebûr okur, ağaçlar etrâfında sevinçlerinden semâ’a girer ve ilâhî okurlar. Demir avucunda mum gibi erir. Rüzgâr Süleyman’ı taşır, deniz Mûsâ ile konuşur. Ay, Ahmed-i Muhtâr’ın emrini anlar, fermânına uyar ve şak diye tam ortasından ikiye ayrılır. Ateş İbrahîm Halîl’e ağustos gülü olur. Toprak Kârûn’u yılan gibi yutar. Hannâne direği akla fikre sâhip olur Peygamberden ayrılığın ızdırâbı ile inler. Taş, Ahmed’e selâma durur. Dağ Yahyâ’ya haber yollar.”

Yerdeki ve gökteki her zerre, hesap günü Allah’ın birer askeri ve şâhididir, Yeri gördün ya Âd Kavmi’ne ne yaptı? Suyu gördün ya Tûfan’da neler etti? O Nil, Firavun’un başına ne işler açtı? Bu yeryüzü Karûn’a neler gösterdi! Ebâbil kuşları fillere neler etti? Küçücük bir sivrisinek Karûn’un mağrûr başını nasıl yedi? Davûd, eliyle koca kayayı kaldırıp yere atınca, taş tam altı yüz parçaya bölündü ve ordu korkusundan dağılıverip bozguna uğradı. Lût’un düşmanları üzerine taşlar yağdı da nihâyet kara su, onları dalgalar arasına alarak boğuverdi. Âlemdeki cansız denilen cisimlerin peygamberlere yaptığı yardımlar, onlarda saklı bir aklın, dilin, gözün ve kulağın varlığına delâlet etmektedir. Seni kuşatan duvarları, bastığın yerleri; deli, kör, sağır ve dilsiz zannetme. Attığın her adımı, söylediğin her sözü buna göre ayarla.

“Mûsâ ta’yîn ettiğimiz vakitte randevusuna gelip Rabbi O’na kelâmıyla iltifatta bulununca: “Bana kendini göster de sana bakayım dedi. O da; “Beni katiyyen göremezsin, ancak dağa bak, eğer yerinde durursa demek beni görebileceksin.” Buyurdu. Derken Rabb’ı dağa tecellî edince onu darmadağın ediverdi. Mûsa da baygın düştü…” (el-A’râf 7/143) Âyetinde ifâde edilen ilâhî tecellîye karşı dağın sergilediği tavır, onda yaşayan bir aklın, duyan bir kulağın ve gören bir gözün varlığına işâret etmektedir.

Kaybolan Muhammed’i her yerde arayan Hz. Halîme: “An olur rüzgâr bana hatiplik eder. Zaman gelir taşlar edep öğretir. Rüzgâr bana söz söyler.. Taş ve dağ eşyânın hakîkatini anlatır. Gâh olur gökyüzünün yeşil kanatlı melekleri çocuğumu kaparlar. Derdimi kime anlatarak ağlayıp sızlanayım.” diye feryâd eden vâlidemiz, bizlere ne söylemek istiyor?

Gönül evinin gizli komşuları vardır. Pencereden ve duvardaki delikten bizleri görüp gözetir, sırları anlarlar. Ev sâhibinin hiç bilmediği bir delikten, gizli kamera gibi her şeyi görüp kaydederler. Doktorlar, nabzı ta’kîp ederek, küçük abdest ve kan tahlilleri yaparak hastalığımızı teşhîs ediyorsa, Gönül doktorları da mürîdin yüzünden, sesinin tonundan, gözünün renginden din ve gönül hastalıklarını anlarlar. Titreyen dudaklar, sararan benizler sorgu odasında sır vermezler mi? Eğri duygu, eğriden başka bir şey göremez. Onun önüne ister eğri gel, ister doğru gel fark etmez. Kimde şaşı göz varsa bil ki o asla tek göremez.

“Haberiniz olsun ki, Biz her şeyi bir kaderle yaratmışızdır. Emrimiz (işimiz, buyrultumuz) yalnız bir tekdir, göz açıp yumma gibidir! Andolsun ki, emsâlinizi hep helâk ettik, fakat hani düşünen. Bununla berâber işledikleri her şey (satır, satır) defterlerde kayıtlıdır. Küçük, büyük hepsi satırlara geçmiştir.” (el-Kamer, 54/49-53) “Herkes için önünden ve arkasından takip eden melekler vardır, onu Allah’ın emriyle gözetirler (ve yaptıklarını tek tek kayıt altına alırlar.)” (er-Ra’d, 13/11) Âyetlerinde ifâde edildiği gibi bütün harekât ve sekenâtımız, ister melekler, ister organlarımız, ister duvarlar ve toprak tarafından diyelim satır satır kayda alınmakta, Din gününde delil olarak kullanılmak üzere saklanmaktadır.

Elin, ayağın, içindeki sakladığın şeylere bu âlemde de şehâdet eder. Bıraktığın parmak izleri, ve göz izi seni ele verir. İnandığın ve yaptığın şeyleri söyle, gizleme! diye herkesten sakladığını sandığın gönlündeki sır başına dikilir. Hele kızdığın ve duyduğun derin pişmanlık ve utanç anı var ya o zaman dilin çözülüverir her şeyini itiraf ediverirsin. İşlediğin zulüm ve cefâ, bu âlemde senin başına dikiliyor, sanki bu iş için başına dikilmiş bir memur gibi haydi ey el, haydi ey ayak yaptıklarını söyle, beni meydana çıkar, yoksa ben söyleyeceğim diye sana şantaj yapıyor ya.. Buna göre düşün ve davran.

Allah yere göz vermemiş olsaydı o, Âd Kavmini nasıl tanır da ayırt ederdi? Mü’minle münâfıkı nasıl fark ederdi? Nemrut’un yaktığı ateşte göz olmasaydı, Halîlullah’ı nasıl tanır da ona saygı gösterir ve gül bahçesine dönerdi? Nil’in gözü olmasaydı, Kıptî ile İsrâiloğullarını nasıl tefrîk edebilirdi? Dağda, taşta ve ağaçta göz ve görüş olmasaydı nasıl Dâvûd’a yâr olurlardı? Bu yeryüzünün can gözü yoktu da Karûn’u nasıl tanıyarak içine çekti de yuttu? Hannâne direğinin gönül gözü olmasaydı Ahmed-i Muhtâr’ın ayrılığını anlayabilir miydi? Kırık taşlar görmeselerdi, avucunun içinde Hz. Peygamber’in risâletine kelime-i şehâdet getirerek nasıl şâhitlik ederlerdi? Kıyâmet günü bu yeryüzü görmeseydi, iyiye kötüye nasıl şâhitlik ederlerdi? Halbuki ağzın susturulacak, hâlini organların anlatacak, yaptıklarını tek tek söyleyecekler! “Bugün ağızlarını mühürleriz de neler kazanıp neler yaptıklarını bize elleri söyler, ayakları şâhitlik eder.” (Yâsîn, 36/65) Âyeti bu husûsu ne güzel açıklamaktadır.

Mahşer günü bütün gizli şeyler açığa çıkar. Her suç dile gelerek sâhibini rezîl eder. El ayak dile gelir. Hakk’ın huzûrunda işledikleri kötülüklere şâhitlik eder. El ben şöyle çaldım der, dudak ben şöyle sordum der. Ayak ben şehvete şöyle koştum diye tanıklık eder. Göz harama nasıl baktığını, kulak haramı nasıl dinlediğini anlatır. Bu yüzden Hayâ; Kişinin Allah’tan ve insanlardan önce kendinden ve organlarından utanması şeklinde tanımlanır. Öyle hareket et ve öylesine dürüst yaşa ki, bütün organların dilsiz, dudaksız senin kemâline şehâdet etsin.

Allah’tan korkmana ve cömertliğine şâhitlik edecek ibâdetlerini düşün! Tuttuğun oruç, kıldığın namaz ve verdiğin zekât sana tanık olacak. Oruç diyecek ki; Bu adam benimle helâlden bile kaçındı. Sen yeme-içmeden kesil dedin kesildi. Sen iftar vaktinden önce yemeyin dedin o yüzden bütün açlığı ve susuzluğuna rağmen sofraya elini bile uzatamadı. Böyle olan birinin harâma ulaşmasına ve bulaşmasına imkân yok.. Zekât diyecek ki; Bu adam alın teri el emeği ile kazandığı kendi malını Allah için dağıtıyor. O başkasının mallarını nasıl çalacak? Çalamaz diyerek seni tezkiye edecek. İş ve söz insanın içinin şâhitleridir. Bu ikisine iyi bak ta içini anla!

Şâhitlik gizlenen gerçekleri ve sırları açıklamak değil midir? Tanık olduğun olayları olduğu gibi anlatmak ve aktarmak değil midir? Sözü doğru söylemek söze, ahdi korumak ve verdiği sözde durmak ta işe ait şâhitliktir. Söz şâhidi eğri ve yanlış söylerse, iş şâhidi eğri-büğrü yürür, şaşkın-şaşkın koşarsa şâhitlikleri reddedilir. “Gece söken gündüz diken”, sözü ve işi birbirine uymayan şâhidi kim dinler? Nebîler ve Velîler iş ve söz ustalarıdır. Bunlara bakarak kalplerin içini, niyetlerinizi bile görürler. Kemâle giden yolda,“Beden dertlerinizi tabîbe, gönül dertlerinizi habîbe” giderek tedâvî ettiriniz.

Kaynak: Altınoluk Dergisi, Sayı : 349 – Mart 2015

Bunu paylaşınız

İlginizi Çekebilir

Mü’minlerin Kardeşliği

Yazar: Halil GÖNENÇ Hocaefendi İnsanları birbirine bağlayan mânevi bağlar çoktur. Bunların başında, imandan doğan kardeşlik …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Seçme Yazılar
“Vicdanlı ateistler” “iyi insan” olmayı kime borçlu?

Yazar: Mustafa ULUSOY Akıllarının penceresi olan vicdanlarının şahitliğinde, Mutlak Varlığın “iyi” dediklerine iyi, “kötü” dediklerine …

Kapat