Ana Sayfa / Yazarlar / Sanat ve Peygamber Zorunluluğu

Sanat ve Peygamber Zorunluluğu

Bunu paylaşınız

Yine İlâhî Sanatın Yorumcusu Bediüzzaman

Bediüzzaman sanatı peygamberin varlık zorunluğuna kadar uzanan bir mütalaa ve müzakerelere kadar götürür. Şu sanatlı kainatı yaratanın yaratma gayelerinin içinde peygamberin varlığı da bir önemli bahistir. Çünkü sanat bir kelime değil içinde bir çok birbirine bağlı cüzleri, kısımları ihtiva eden çok anlamlı ve çok yönlü bir kelimedir. İslâm dünyası ilahi sanatın, Kur’an sanatının, peygamberimizin hadislerinin sanata taalluk eden kısımlarını incelememiştir, demeyelim de fazla önem verilmemiştir. Umberto Eco Ortaçağ dünyasında kilise babalarının sözlerine dayanarak bir estetik kitabı yazmış, o kilise babalarının sözleri İslamın estetik telakkileriyle uyuşuyor. Yine Eco Gülün Adı romanında bir postmodernist olarak Hristiyan sanatının sanat ve estetik yanlarını bir roman formatı ile anlatmış, bunu yüksek lisans öğrencilerime okutmuştum, birlikte çok sanat bahislerine gitmiştik. Ağırıma giden ne; benim gibi bir adamı Isparta’da diri diri gömmeye çalıştılar, bir yerde de başarılı oldular; akradaşlarım düşmanlarımızın gözüyle bakıyor, hiçbir şey onlara dert değil, dur bakalım Allah bizi mahcub etmez. Bu ülkede sanatın değeri var mı ki? Neden bizden bir Eco gibi adam çıkmamış.. Onun gibi olamam ama ben de İslamın estetik düzeni üzerine çok şey yazdım, bizim arkadaşlar uyumanın mutluluğunu bende görüyorlar ne yapayım.

Aşağıdaki cümledeki yorum zincirleri nasıl bir zeka ile karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Sanatlı ve hikmetli masnuat ile başlıyor, cümlenin ahiri buna bağlanıyor. Masnuat sanatlı yapılmış varlıklar demek, içinde sânî kelimesi yani sanatlı yaratan var. Mahlukat değil masnuat, ama hikmetli bir şey için bir vazife için yaratılmış, sonra sanatın birçok özelliğini taşıyor, renk, tasarım, güzellik, denge ve daha nice sanat elementleriyle bezenmiş ilahi sanat. Hem bu Sâni yani Allah bu sanat eserleri ile hünerlerini göstermek istiyor, bak ben şu koca küreyi nasıl semada direksiz tutuyorum, ve bütün güzellikleri onda sergiliyorum. Sanatkârlığının kemalatını yani yerindeliğini ve eksizliğini teşhir ediyor, ta ki insanlar baksın ve ibret alsın diye. Bu varlıklar süslü ve ziynetli, süs ve ziynet ilgi çekmek kendini göstermek içindir, bütün kozmetikler ve güzellik endüstrisi güzel görünmeye hizmet ediyor, insanlar zamanlarını ayna karşısında geçiriyor sırf ğüzel görünsün diye. Bu harika güzelliklerle kendini gösteren ilahın eserine bakmak kimin aklından geçiyor, Pazar yerinde meyveler ve zebzelerin sergilenmesi ile kainatın bir sergi yeri olması gibi.

Aşağıdaki metnin hepsi sanat eserinin özellikleri onlar ile büyük sanatçı Allah arasında bağlantılar kuruyor Bediüzzaman. İslamın sanat felsefesini o yapmış, hani yapan varsa çıksın, öğrencilerin önüne bir meal koyarak bu dini mübini tezellülden mi kurtaracağız, dini temsil edenlerin bile hedefi dine hizmet değil. Oğlum imam hatipte. Geçen kermes vardı gittim, küçük, mübarek çocuklar.. onlara sordum niye burda okuyorsun, küçük bir kız, ben  dedi ilahiyatçıdan da doktor olabilirmiş, onun için okuyorum, başka gayen yok mu, düşündü. Dini sevdirmek gibi bir gayen olmalı mı durdu evet, dedi. Daha birçokları ile konuştum hepsi dine hizmet gibi bir aksal gayeleri yok da, ideal meslekler seçmek istiyorlar, arada da buradan mezun olmak. Ama baktım dokuz yüz imam hatip ortaokulu öğrencisi, yüzde onu dinin yaygınlaştırılmasını ve Allah’a sevgi ve bağlılık için çalışsa yine biz kârdayız yine de onları kanatlı kuşlar gibi gördüm, orada bir küçük kız gördüm, adı Zeynep Tola, beni tanımaz, kızkardeşi benim fakülteden öğrencim, siz Himmet Uç musunuz dedi, evet dedim, kanatlarına bin maveraya git, ne kadar güzel örtünmüş unutulmayan bir hatıra yaşadım. Senin Ali ihsan Tola ve Tahsin Tola gibi bir atalar zincirin var, ben onlara kurban olayım. Birgün Üstadı ziyaret için Çam Dağına çıkarlar, Üstad âdetini bozar, anneden hediye alır. Dönerken hava yağmur yağdıracak gibidir, bir Abi; bunlar Üstadım, yağmura maruz kalır der, o da “Bunlar bu davaya öyle hizmetler etmişler ki onları Allah nerde olsa korur” demiş.

Madem bu sanatlı ve hikmetli masnuatıyla Kendi hünerlerini ve sanatkârlığının kemalatını teşhir etmek; ve şu süslü, zinetli nihayetsiz mahlukatıyla Kendini tanıttırmak ve sevdirmek; ve bu lezzetli ve kıymetli hesapsız nimetleriyle Kendine teşekkür ve hamd ettirmek; ve bu şefkatli ve himayetli umumi terbiye ve iaşe ile, hatta ağızların en ince zevklerini ve iştihaların her nevini tatmin edecek bir surette izhar edilen Rabbani it’amlar ve ziyafetlerle Kendi rububiyetine karşı minnettarane ve müteşekkirane ve perestişkârane ibadet ettirmek; ve mevsimlerin tebdili ve gece gündüzün tahvili ve ihtilafı gibi, azametli ve haşmetli tasarrufat ve icraat ve dehşetli ve hikmetli faaliyet ve hallakıyet ile Kendi ulûhiyetini izhar ederek, o ulûhiyetine karşı iman ve teslim ve inkıyad ve itaat ettirmek; ve her vakit iyiliği ve iyileri himaye, fenalığı ve fenaları izale ve semavi tokatlarla zalimleri ve yalancıları imha etmek cihetiyle, hakkaniyet ve adaletini göstermek isteyen perde arkasında birisi var. Yukarıdaki mezkûr maksatların hepsi sanatın ve sanatçının fiilleri içinde yer alır.

Kainat bir sanat eseri, ilk yaratılıştan beri böyle. İnsanlar bu sanat eserinin özelliklerini güçleri yettiğince pagan dönemlerinde, saçma da olsa bir takım görüntüler ve yorumlar ortaya koymuşlar. Bu pagan saçma da olsa içinde kısmen bir hakikat tanesi bulunabiliyor. Ama bu vahyin ışığında düşünülürse, yani sanat ve sanatçıyı düşünmek yeni bir şey değil. Yunan sanatı ve Yunan felsefesi de bu sanat eserinin ve sahibinin hakkında yorumlar yapmışlar, Bediüzzaman onları karışık olarak bulur, batı bu dönemi modern dönemin saçmalıklarına uygun bulduğu için işlemiş, onların içinde Pisagor, Tales gibi kısmen hakikat konuşan ilk dönem filozof insanlar da olmuş.

Bediüzzaman’ın sanat konusundaki fikirleri Türkiyedeki sanat camiasında yok, hele milliyetçi muhafazakârların sanat yaşı daha tıfıliyette olduğu için onlar vatanı milleti kurtara dursunlar vatan millet kurtarma hikayesi başlayalı neredeyiz, kurtarmaya mı yoksa batırmaya mı.. o da ayrı bir konu. Bu kadar yıldır baktığım, güya baktığım metinlerde sanatın o kadar farklı boyutları üzerinde durmuş ki bunların benzerleri için iyi bir sanat kitapları taramam lazım, bunlar nasıl şeyler muhayyirül ukul bir şeyler. Okulda da öyle zihnen fikren gelişmemiş insanlara sanat edebiyat psikanaliz, felsefe, sanat felsefesi anlatmak kabul görmüyor çünkü öğrenci test çözmüş tost yemiş okula gelmiş, hatta doktora yüksek lisans da dahi böyle, bedava lisans doktoralar kıyamet gibi. Hepsi ideolojik hısım akrabama doçentlik raporunu “sen yaz gönder ben imzalarım” diyen bir mantık.

İlkçağ sanatı konusunda açılmış bir sergide bir eserleri izah eden, devirleri hakkında bilgi veren bir uzman gerekir, yoksa insanlar onların kıymetini bilemez. Yukarıda birbirini takib eden güzel, estetik, sanat ve sanatçı konusundaki zincirleme fikirlerin hepsi Bediüzzaman’ın kainat okumalarıdır.

Şimdi, 

Sâni kelimesi sanatlı yaratan ilah demek, Bediüzzaman çok zaman bu ismi kullanır. Aşağıdaki cümlede bir binadan mukayese ile kainat binasının Sâni – sanatkâr ve Bâni – bina eden tarafından yapılmasının gereğini anlatır

“Ve keza, pek çok san’at harikalarına ve nakış ve ziynetlerin garaibine müştemil olan bir binanın bâni ve sânisiz vücudu mümkün olmadığı gibi, bu âlemin vücudu da Sâniin vücuduna tâbidir. Dalâlet sarhoşluğuyla sarhoş olmayanlar, onu bunsuz tasdik edemezler.” 

Aşağıdaki cümle de yukardakinin daha tafsilatlı, açılımlı izahıdır. Yine Bânî ve Sâni isimleri nazara verilir, Sâni ve Bâni ikisi de estetik isimlerdir, ve fiilleri estetik matematik ve geometri kurallarına göre yapılır. Geometri kainatın üzerinde teessüs ettiği ilimdir, bütün ilimlerin babasıdır, anasıdır. Hatta Eflatun geometrinin dünyevi kullanılmasına karşı çıkar. Geometri güzelliğin de kaynağıdır, çünkü oran ve nisbet ve estetik uzaklık geometri ile elde edilir. Fayda işe uygun geometri ile elde edilir.

“Ve keza, deniz ve nehirlerin yüzünde, şemsin aksini gösteren kabarcıklardaki güneşin parıltısı, şemsin vücudunu inkâr etmekle mümkün olmadığı gibi, aklı bozuk olmayanlar için, kemal-i intizamla tahavvül ve teceddüd eden şu kâinatın şuhudu, Bâni ve Sâniin vücub-u vücudunun tasdikiyle olabilir. Çünkü, şu muhteşem kâinatı meşiet ve hikmetiyle tesis ve kaza ve kaderinin düsturlarıyla tafsil ve âdetinin kanunlarıyla tanzim ve inayet ve rahmetinin namuslarıyla tezyin ve esmâ ve sıfâtının cilveleriyle tenvir eden, ancak ve ancak Bâni ve Sânidir.”

Cümlede harika bir cümle var. “Kemal-i intizamla tahavvül ve teceddid” etmek. Hareket halindeki kainattaki bütün değişmeler hareketin başıboşluğunu düzenle hareket ettiren bir Sanatkârı gösterir. Çünkü Allah insanlar gibi sabit güzellikleri değil hareketli güzellikleri yaratandır.

Konu yine Resule, Peygambere geldi. Kemal ve cemal ancak onları insanlara tanıtan bir estetik aracı ile olur, o da Peygamberimizdir. Allah’ı dahi bilemeyen vahyin ışığından mahrum bir toplum, birden vahyile buluşan peygamber sayesinde hem Allah’ı bilir hem de onun evrene yansıyan güzelliklerinin kaynağını.

Aşağıdaki cümlede ziya nasıl güneyi gösterirse Peygamber de Allah’ı gösterir. Muakeleye bak, ey Bediüzzaman’a bühtan edenler, insanların onun şu cümleleriyle buluşmasına engel olmak sizi Cenab-ı Nebi’nin şefaatinden mahrum etmez mi?

“Ve keza, ziyasız güneşin vücudu mümkün olmadığı gibi, ulûhiyet de tezahürsüz olamaz. Tezahürü ise, irsal-i rusülle olur.”

Yüksek bir güzellik de ancak tanıtma sanatının kurallarını bilen bir resulle olur. 
“Ve keza, hadd-i kemale bâliğ olan en yüksek bir cemalin bilinmesi, görünmesi, gösterilmesi için resullerin tarifi lâzımdır.”

Kainattaki güzel sanat ancak estetik bakan gören ve anlatan bir peygamberle olur, resul ile olur. 
“Ve keza, kemal-i cemale bâliğ olan kemal-i hüsn-ü sanat, resullerin delâletiyle olur.”

Şu varlığın yaratılması ve ömrünün nihayetine kadar denetlenmesi yani Rububiyet faaliyeti içindeki durumu ancak o faaliyeti bir faal zata ve Fâil’e bağlamakla olur, resmi gören onu yapanı anlatmalı.

“Ve keza, rububiyet-i âmme, ubudiyet-i külliye ister. Bu da zülcenaheyn resullerin vahdet-i İlâhiyeyi halka ilân etmeleriyle mümkün olur.”

Devam yine güzellik bir ayna ile ortaya çıkar veya görünür, peygamberi nasıl  aklî zaruretlerle anlatır.

“Ve keza, bir hüsün sahibinin isteği olmasa ve bir ayna bulunmasa ve tarif edici bir şahıs tavassut etmezse, onun hüsnünün görünmesi, gösterilmesi mümkün değildir. Bu da ancak resuller vasıtasıyla olur. Çünkü, resul, ubudiyetiyle Hâlıkın hüsnüne aynadır; risaleti cihetiyle de halka izhar ve ilân eder. 
Ve keza, bir zâtın cevahirle, zîkıymet eşyayla dolu hazinelerini açıp halka göstermek ve arz etmekle o zatın kudretini, zenginliğini, saltanatını ilân etmek için, ancak o zatın müsaadesiyle ve iradesiyle emir ve tayin edilmiş bir memur lâzımdır. İşte o memur resuldür. 
Arkadaş! Bu sıfatları hâiz, bu vazifeleri en mükemmel görebilecek Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdan başka âlemde bir şahıs yoktur. En câmi, en kâmil, en fâzıl o zattır. Tam tamına teşhir, tebliğ, tarif, tavsif, izhar, ilân eden, o zattır.”

Teşhir, yani gösterme ve düzenleme, sonra onları tebliği edip güzelliğe dikkati çekme, o güzellilği ve güzeli tarif etme, onun özelliklerini sayma, gösterme, ilan etme bütün bunlar Resul kelimesinin içinde yer alan estetik ve sanat fiilleridir. Resul kelimesi Bediüzzaman’da klasik algının çok ötesinde anlatılır.  

Bediüzzaman’ın ünlü bir örneği var. Bir demir parçası kaba demirciler çarşısında demir fiyatına alınır veya satılır, ama sanattan anlayan o işin uzmanı olan bir kişinin yanında büyük bir sanat eseridir. Bu metinler sanat felsefesi bölümlerinde ders okutulacak derecede kâmil, yetkin metinler, inşallah o günleri görürüz, bekle hocam bekle.

Bunu paylaşınız

İlginizi Çekebilir

Allah Onları Kahretsin!

… Onlar (münafıklar) düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp-sakının. Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar. (Münafikun …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
Elifbâ’dan Dilimize Yansıyanlar

ELİFBE'NİN TÜRKÇEYE YANSIMALARI Elif gibi dimdik durmak Dik ve dosdoğru olmak anlamında kullanılan bir deyimdir. …

Kapat