Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / Eski Zamanlarda İlim Yolculukları: Er-Rıhlâtu’l-İlmiyye

Eski Zamanlarda İlim Yolculukları: Er-Rıhlâtu’l-İlmiyye

İlim öğrenmeye verilen önem, bizzat ilmin kendisine verilen önemle doğru orantılıdır. Geçmiş nesillerimiz ilim öğrenmeyi hayatın en ciddi meşgalelerinden biri, hatta bir ibadet olarak sayıyor, bu sebeple ilim öğrenme yolunda büyük fedakârlıklara katlanıyordu. Allah’ın sözünü yüce tutmak adına nelerin göze alındığını samimi Müslümanlığın bir ölçüsü olarak görmek doğru ise, bize geçmiş ile bugün arasında sahici bir kıyaslama yapma imkânı veren bir alandan bahsediyoruz: İlim uğrunda yapılan yolculuklar. Mehmet Fatih Kaya’nın Rıhle dergisinin ilk sayısında bir yazısını alıntılıyoruz.

Rıhle, “rahale-yerhalu” babından mastardır. Sözlükte: “yürüyüp gitmek, bir yerden bir yere göçmek, yolculuk yapmak” manalarına geliyor. İlim ve kültür tarihimizde ise “ilim tahsil etmek, daha özel olarak, hadis tahammül ve ahzeylemek için yapılan yolculuklara” deniyor. Çoğulu: “rıhlât” ve “rıhal”.

İndirdiği ilk ayetle “Yaratan Rabbinin adıyla oku”mayı emreden (Alak, 1), insana kalemle yazmayı (Alak, 4), Kur’an’ı (Rahman, 2), konuşarak maksadını açıklamayı (Rahman, 4) ve bilmediğini (Alak, 5) öğreten, “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9) diyen, vahdâniyyetine kendisi ve meleklerinden sonra ilim sahiplerini şahit tutan (Âl-i İmran, 18), ilim sahiplerini derece derece diğer müminler üzerine yükselten (Mücadele, 11), müminleri daha fazla ilme sahip olmak için duaya teşvik eden (Taha, 114) ve “Allah’tan ancak âlim olan kulları gereğince korkar” (Fâtır, 28) buyuran Cenabı Hakk, Kur’an-ı Kerim’de hem ilmin mahiyet ve hedefini tayin, hem de insanları bu yüce makama terğib ediyor.

Onun “Onlara Kitabı ve hikmeti öğretiyor” (Âl-i İmran, 164) diye takdim ettiği Muallim Peygamber (sallallâhu aleyhi vesellem) de ısrarla ilmin kıymeti ve ilim adamlarının dindeki makamı üzerine vurgu yapıyor.  

Rivayetlere göre, bir gün hücre-i saadetlerinden mescide çıkmış, bir tarafta Kur’an okuyan, dua eden, bir tarafta da ilim öğrenmek ve öğretmekle meşgul iki halka görünce: “Her ikisinde de hayır var… Ancak ben muallim olarak gönderildim” diyerek ilim öğrenmekle meşgul olan halkada oturmuştu (İbn Mace, Mukaddime, 17; Darimi, Mukaddime, 32).

Kesir ibn Kays anlatmıştı: Medine’den bir adam Ebu’d-Derdâ’nın yanına Dımeşk’e geldi. Ebu’d-Derdâ ona, “Ey kardeşim seni buraya getiren nedir?” diye sordu. Adam, “Rasûlullah’tan (aleyhissalâtu vesselam) rivayet ettiğini işittiğim bir hadis” cevabını verdi. Bundan sonra aralarında şu konuşma geçti:

— Bir ihtiyacını gidermek için gelmedin mi?

— Hayır.

— Ticaret için de mi gelmedin?

— Hayır. Yalnızca bu hadisi öğrenmek için geldim.

Bunun üzerine Ebu’d-Derdâ (adamı müjdeleyerek) dedi ki: Rasûlullah (sallallâhu aleyhi vesellem)’den dinledim, şöyle buyurdu:

“Kim ilim öğrenmek için bir yola girerse Allah da onu cennete gidecek yola ulaştırır. Melekler, yaptığı şeyden hoşnut oldukları için ilim talebesinin ayaklarının altına kanatlarını sererler. Şüphesiz göklerdekiler ile yerdekiler, hatta su içindeki balıklar bile âlim için istiğfar ederler. Âlimin âbide üstünlüğü ayın (dolunay olduğunda) diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Muhakkak ki âlimler Peygamberlerin varisleridir. Şüphesiz ki Peygamberler altın ve gümüş para miras olarak bırakmamışlar, yalnızca ilmi miras olarak bırakmışlardır. Her kim onu elde ederse büyük bir nasip elde etmiş olur.” (Tirmizi, Kitabu’l-ilm, 19)

Yine, o Muallim Peygamberin (sallallâhu aleyhi vesellem) mübarek ağızlarından ilim talebelerini ve âlimleri tebcil eden şu cümleler duyuluyordu:

“Allah kimin hayrını dilerse onu dinde fakih yapar.” (Buhari, Kitabu’l-ilm, 15)

“Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.” (Buhari, Kitabu fedaili’l-Kur’an, 21)

“Bizden bir şey işitip onu işittiği gibi başkalarına aktaran kimsenin Allah yüzünü ak etsin…” (Tirmizi, Kitabu’l-ilm, 7)

“Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa o geri dönene kadar Allah yolunda (cihad eden gibi) sayılır.” (Tirmizi, Kitabu’l-ilm, 2)

Ebu Harun el-Abdi anlatıyor: “Kıymetli Sahabi Ebu Sa’id el-Hudri’nin yanına uğrardık. Bizi görünce: “Rasûlullah’ın bize vasiyyeti gençler merhaba!” der, sonra şunu ilave ederdi: Rasûlullah bize şöyle tavsiyede bulundu: “İnsanlar dinde size tabidirler. Muhakkak ki bir kısım kimseler dinlerini öğrenmek için yeryüzünün farklı yerlerinden size geleceklerdir. İşte o vakit onları güzelce karşılayınız.” (Tirmizi, Kitabu’l-ilm, 4)

Sahabe ve ilim

Mademki öğrenmenin şeriat sahibinin nezdinde böyle bir makamı vardı, mademki ilim “peygamber mirası”, âlimler “peygamberlerin vârisleri” sayılıyordu, öyleyse bu ayet ve hadislerin ilk muhatabı sahabilerin, Kitab’ı ve Sünnet’i öğrenmek için fevc fevc Allah Rasûlüne (sallallâhu aleyhi vesellem) koşup ona talebelik yapmalarından daha tabii bir şey olamazdı.

İlmin kaynağına, Medine’ye koşuyorlardı. İşi o kadar ciddiye alıyorlardı ki, günlük hayatları içerisinde düzenleme yapıyorlar, rızk temini veya başka ihtiyaçlarıyla meşgul oldukları günlerde ilim meclisinden geri kalmamak için nöbetleşiyorlardı. Böylece nöbetçi olan Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi vesellem) meclisinde bulunuyor, sonra dönüp o gün gelemeyen arkadaşlarına öğrendiklerini aktarıyordu.

Hz. Ömer (radiyallâhu anh)anlatıyor: “Ensar’dan bir komşum ile beraber Medine’nin yüksek taraflarında kalan Ümeyye ibn Zeyd oğulları yurdunda oturuyorduk. İlim öğrenmek için Rasûlullah’ın yanına nöbetleşe inerdik. Bir gün o iner, bir gün ben inerdim. Ben indiğim zaman o gün vahiy veya başka ne duyarsam haberini komşuma getirirdim; o da indiği zaman böyle yapardı…” (Buhari, Kitabu’l-ilm, 27)

Medine’ye her zaman gelinemeyecek kadar uzak mesafede olanlar da müsait bir vakit bulunca Medine’ye misafir olarak geliyorlar ve Hz. Peygamberin (sallallâhu aleyhi vesellem) yanında günlerce kalıyorlardı.

Malik ibn Huveyris (radiyallâhu anh) anlatıyor: Bizler yaşları birbirine yakın gençler olarak ilim öğrenmek için Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi vesellem) yanına Medine’ye geldik. Orada yirmi gün ve gece kaldık. Rasûlullah pek merhametli, pek şefkatliydi. Ailelerimizi özlediğimizi düşününce bize geride kimleri bıraktığımızı sordu, biz de haber verdik. “Haydi, öyleyse ailelerinizin yanına dönün, onların yanlarında oturun, bilmediklerini öğretin, vazifelerini yerine getirmelerini emredin. (Sonra iyice ezberleyip ezberlemediğim hususunda tereddüt ettiğim bir şeyler söyledi ve dedi ki:) Beni nasıl namaz kılıyor gördüyseniz siz de öyle namaz kılın. Namaz vakti geldiği zaman biriniz ezan okusun, yaşça büyük olanınız da namaz kıldırsın” buyurdu. (Buhari, Kitabu’l-ezan, 15)

Rasûlullah sonrası

İlme olan bu rağbet, ilim tahsili için gösterilen bu azim Rasûlullah’ın (aleyhissalâtu vesselam) irtihalinden sonra da büyük bir coşkuyla devam etti. İlim için çıkılan yolculukların ilk örneklerini Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi vesellem) rahle-i tedrisinde yetişmiş sahabiler verdiler. Hz. Cabir, Abdullah ibn Üneys’in (radiyallâhu anhuma) rivayet ettiği bir hadisi dinlemek için bir binek satın almış ve Medine’den Şam’a bir aylık yola gitmişti. (Müsned, XXV, 431 Hadis no: 16042) Peygamber mihmandarı Ebu Eyyub de (radiyallâhu anh) bildiği bir hadisi tevsîk etmek, yani o hadisi bir de sahabi arkadaşı Ukbe ibn Âmir’in (radiyallâhu anh) ağzından dinlemek için Medine’den Mısır’a gidecek, hadisi Ukbe’nin ağzından dinledikten sonra “doğru söyledin” diyerek durmaksızın Medine’ye geri dönecekti. (Müsned, XXVIII, 613, Hadis no: 17391, 17454)

Yüce sahabi Abdullah ibn Mes’ud bir münasebetle: “Şayet deveyle ulaşılabilecek bir mesafede Allah’ın Kitabını benden daha iyi bilen birisi olduğunu bilseydim muhakkak onun yanına giderdim” diyordu. (Buhari, Kitabu fedaili’l-Kur’an, 8)

Tabiîn nesli de hocaları sahabilerden bu aşkı, bu azmi, bu imanı aldılar. İşte daha sonra dünyanın bir benzerine asla şahit olmadığı ilim yolculukları böyle başlamış oldu.

Hakkında “Tabiîn neslinin en hayırlısı” da denilen Medine fakihi büyük imam Said ibnü’l-Müseyyeb, tek bir hadis elde etmek için günlerce gecelerce yürüdüğünü söylemişti. (Hatib, er-Rıhletu fi talebi’l-hadis, 127)

Tabiînin büyüklerinden Ebu Osman en-Nehdî, hac niyeti olmadığı halde, yalnızca, rivayet ettiğini işittiği bir hadisi Ebu Hureyre’ye (radiyallâhu anh) sormak için o sene haccetmişti. (Hatib, a.g.e., 132-134)

Yine o neslin imamlarından meşhur hadis münekkidi Şa‘bi, kendisine soru soran kişiye sorusuyla ilgili bir hadisi naklettikten sonra, rivayet ettiği hadisi kastederek yarı şaka yarı minnetle şöyle diyordu: “Al, bunu sana karşılıksız veriyorum. İnsanlar bundan azı için (başka yerlerden kalkıp) Medine’ye gidiyordu”. (Hatib, a.g.e., 140–141)

Değerli tabiî Ebu Kılâbe de şöyle demişti: “Medine’de üç gün kaldım. Görülecek bir ihtiyacım yoktu. Sadece, bir hadisi rivayet ettiğini duyduğum zatın gelmesini bekliyordum. Nihayet geldi ve beklediğim hadisi rivayet etti.” (Hatib, a.g.e., 144–145)

Büyük muhaddis ve tarihçi Hatib el-Bağdadi, ilim yolculuklarını söz konusu ettiği ünlü eseri “er-Rıhletu fi talebi’l-hadis”te böyle onlarca misal zikreder. Yine mezkûr eserinde, ilim için ilk yolculuğa çıkanlardan birinin de Hz. Musa (aleyhisselam) olduğunu anlatır. (Hatib, er-Rıhle, 97–107)

Tafsilatı sahih hadis mecmualarında anlatıldığı gibi (Mesela Bkz. Buhari, Kitabu’l-ilm, 44), Hz. Musa kendisine sorulan “Yeryüzünde en bilgili insan kim?” sorusuna, ilmi gerçek sahibine irca etmesi gerekirken belki bir anlık bir zihin kaymasıyla “benim” cevabını vermiş, bunun üzerine Cenabı Hakk: “Hayır! Hızır kulumuzdur” buyurmuştu.

Bundan sonra Hz. Musa kendisine “özel bir ilim” verildiği ifade edilen Hz. Hızır ile (aleyhima esselam) tanışıp görüşmek için izin isteyecek ve ona bir talebenin hocasına göstermesi gereken tevazu ile şu teklifi yapacaktı: “Sana öğretilenden, doğruyu bulmama yardım edecek bilgiyi öğretmen için sana tabi olayım mı?” (Kehf, 66)

Kutlu bir gelenek

İlim tahsili için bu uzun yolculuklara çıkmak sonraları öyle zorunlu bir hale gelecekti ki, bu, kişinin ilimdeki güvenilirliğinin ölçüsü olacaktı. Bu yolculuklara çıkmamış olanlar ihmalkârlıkla suçlanacak, bir özrü bulunan veya İmam Malik gibi belli istisnaları dışında bu kimseler belki ciddiye bile alınmayacaktı. Bu uzun yolculuklarla ilim merkezlerini gezmiş olanlar ise “Rahhal, cevval, tavvaf” gibi şeref unvanlarıyla anılacaklar ve döndüklerinde haklı olarak meclislerde sadaret makamını işgal edeceklerdi.

Büyük hadis imamı Ahmed ibn Hanbel’in oğlu Abdullah babasına: “İlim talebesi, bir âlime mülazemet edip ondan yazmakla yetinmeli mi, ilmin olduğu bölgelere kadar gidip oradaki âlimlerden de dinlemeli mi?” diye soruyor, İmam Ahmed’den “Gidecek, Kûfelilerden, Basralılardan, Medinelilerden, Mekkelilerden yazacak, onlarla oturup kalkacak, onların ağzından dinleyecek” cevabını alıyordu. (Hatib, a.g.e., 88)

Yine, cerh ve ta‘dîl ehlinin imamı Yahya ibn Ma‘în: “Bir adam sadece kendi beldesinde oturup hadis yazıyor, hadis öğrenmek için yolculuk yapmıyorsa ondan hayır göremezsin!” diyordu. (Hatib, a.g.e., 89)

Ebu’l-Âliye de: “Biz Basra’da iken, Medine’de Rasûlullah’ın (aleyhissalâtu vesselam) ashabının rivayet ettiği hadisler bize kadar ulaşıyor, ama biz bu duruma razı olmayarak onların ayaklarına gidiyor ve bu hadisleri onların ağzından dinliyorduk” (Hatib, a.g.e., 93) demişti.

Sonraki asırlarda rıhle

Rasûlullah (sallallâhu aleyhi vesellem) hayattayken ilmin kaynağı tekti. İnsanlar kaynağa, merkeze yani Medine’ye geliyorlardı. Medine ilim ve hicret yurduydu. Sorular Allah Rasûlüne (sallallâhu aleyhi vesellem) soruluyor, sıkıntılar ona arz ediliyordu. İslam’ı kabul etmiş ancak Medine’ye uzak olan bölgelere de, Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi vesellem) yanında yetişmiş ilim ve irşad elçileri gidiyordu. Medine ilimde bu merkezî konumunu Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi vesellem) vefatından sonra da epey bir süre, hicri üçüncü asrın ortalarına kadar korudu. İmam Malik’in (rahmetullahi aleyh) birçok görüşü için Medine’deki yerleşik uygulamayı (amel-u ehli’l-Medine) esas alması boşa değildi.

Ancak Rasûlullah’ın (aleyhissalâtu vesselam) dâr-ı bekâya irtihali, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer dönemlerinde Şam [Eski dönemlerde Şam, bugünkü Suriye, Ürdün, Filistin ve Lübnan’ı içerisine alan bölgenin ismi olarak kullanılıyordu], Irak, Mısır ve İran’ın fethedilip İslam topraklarına katılması, Hz. Osman döneminde İslam ordularının Maveraunnehir’e kadar dayanmaları neticesinde durum farklı bir boyut kazandı. Fethedilen bu bölgelerde yeni Müslüman olan kavimlere dinin öğretilmesine duyulan ihtiyaç üzerine, bir kısmı zaten savaşlara iştirak etmiş, bir kısmı da halifeler tarafından vazifelendirilerek gönderilen sahabilerin bu bölgelere yerleşmeleri yeni ilim merkezlerinin oluşmasına sebep olacaktı.

Fetihler Hulefâ-i Râşidîn dönemiyle de sınırlı kalmadı. İslam fütûhâtı Emevi halifeleri zamanında da olanca hızıyla devam etti. Sahabe asrı bitmeden, yani hicri birinci asır henüz sona ermeden İslam doğuda Horasan bölgesini [Tarihte bugünkü İran’ın kuzeydoğusunda yer alan çok geniş bir coğrafî bölgenin adıdır. Günümüzde bölgenin toprakları üç parçaya ayrılmış olup, Merv, Nesâ ve Serahs yöresi Türkmenistan, Belh ve Herat yöresi Afganistan, geri kalan en geniş kısım da İran sınırları içinde bulunmaktadır. Bkz. DİA, Horasan Maddesi, XVIII, 234] aşarak Maveraunnehir’e [Ceyhun nehrinin kuzey ve doğusunda kalan bölge. En önemli iki merkezi Buhara ve Semerkand olan bölge günümüzde, Özbekistan ile Türkmenistan ve Kazakistan’ın bazı kesimlerini ihtiva eder. Bkz. DİA ,Maveraunnehir Mad., XXVIII, 177-179.], oradan Çin Seddi sınırlarına ulaşmış, batıda da Kuzey Afrika’yı baştanbaşa geçerek Endülüs’ü aşmış ve Pirene dağları eteklerine varmıştı.

Özellikle ilimler tedvin ve tasnif edilmeden, gerek ilim ehli sahabilerin, gerek onların dizinin dibinde yetişmiş tabiîn nesli âlimlerinin bu geniş coğrafyada yayılmaları, hatta zaman içerisinde fethedilen bu yeni yerleri mesken tutup yurt edinmeleri, zorunlu olarak ilim yolculuklarının güzergâhını belirleyecek ve ilim talebelerini buralara yönlendirecekti. [İlmin, özellikle hadisin coğrafî merkezleri hakkında, Türkçede, bizim de bu çalışmada kendisinden istifade ettiğimiz, edebî dille yazılmış faydalı bir makale için bkz: Ali Yardım, Hadis I-II, s. 131–149]

Söz gelişi, hicri ikinci asrın ortalarına kadar, yani sahabe ve tabiîn asrında ilim öğrenmek isteyen bir talebe, önce sahabilerin çoğunlukta olduğu, ilk hilafet merkezi olan Medine’ye gidecek, oradan Hz. Ali’nin (radiyallâhu anh) şehid edilmesini müteakip Mekke’ye dönüp yerleşen İbn Abbas (radiyallâhu anhuma) ve talebeleri Mücahid, Atâ ibn Ebi Rabah, Said ibn Cübeyr’lerin yanına geçecekti.

Oradan biraz aşağıya, güneye, Yemen’e inecek, Muaz ibn CebelEbu Musa el-Eş‘ari’ye (radiyallâhu anhuma) rastlayamazsa, Tâvus ile oğlu AbdullahVehb ibn Münebbih ile Hemmam ibn Münebbih kardeşler ve Ma‘mer’le görüşecekti.

Sonra yönünü tekrar yukarıya, kuzeye, hafif doğuya çevirecek, Hz. Ali (radiyallâhu anh) ile birlikte yeni hilafet merkezi olan Kûfe’ye uğrayacak, Hz. Ali, İbn Mes‘ud gibi sahabenin büyük imamları veya daha sonra onların yetiştirdiği hepsi Naha‘lı akrabalar AlkameEsvedİbrahim ya da MesrukAbîde es-SelmâniŞa‘biHammad ibn Ebi Süleyman gibi ilim dağlarından istifadeye çalışacaktı.

Oradan Irak’ın diğer bir şehri Basra’ya geçecek, halifeler döneminde oraya gelip yerleşen Ebu Musa el-Eş‘ariİmran ibnu’l-HusaynEnes ibn Malik (radiyallâhu anhum) gibi sahabilerle, Hasan el-BasriMuhammed ibn SirinEbu’l-ÂliyeKatâdeEyyub es-SahtiyâniSabit el-Bünâni gibi tabiîlerin ders halkalarına katılacaktı.

Sonra tekrar yukarıya, kuzeye, Hz. Muaviye (radiyallâhu anh) ile birlikte yeni devletin payitahtı olan Dımeşk’e çıkacak, özellikle tabiîn ve etbâu’t-tabiîn dönemlerinde Kur’an, hadis ve fıkıh merkezi olmuş Dımeşk’teki ilim sofralarına misafir olacaktı.

Daha sonra yönünü batıya doğru çevirecek, Hz. Ömer döneminde fethedilen, bazı sahabilerin de mesken tuttuğu, ama özellikle tabiîler dönemi ve sonraki dönemlerde ilmi açıdan canlılık kazanmış Mısır’a doğru yola düşecekti.

İşte sahabe ve tabiîn asrında meşhur olmuş bu ilim merkezlerine, sonraki asırlarda batıda, bütün Kuzey Afrika ve Endülüs katılacak, doğuda ilim yolculukları Horasan ve Maveraunnehir bölgelerine uzanacaktı.

Farklı kaynaklardan beslenmek için

Yukarıda kısaca işaret etmeğe çalıştığımız gibi artık ilim merkezleri çoğalmış, farklılaşmıştı. İlme ulaşmak isteyen talebe önce kendi memleketinde tahsil yapacak, kendi bölgesinin âlimlerinde nasibini arayacak, sonra belki kendi beldesinde bulunmayan farklı bilgiye ulaşmak için bu yeni ilim merkezlerine yolculuk yapacaktı.

Çünkü her âlimin farklı meziyetleri, Cenabı Hakk’ın kendisine bahşettiği başka kabiliyetleri vardı. İlimdeki seviyeler farklı farklıydı. İlmin hepsi bir bölgede toplanmış da değildi. Sonra, yeni yerlerde yeni üsluplara, yeni örflere muttali olacaklar, hayatlarını ilme vakfetmiş, ilimden başka hiç bir şeye gönül bağlamamış bu salih insanlarla oturup konuşup karışacaklar, bu rabbani imamlardan ilimle birlikte manevi bir ruh, çürümüş cesetlere can verecek yeni, taze bir nefes devşireceklerdi.

Tıpkı bal arıları gibi… Kendi yörelerinin çiçeklerinin özünü aldıktan sonra farklı diyarlara uçacaklar, oraların çiçeklerinin koku ve usarelerini üzerlerinde taşıyıp geri dönecekler ve bu taşıdıklarını “insanlara şifa bir asel-i musaffa” olarak ortaya koyacaklardı.

Nitekim Hüzeyl’den bir kadının azadlısı, Şam’ın meşhur tabiîlerinden Mekhul: “Mısır’da hürriyetime kavuştum. Zannımca orada elde etmediğim bir ilim bırakmadım. Sonra Irak’a geldim. Kanaatimce orada da ne varsa aldım. Sonra Medine’ye geldim, aynı şekilde. Sonra Şam’a geldim, orayı da elekten geçirdim. Buraların hepsinde fazladan bilgi arıyordum” (Abdülfettah Ebu Ğudde, Safahât min sabri’l-ulemâ alâ şedâidi’l-ilmi ve’t-tahsîl, s. 52) demişti.

Çünkü ilim, salât ve selam olsun ona, Dürr-i yetîm’in mirası dürr-i yektâydı. Zaman ve zeminin değişmesiyle değerinden bir şey kaybedecek değildi. Dünya ve ahiret saadeti ona bağlıydı. Dünyada iyi nam, nişan, ahirette yüksek makam ve büyük ihsandı. Öyleyse inci avcılarını, hak ve hakikat yolcularını ona gitmekten ne alıkoyabilirdi? Hazinenin yanında yılan olacakmış, inciyi çıkarmak için dalgalı denizlere dalınacakmış, ne gam!

İşte sadık niyetlerle, büyük bir istek ve aşkla, ilimde ilk merhaleyi tamamlamış, âlet edevâtı tamam etmiş marifet yolcularının tevfik de karini olunca, büyük ilim, hayır ve bereketle geriye dönmeleri de kaçınılmazdı. Şüphesiz ki istifadeye açık insan için ma‘siyet sayılmayan her yolculukta faydalar vardı. Ancak salih niyetlerle çıkılan ilim yolculuklarında sayısız faydalar, Cenabı Hakk’ın özel lütufları ve fetihler vardı.

İlmi, teneffüs ettiği hava kadar zaruri, ekmek ve su gibi aziz bilen, gözlerinin aydınlığını, bedenlerinin afiyetini, gönüllerinin huzur ve rahatını onda bulan bu insanlar onu elde etmek için inanılmaz fedakârlıklara göğüs gerdiler. Sahip oldukları en kıymetli şeyleri bu uğurda harcadılar, kolay-zor her yola tevessül ettiler, canlarını mallarını yol azığı yaptılar, kimi zaman alışık olmadıkları denizleri, kimi zaman kat edilmesi güç uzun çölleri, ovaları geçtiler, sarp dağları, vadileri aştılar, gençlik ve sıhhatlerini bu yolda helal saydılar.

Bütün bunları yaparken şöhret elde etmek, makam sahibi olmak yahut dünyevi kazanç sağlamak gibi amaçlar gütmüyorlardı. Çünkü onlar ilmi, kazanç kapısı ve ticaret değil, Allah’a yakınlık sebebi ve ibadet sayıyorlardı. Allah rızası ve ilim sahibi olmaktan başka hiçbir amaç taşımayan bu salih insanlar hakkında meşhur sûfî İbrahim ibn Edhem “Allah, hadis ehlinin yolculukları hürmetine bu ümmetten belaları kaldırır” (Hatib, er-Rıhle, 90) demişti.

İlim aşkı bu!

Çoğu fakirdi. Bir bineğe sahip olanlar şanslı sayılıyordu. Birçoğu bütün o sonu gelmez gibi görünen mesafeleri yürüyerek katediyordu. Dolayısıyla, gidecekleri yere göre, bir yolculuk bazen bir ay, bazen aylarca sürebiliyordu.

Abdurrahman ibn Ebi Hâtim ricale dair ünlü kitabı “el-Cerhu ve’t-ta’dîl”e yazdığı mukaddimede babası büyük hadis tenkitçisi Ebu Hâtim er-Razi’nin ağzından onun ilim yolculuklarını şöyle anlatıyordu: “Babamdan dinledim: Hadis için çıktığım ilk yolculukta yedi sene geçirdim. Yürüyerek katettiğim mesafeyi bin fersahtan [Bir fersah; yürümekle yaklaşık bir buçuk saatlik yol, ortalama beş kilometre kadardır. Dikkat edilirse Ebu Hâtim sadece bir yolculukta bin fersah, yani beş bin kilometre yol yürüdüğünü, artık fazlasını saymayı bıraktığını söylüyor. Bu ve makalede zikredilen diğer misaller, biz yeni zamanların ilim talebeleri için ibretlerle doludur.] fazlasına kadar saydım. Nihayet bini geçince bıraktım.

Ama Kûfe’den Bağdat’a kaç defa gittim, sayamam. Mekke’den Medine’ye defalarca gittim. Mağrib-i aksâ’daki (Kuzey Batı Afrika) Selâ şehri yakınlarından Mısır’a yürüyerek, Mısır’dan Remle’ye (Bugün Filistin’de) yürüyerek, Remle’den ayrı ayrı Kudüs’e, Askalân’a, Taberiyye’ye, Taberiyye’den Dımeşk’e, Dımeşk’ten Humus’a, Humus’tan Antakya’ya Antakya’dan Tarsus’a gittim.

Sonra Tarsus’tan Humus’a döndüm; Ebu’l-Yemân’ın hadisinden dinlemediğim bir kısım kalmıştı, onu dinledim. Sonra Humus’tan Beysan’a, Beysan’dan Rakka’ya, Rakka’dan Fırat nehrini geçerek Bağdat’a gittim. Şam’a çıkmadan önce Vâsıt’tan Nil’e, Nil’den tekrar Kûfe’ye döndüm. Bunların hepsi yürüyerekti, bütün bu mesafeleri yürüyerek gidiyordum.

Bu, ilim için çıktığım ilk yolculuktu. Yirmi yaşındaydım, yedi sene gezmiştim; Reyy’den hicri 213 senesi Ramazanında çıkmış, 221 senesinde geri dönmüştüm.

İkinci yolculuğumda kırk yedi yaşındaydım. 242 senesinde yola çıktım, üç sene sonra 245 senesinde geri döndüm”. (Ebu Ğudde, Safahât, 60–61)

Bu yolculuklar bazen birkaç sene sürüyor, bazen beş on seneye uzanıyordu. Bu rıhle erbabı içerisinde hayatının yirmi senesi bu yolculuklarda geçmiş çok sayıda insan vardı. Henüz genç, bekâr delikanlılar olarak bu yolculuklara çıkıyorlar, memleketlerine orta yaşlı, olgun insanlar olarak dönüyorlardı. Bazen de evli, çoluk çocuk sahibi ilim talebelerinin gönlünde bu ateş alevleniyor, hanımı, çoluk çocuğu bırakarak gurbet ellerinde yıllarca zaman geçiriyorlardı. Çünkü ilim mezara girene kadar sönmeyen bir ateşti, sahiplerinin gönüllerinde… Ondan daha kıymetlisi yoktu.

Kurtuba’lı büyük muhaddis Bakıyy ibn Mahled, İlim uğrunda iki yolculuk yapmış, yolculuklarından ilki on dört sene, ikincisi yirmi sene sürmüştü. Endülüs’ten Mısır, Şam, Hicaz, Bağdat’a gelmiş, bütün bu mesafeleri yürüyerek geçmiş, asla bir bineğe binmemişti. (Ebu Ğudde, Safahât, 60)

Bundan fazlası da vardı. Erken yaşta hadis dinlemiş olsunlar diye daha küçücük çocuklarını hadis meclislerine götürüyorlar, hatta bazıları âlî isnad [Rasûlullah (sallallâhu aleyhi vesellem) ile aralarındaki râvî sayısını azaltacak, kendilerini Rasûlullah’a (aleyhissalâtu vesselam) daha fazla yaklaştıracak sened, sened zinciri] sahibi olsunlar diye, yavrularını laflayarak, tatlı hilelerle, türlü oyunlarla oyalayarak memleket memleket dolaştırıyorlardı.

Yusuf ibn Ahmed eş-Şîrâzi anlatıyordu:

Hocamız, ilim yolcularının gayesi, asrın müsnidi Ebu’l-Vakt es-Siczi’nin yanına gitmek için yola çıktım. Allah Kirman diyarının sonunda ona ulaşmayı mukadder kıldı. Hemen selam verdim, elini öptüm ve huzurunda oturdum. Sonra aramızda şu konuşma geçti:

— Seni buralara getiren nedir?

— Yolculuğum sanaydı, Allah’tan sonra itimadım da sanadır. Bana ulaşan hadislerini kalemimle yazdım, şimdi de ayağımla koştum sana geldim. Ki mübarek nefeslerine yetişeyim, âlî isnadına nail olayım.

— Allah seni ve bizi rızasına muvaffak kılsın, çabamızı onun için, yönümüzü ona kılsın. Beni hakkıyla tanısaydın, ne selam verir ne de yanımda otururdun, dedi ve uzunca ağladı, etrafındakileri de ağlattı. Sonra: “Allahım bizi sitr-i cemilinle ört ve örtünün altında razı olacağın bir hal üzere kıl” dedi ve devam etti:

Evladım! Bilir misin, Sahih-i Buhari’yi dinlemek için ben de babamla birlikte, Herat’tan Dâvûdî’nin yanına Bûşenc’e gittim. Henüz yaşım 10’un altındaydı. Babam elime iki taş koyuyor, “Bunları taşı” diyordu. Ben de onun korkusundan taşları ellerimde tutuyor ve yürüyordum. O da yan taraftan beni izliyordu.

Artık yorulduğumu görünce taşlardan birini atmamı emrediyor, ben de atıyor, böylece biraz ferahlıyordum. Sonra yorgunluğumu iyice anlayıncaya kadar yürüyordum. Bana: “Kesildin mi?” diye soruyor, korkusundan “Hayır” diyorum, “Öyleyse niye yavaş yürüyorsun?” diyor, bunun üzerine bir müddet önünde hızlıca yürüyor sonra bitkin düşüyordum. O zaman elimdeki diğer taşı da alıp atıyordu. Nihayet büsbütün takatim kesilinceye kadar yürüyordum. İşte o vakit alıp beni sırtında taşıyordu.

Yolumuzun üzerinde çiftçiler veya başka insan gruplarıyla karşılaşıyorduk. “Ey Şeyh İsa, şu çocuğu bize ver, ikinizi de Bûşenc’e götürecek bir binek verelim” diyorlar, bunun üzerine babam: “Hazreti Peygamberin (sallallâhu aleyhi ve selem) hadislerini öğrenmeye giderken bir bineğe binmekten Allah’a sığınırız. Hayır, biz yürüyeceğiz, eğer o bîtâb düşüp yürüyemeyecek hale gelirse Rasûlullah’ın hadisine hürmeten ve sevap umarak onu başımda taşırım” diyordu. İşte ben onun güzel niyetiyle bu kitap ve diğerlerini dinlemekten bir fayda istihsal ettim. Bugün akranlarımdan hayatta kimse kalmadı; bütün şehirlerden kendisine yolculuk yapılır hale geldim”. (Ebu Ğudde, Safahât, 76–78)

Bütün bu sıkıntılara gönül hoşnutluğuyla, severek, Allah rızası için katlanıyorlardı. Onlar da insandı nihayet! Yoruluyorlar, bazen umduklarını bulamıyorlar, bazen varacakları yere ulaştıklarında, kendisi için bir aylık belki daha fazla bir yoldan geldikleri hocanın cenazesiyle karşılaşıyorlardı. Bu ne büyük bir üzüntü sebebiydi onlar için! Bazen memleketlerindeki tahsillerini bir an önce bitirip yanına gitmek için can attıkları yahut para biriktirdikleri âlimin vefat haberi ulaşıyordu. Bu ne kara haberdi!!

İmam Ahmed üzüntüyle: “Şayet doksan dirhem param olsa Cerir ibn Abdilhamid’in yanına Reyy şehrine [Bugünkü Tahran şehri olduğu söyleniyor. (Ebu Ğudde, Safahât, s. 54.) ] gidecektim. Bazı arkadaşlarımız gitti, ben gidemedim. Çünkü hiç param yoktu” demişti. (Ebu Ğudde, Safahât, s. 54)

Rıhlenin önemi

İşte bugün kendilerini binlerce rahmetle andığımız, kendilerine minnet borçlu olduğumuz, velinimetimiz olan bu seçilmiş insanlarla Allah Teala dinini muhafaza eyledi. Bu insanlar vesilesiyle din bize ilk kaynağındaki gibi berrak ve tertemiz olarak geldi.

Bizim tarihimiz bu zatların ilim için yaptıkları mübarek yolculukların heyecan verici, himmetleri bileyici ve göz yaşartıcı örnekleriyle doludur. Bunlardan hangi birinin hikâyesini anlatalım?

Evinden yirmi yaşında bir genç iken çıkan ve nihayet kırk beş yıl sonra, evet yanlış okumadınız, tam kırk beş yıl sonra altmış beş yaşında evine geri dönen ve bundan sonra evlenen Ebu Abdillah İbn Mende’nin mi?

Her gün kitapları sırtında yaklaşık yüz kilometre (yirmi fersah) yol yürüyen, ilim yolunda iki defa kan işediğini söyleyen Kudüslü İbn Tahir’in mi?

Zamanının meşhur ilim merkezlerini dolaştıktan sonra İskenderiyye’de mola veren, altmış beş yıl burada hadis okutan, öğreten, icazet zincirleri içerisinde torunları dedelere ekleyen, İskenderiyye feneri gibi İskenderiyye ve tarihe mal olmuş büyük hafız Ebu Tahir es-Silefi’nin mi?

Yalnızca, bir ilim adamına hizmet etmenin şerefine nail olmak için kendisiyle evlenmek istediğini söyleyen ve önüne bin altın koyan hanımı, yokluk içinde ve gurbette olmasına rağmen: “Ben memleketimden ilim talep etme niyetiyle çıktım, böyle bir şey yapmak bana yakışık almaz” diyerek reddeden Sicistan’lı Ebu Nasr’ın mı?

Endülüs’ten Bağdat’a gelen, kendisinden hadis okumak için geldiği İmam Ahmed’in evde göz hapsinde olduğunu ve insanlarla görüşmesinin yasaklandığını öğrenince eline bir baston alıp kafasına bir bez parçası sararak dilenci taklidi yapan, her gün birkaç hadis dinleyebilmek için “Allah için bir sadaka verecek yok mu?” diye bağırarak İmam Ahmed’in evinin etrafında dönen büyük Kurtuba’lı muhaddis Bakıyy b. Mahled’in mi?

Hakkında “yürüyen bir kitaptı, hadis elde etmek için dünyayı dolaştı, üç bin altı yüz hocadan hadis aldı!” denilen ve bu yolculukların birinde şiddetli soğuktan dolayı parmakları kopup düşen Ömer er-Revvasi’nin mi? Hangisinin hikâyesini anlatalım?

Burada, bu ibret tablolarının tafsilatını bir başka sayıya bırakarak bu yolculukların serencamıyla ilgili birkaç satırla da olsa bir şeyler söyleyelim.

İlim yolculukları kesilmeden devam etti

İlim uğrunda yapılan bu yolculuklar (er-rıhlâtu’l-ilmiyye) büyük bir coşku ve taşkınlıkla ilimlerin büyük ölçüde tedvin ve tasnif edildiği, şu’be ve dallara ayrıldığı hicri dördüncü asrın sonlarına kadar sürdü. Biraz dikkatli bir ilimler tarihi okuyucusu, en geç hicri dördüncü asrın sonu itibariyle, artık sünnet malzemesinin tedvin edilip sünnet kitaplarının tasnifinin tamamlandığını, fıkhî ve itikâdî mezheblerin teşekkül ettiğini ve bu mezheblerin omurgasını teşkil eden usul ve füru kitaplarının yazıldığını görecektir.

Dolayısıyla bu vakitten sonra yapılan yolculuklar da tabii olarak mahiyet değiştirecektir. O zamana kadar sünnet malzemesini cem ve tedvin için, özellikle kırâatler ile hadisi müşâfehe yoluyla, yani ehlinin ağızdan almak için yapılan yolculuklar, artık yerini yazılı malzemeyi, yani kitapları müelliflerinden yahut o ilimde söz sahibi âlimlerden okumak veya okutma izni almak (icazet) için yapılan yolculuklara bırakacaktır.

Bununla birlikte yukarıda verdiğimiz kimi misallerde de görüldüğü gibi, ilim yolculukları kesilmeden devam etti. Son üç beş yüz yıldır eski coşku kaybedilmiş olsa da, iyi-kötü bugünlere kadar geldi. İşte bu makalenin hazırlanmasında eserlerinin yüksek maneviyatından çok istifade ettiğimiz Abdülfettah Ebu Ğudde merhum bu yakın misallerden biridir. Hem ilim öğrenmek, hem âlimlerle görüşüp tanışmak, hem kütüphanelerde yazma eserleri görmek için birçok bölgeye gitmiş, önce memleketi Haleb’de, sonra Ezher’de talebe olduğu yıllarda yaklaşık elli kadar hocadan ders okumuş, farklı şekillerde istifade etmiş, bu sayı icazet aldığı âlimlerle yüz altmışı geçmişti.

Sözün bu noktasında, gönüllerde küllenmeye yüz tutmuş ilim meşalesini yeniden alevlendirmek, eslâfın ilim ve amelde sîretini ihya etmek için ilim ve irfan dünyamızın uçsuz bucaksız ufuklarına doğru yola çıkan “Rıhle” dergisi ekibini ve onlara gönülden destek veren bütün yol arkadaşlarını muvaffakiyet dua ve niyazlarıyla yola koyuyor, “Haydi bismillah, sa‘yiniz meşkûr, yolunuz açık olsun” diyoruz.

Not: Bu makaleyi hazırlarken birçok kitaba baktım, birçok kaynaktan istifade ettim. Bunların bazısından belki yalnızca bir cümle, bir ifade aldım. Bazısında okuduğum bir söz bana başka sözleri çağrıştırdı. Bazısından daha çok istifade ettim. Bunların bir kısmı kitap, bir kısmı çeşitli kitaplara düşülmüş dipnotlardı. Kendilerinden doğrudan nakilde bulunduğum eserleri dipnotlarda gösterdim. İstifade ettiğimiz bütün bu eserlerin artık bugün hayatta olmayan sahiplerini rahmet ve minnetle, bugün hayatta olanlarını da selamet ve afiyet niyazlarıyla anıyorum.

Elbette ki bu eserlerin hepsini burada zikretmek mümkün olmayacaktır. Ancak özellikle misallerin seçiminde eserlerinden istifade ettiğim Abdülfettah Ebu Ğudde Hoca Efendi merhumu burada bir daha anıyor, hayatının kitabı saydığım “Safahât min sabri’l-ulemâ alâ şedâidi’l-ilmi ve’t-tahsîl” isimli eserini okumalarını, bütün ilim talebelerine ısrarla tavsiye ediyorum.

Ayrıca, burada verilen malumatın, seçilen misallerin özellikle hadis ehliyle ilgili olması, onların hakkındaki malumatın daha derli toplu olması, hatta yaptıkları yolculukların müstakil eserlere konu olması sebebiyledir. Sonra, Süfyan es-SevriEvzâîMalikAhmed ibn Hanbel gibi birçok hadis âliminin aynı zamanda fıkıh ve diğer ilimlerde de imam oldukları unutulmamalıdır. Yoksa ilim bütün ilim ve fen sahipleri nezdinde müşterek bir kıymet, ilim elde etme arzusu hepsinin paylaştığı ortak bir duygudur.

Mehmet Fatih Kaya, “Eski Zamanlarda İlim Yolculukları: Er-Rıhlâtu’l-İlmiyye”, Rıhle dergisi 1. Sayı, Kasım 2014.

İlginizi Çekebilir

Mescid-i Aksa ‘da Göze Takılanlar

Yazar: Talha UĞURLUEL Mescid-i Aksa Mihrabı: Üzeri muhteşem mozaiklerle süslü olan Mescid-i Aksa Ulu Camii’nin mihrabının, …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki yazıyı okuyun:
Sahaflık ve Sahaflar (Video)

https://youtu.be/BHkZUZtgpiY

Kapat