Ana Sayfa / KÜLTÜR – SANAT – FİKRİYAT / Makaleler / Zeytin, Hurma, Manolya, En Çok da Yasemin: Bir Tunus Gezisinin Ardından…

Zeytin, Hurma, Manolya, En Çok da Yasemin: Bir Tunus Gezisinin Ardından…

dunyabizim.com’dan Yasemin Dutoğlu‘nun yazısı. 

Ocak ayı sonlarında iki hafta geçirdiğim Tunus, sürprizlerle dolu mimari mirası, zengin katmanlı kültürü, güzel iklimi ve iyi kalpli insanlarıyla bana kış ortasında bahar yaşattı. Sokaklarını kaplayan egzotik kokular gibi güzel ve unutulmaz hatıralar bıraktı. Yasemin Dutoğlu yazdı. 

Kuzey Afrika’nın orta kesiminde bir güzel ülke. Deniz, vaha ve çöl. Kum ve dalga. Arap ve Berberi. Çokça Mağrip ve Endülüs. Biraz Osmanlı, biraz Fransız. Zeytin, hurma, manolya, en çok da yasemin. Kuzeyde çokça mavi, güneyde çokça kum rengi. Organik, sevimli gayet insani ölçekte bir mimari. Baharat, çiçek kokusu ve tütsü. Biraz fetih, biraz himaye, biraz sömürge, biraz hürriyet.

Bayrağı ve insanı bize çok benzeyen bir ülke Tunus. Farklı kültürlerin buluşup kaynaştığı bir deniz ülkesi. Eski çağda Kartaca ile Roma’ya kafa tutmuş. Bütün yolların Roma’ya çıktığı devirlerde bütün deniz yolları da Kartaca’ya çıkarmış. Hicri 1. asırda fethedilmiş ve Kuzey Afrika’nın İslamlaşmasında bir ana üs, bir nirengi noktası olmuş. Afrika’da ilk ezan burada okunmuş. Kayrevan ve Zeytune ulu camileri ile yüzyıllarca ilim merkezi olmuş. İbni HaldunEbul Hasan ŞazeliMahrez bin Halef başta olmak üzere pek çok âlim ve arif yetiştirmiş. Fatimiler’in ve daha sonra Osmanlıların hüküm sürdüğü ülke, 19. yy. sonlarından 1957’ye kadar Fransız sömürgesi olarak yasamış. İtalya‘ya sadece 140 km uzaklıkta olan, bu yüzden Avrupa ile de yakın temas kurabilen bir ülke. 2011 yılında Yasemin Devrimi adını verdikleri olaylarla son diktatörlerini başlarından savmayı başarmışlar. Bugün 10 milyon civarında nüfusu, turizm ve tarıma dayanan ekonomisi ile demokrasiyi oturtup yol almaya çalışıyorlar. Nisbi bir huzur ortamına kavuşmuş görünüyorlar.

İslam dininin en eski mabedlerinden biri

Başkent TunisSfakes ve Souse ülkenin en büyük 3 şehri. Beyaz düz çatılı, içe dönük evler, daracık sokaklar, abbaralar, görkemli ve çok süslü kapılar ile kendini gösteren tarihi kent dokularını korumuşlar. Şehirlerin çoğu yerde surlarla çevrili bu tarihi çekirdekleri Medina diye adlandırılıyor. Camilerin odak noktasını oluşturduğu bu merkezleri açık ve kapalı çarşılar çevreliyor. Tunus her yıl yaklaşık nüfusu kadar turisti ağırlıyormuş; buna bağlı olarak çarşı pazarları oldukça canlı.

Zeytune Camii, başkent Tunis’de yüzyıllardır bir ilim ve irfan merkezi olarak var olmuş. İlk olarak hicri 80 yılında yapılmış, zaman içinde yenilenerek ve bazı eklemeler yapılarak bugüne kadar ulaşmış. İslam dininin en eski mabedlerinden biri. Cami, minaresi ve tek bir cephesi dışında dışarıdan algılanamıyor. Bu yüzden labirent gibi daracık ve karmaşık medina sokaklarına açılan kapılarından birinden geçerek geniş, ferah avlunun dinginliğine kavuşmak şaşırtıcı, çok çarpıcı bir duygu uyandırıyor. Kartaca harabelerinden devşirilmiş onlarca sütunu, kemerleri, kocaman kapıları, sedef kullanılarak yapılmış hoş aydınlatma elemanları, loş ve uhrevi havası ile insanı adeta başka âlemlere götüren mistik bir mekan. Avlunun müdavimi yüzlerce güvercinin kanat sesleri, kuyular ve revakların tekrar eden gölgesi bu uhrevi havayı artırıyor. Bir köşeye 19. yy’da eklenmiş prizmatik minare, bir bekçi edasıyla avluyu gözetliyor.

Halkın çoğunluğu Maliki mezhebinden. Öğle namazları biraz geciktirilerek ikindiye yakın bir zamanda kılınıyor. Ardından 15-20 dk. içinde vakti giren ikindi de eda ediliyor. Bir defasında ikindiden sonra boşalan camide otururken güzel bir sürprizle karşılaştım. 15-20 kişilik bir grup zikre başladı. Efendimiz‘e (s.a.v) salavat ve kelime-i tevhidi içeren hoş, melodik bir zikirdi. Orada bulunan bir hanıma sorduğumda bunun Şazeli zikri olduğunu söyledi. Bu sofradan nasiplenmek de kısmette varmış demek ki. Sonraki günlerde şehrin belli noktalarında görünen yemyeşil bir tepe dikkatimi çekecek ve bu tepede Ebu’l Hasan el Şazeli hazretlerinin makamının bulunduğunu öğrenecek, Jellaz tepesindeki zaviyesini ziyaret edecektim. O safalı tepeden, Akdeniz’den şehrin bağrına doğru sokulan lagünü ile Tunis’i seyredecektim.

Tunus’ta en etkilendiğim mekânlardan biri bu zâviye

11. yy’da yaşamış ve Tunus’un koruyucusu sayılan bir arif olan Sidi Mahrez’in zaviyesi; şehrin tam kalbindeki çarşı kapı (Bab el Suk) denen bir meydana açılan bir sokakta Tunus türbe kültürünü deneyimlediğim diğer bir mekân oldu. Yalın dış yapısıyla tezat oluşturan cennet misali iç bahçesi, zengin tezyinatlı oval bir tonozla kaplı türbesi, levhalar, şamdanlar, teşbihler ve türlü hatıra eşyası ile dolu kabr-i şerifi, insanın aklını alan tütsü kokusu, toprak taslarla su içilen kuyusu, sanki melek kanatlarına dokunuverecekmişsiniz gibi hissettiren uhrevi havası ile Tunus’ta en etkilendiğim mekânlardan biri olacaktı bu zaviye.

Yusuf Sahep Taba Camii, Sidi Yusuf Dayı Camii, Hamuda Paşa Camii, Kasbah ve Hisar camileri Tunis‘in diğer önemli camileri. Süleymaniye Medresesi ve Elbey türbesi başta olmak üzere birçok medrese ve türbeyle de karşılaşıyoruz. Tunusluların Hamuda Paşa diye telaffuz ettikleri Mahmut Paşa Camii 17. yy’da inşa edilmiş bir Osmanlı eseri. Dışardan yöresel mimari ile uyumlu nitelikler gösteren caminin içine girdiğinizde Osmanlı camilerine has zevk-i selimi hemen hissediyorsunuz. Osmanlı, kendi mimarisini olduğu gibi getirip dayatmamış, çevre ile, ülkenin mimari geleneği ile uyumlu bir yorum yapmış. Az ötedeki Yenişehir denilen yerde ise Fransızlar herhangi bir Fransız sehrinde görebileceğiniz bir kilise ve opera binasının aynısını inşa etmişler. Öte yandan bugün 7’den 70’e herkes Fransızca konuşuyor. Fransızlar burada 70 yıl, biz 300 küsur yıl kalmışız. Atalarının Türk olduğunu söyleyenler olsa bile hiç Türkçe konuşana rastlamadım. İşte himaye ile sömürge arasındaki farkın somut göstergeleri.

Ziyaret edilmesi gereken önemli bir mekân da Bardo Müzesi. Şehrin aynı adla anılan semtinde Osmanlılar’dan sonra yönetimi üstlenen yine Türk soyundan Hüseyni hanedanının sarayı müzeye dönüştürülmüş. Çok zengin bir mozaik koleksiyonu ile birlikte arkeolojik eserler sergileniyor. Bazı salonlarda ve Küçük Saray denilen harem kısmında Osmanlı baroğu ve Türk zevkinde bir dekorasyon hissediliyor. Yer yer Endülüs, yer yer İtalyan baroğu etkileri de mevcut.

Kartaca harebeleri, banliyö treni ile yarım saat içinde ulaşılan bir uzaklıkta. Fransızların sonradan bir kilise inşa ettikleri Akropol tepesi ve buradaki müze, eski liman bölgesi, Antonin banyoları, roman villaları gibi birkaç farklı alanı tek biletle ziyaret edebiliyorsunuz.

Hamam kültürü bütün canlılığıyla yaşıyor burada. Her şehrin tarihi bölgesinde halen faal vaziyette birkaç hamam mevcut. Kapıları herhalde dikkat çekici olması maksadıyla canlı renklere boyanmış. Bunlardan iki tanesinin içine girdim. Genel olarak Türk hamamlarına benziyor; soğuk, ılık ve sıcak olarak üç bölümden oluşuyorlar. Göbek taşı da var. Fakat çok önemli bir fark var. Tunus hamamlarında kurna sistemi yok. Suyu küvetvari bir hazneden kovalarla alıp yıkanıyorlar. Başkent Tunis’in medinesinde ismi Hammam Douhatlı olarak latinize edilmiş bir hamam gördüm. Ülkemizde hamam sektörünü büyük ölçüde elinde tutan Tokatlı hemşehrilerimin Tunus’a kadar uzanmış olmaları kuvvetle muhtemel görünüyor.

Selamlaşma çok yaygın

Tunus’ta otomasyon henüz yaygınlaşmamış. Pek çok alanda insan unsuru hâlâ devrede. Bileti biletçiden alıyorsunuz mesela. Tramvaya yetişmek için koştuğunuzu gören vatman birkaç saniye bekliyor. Toplu taşımada yaşlılara ve hanımlara hemen yer veriyorlar. Gençler bu konuda vurdumduymaz davranacak olsa, yaşlı biri hemen devreye girerek ona vazifesini hatırlatıyor. Şehirlerarası taşımacılıkta luvaj dedikleri, bizdeki dolmuş usulüyle çalışan bir sistemleri var. İnsanlar genel olarak iyi, dürüst ve çok yardımsever. Yabancılara alışıklar, selamlaşma çok yaygın. Birine bir şey sorduğunuzda- hatta çoğu zaman daha sormadan- size yardımcı olmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Gezimiz boyunca, metrelerce geri dönmeyi göze alarak gideceğimiz yere kadar bize gönüllü eşlik eden birçok Tunuslu oldu. Restoranda yedikleri geleneksel yemeğin ne olduğunu sorduğumuz bir gencin, tabağını kaptığı gibi önümüze koyup bize ikram etmesini unutamam. Pişirdikleri yemeği ve bahçedeki meyveyi komşuya ikram etmeyi de ihmal etmiyorlar. Bu gibi özellikleriyle Türk insanına çok benziyorlar. Güzel ahlaklı, insancıl ve ikramsever bir halkı var.

Büyük Sahra, bütün o düş gibi gerçekliğiyle karşımızda uzanıyor

Ülkenin orta kesiminde yer alan Tuzer’den başlayarak önce doğuya sonra kuzeye doğru bir yay çizerek beş gün boyunca Tunus şehirlerini ziyaret edip tekrar Tunis’e döndük.

Ülkenin orta kesimlerindeki Tuzer ve Nefta birbirine yakın iki vaha şehri. Çölün yanı başında sıcak ve soğuk su kaynakları çıkmış ve bu kaynaklar bu bölgeyi bereketli hurma bahçeleri ile dolu yaşam alanları haline getirmiş. Burada mimari ana hatlarıyla aynı olmakla birlikte beyaz renk yerini kum renginde tuğla işçiliği ile süslenmiş muhteşem cephelere bırakıyor. 1000 yıldan beri kullanılan ahşap oluklara hâlâ rastlanıyor. Tuzer ve Nefta’nın güneyinde Cal el cerit tuz gölü, pembe beyaz bir düş gibi göz alabildiğine uzanıyor. Burada kendinizi başka bir gezegende sanabilirsiniz.

Daha güneyde sınıra kadar olan bölgeyi artık çöl kaplıyor. Douz şehri için çöle açılan kapı diyorlar. İncecik altın renginde kumlarıyla bir umman gibi uzanan Sahara’yı bu kapıdan geçerek görüyoruz. Ünlü Tunuslu yönetmen Nacer Khamir’in “Çöl” üçlemesi filmlerini (Çöl İşaretçileri, Güvercinin Kaybolan Kolyesi, Bab’aziz) izlerken sevdalandığım çöl; Büyük Sahra, bütün o düş gibi gerçekliğiyle karşımızda uzanıyor. Tunus’u, bu tezatlar içindeki kadim kültürü haiz ülkeyi gördükten sonra Khamir’in o şiir gibi sinema dilini ortaya koyarken beslendiği kaynağı çok daha iyi idrak edebiliyorum. Ocak ayında olduğumuz halde hava kuru ve sıcacık.

Sabah Douz’da sahraya karşı çevrilen gözlerimiz aynı akşam Gabes sahilinde Akdeniz’le buluşuyor. Denize doğru metrelerce uzayarak sonsuzluk hissi veren kumsal gerçekten çok etkileyici. Doğu sahillerinde aynı adlı bir körfezin kıyısında kurulmuş Gabes şehri Akdeniz’de gelgit olayının izlenebildiği yer olmasıyla ünlüymüş. Bir bozkır kasabası olan Matmata, biraz bizim Kapadokya’yı andırıyor. Yer altında oyulmuş kayadan evlerde yaşamın devam ettiği çok ilginç bir yer. “Star Wars” filmleri burada çekilmiş. Yeterli zamanımız olmadığı için Osmanlı tarihinde önemli bir yeri olan Cerbe adası ve daha güneyde kalan Ksarlar bölgesi olan Medenin ve Tatain sehirlerini es geçerek rotamızı Sfaks’a çeviriyoruz. 

Dillere destan güzellikte bir kasaba

Sfaks, ülkenin ikinci büyük şehri olan bir liman şehri. Merkezinde sur ile çevrili tipik medinasını olduğu gibi korumuş olmakla birlikte, modern ve bakımlı yapıları, yabancılara açık yüzü ve yoğun öğrenci nüfusuyla dikkat çeken ve başkent Tunis’le boy ölçüşen bir şehir.

Küçük bir kasaba olan El Cem’de Roma döneminden kalma Kolezyum bütün görkemi ile ayakta. Roma’daki benzerinden bir parça küçük olmakla birlikte onunla kıyaslandığında çok daha sağlam kalmış ve bütünlüğünü büyük ölçüde koruyor. Ünlü “Gladyatör” filmi burada çekilmiş. Seyirci sıralarında otururken, arenanın büyüklüğü karşısında onu inşa eden imparatorluğun azametini fark ediyor fakat bodrum katta mahkûmların vahşi hayvanlarla karşılaşmak üzere bekletildiği karanlık dehlizlere geldiğinizde aynı imparatorluğun vahşi ve acımasız yüzünü bütün çıplaklığıyla görüyorsunuz.

Mehdiye, Fatimiler döneminde Tunus’a başkentlik yapmış bir yarımada üzerine kurulmuş güzel bir sahil şehri. Fatimilerden kalma Ulu Cami ve halen Burj el Osmani adıyla anılan Osmanlı eseri muhkem kalesiyle dikkat çekiyor. Bembeyaz sevimli evleri, küçük meydancıklara açılan sokakları, ağaçlar altında dingin kafeleri ile huzur dolu sımsıcak bir şehir burası. Yarımadanın en uç noktasında denize nazır bir kabristan, kırmızı minareli sevimli bir mescid ve ak pak türbeler yer alıyor. Herhangi bir açıklayıcı tabela olmadığı için isimlerini bilemesek de sahabe efendilerimize ait olduğunu öğrendiğimiz bu kutlu mekânı ziyaret nasip oluyor. 

Monastır, bakımlı ve şık yapılarla dolu marinası, sahilde birbiriyle bakışan muhkem ribatı ve Ulu Camii ile tarihi moderniteyle sentezlemiş bir şehir. Ülkeyi Fransız sömürgesinden kurtarmada öncülük eden Habib Burgiba‘nın anıt mezarı da memleketi olmasından dolayı burada yer alıyor.

Sousse yine önemli bir liman sehri. Ribatı, Ulu Camii ve tipik medinası bütün güzellik ve canlılığıyla günümüze ulaşmış.

Hamamet ve Bizerte, başkent Tunis’e birer saat mesafede bulunan, güzel plajlarıyla ünlü sayfiye şehirleri. Bizerte yalnızca Tunus’un değil, tüm Afrika’nın da en kuzey noktasıymış. Şehrin içine bir çengel gibi sokulan eski limanı çevreleyen medinesi ve biraz bizim Haliç’i andıran, denizin üstünde açılır kapanır köprüsüyle hoş bir şehir.

Yine başkentten banliyö treni ile yarım saat içinde ulaşabileceğiniz Sidi Bou Said, mavi kapılı bembeyaz bakımlı evleri ile adeta Tunus’un vitrini olmuş, Tunus körfezini uzaktan gören nefes kesici manzarası ile birçok sanatçıyı cezbetmiş dillere destan güzellikte bir kasaba.

Tunuslular için adeta bir hac yeri, bir manevi başkent

Tunus’un çok sevilen tatlısı makrut ile meşhur kutsal şehri Kayrevan. Tunus bozkırında, Amr bin As (r.a)‘ın yeğeni olan Ukbe bin Nafi eski bir Roma kasabasının yıkıntıları üzerinde bir ordu karargâhı olarak bu şehri Hicri 1. asırda kurmuş. İslam’ın Afrika’da yayılması için bir üs, bir nirengi noktası olmuş bir şehir. Afrika’da ilk ezan okunan yer. Tüm Afrika ve bilahare Endülüs’ü fetheden ordular buradan yola çıkmış. Tunuslular için adeta bir hac yeri, bir manevi başkent. Burayı 7 defa ziyaret etmenin bir hacca denk olduğuna inanılıyormuş. İslam’ın en eski mabedlerinden birine ev sahipliği yapıyor.

Kayrevan Cami-i Kebir’i veya Ukbe bin Nafi Ulu Camii adıyla bilinen bu görkemli mabed; adeta bir kale gibi geniş revaklı avluyu çeviren yüksek duvarları, ahşap oyma sanatının en güzel örneklerini taşıyan Osmanlı döneminden kalma kapıları, çok sütunlu büyük harimi ile İslam dininin en eski ve en büyük ulu camilerinden biri. Kare tabanlı üç katlı mağribî tarzda bir minare, biri mihrabın, diğeri ana giriş kapısının tam üzerine gelen çift kubbeli ana eksenin üzerinde, avlunun karşı tarafına yerleştirilmiş. Avlunun tam ortasında yer alan gömme bir şadırvan, kuyu ve güneş saati de avlunun diğer sakinleri arasında. Kuyunun zemzemle bağlantılı olduğu yönünde yaygın bir inanç da varmış. Bu ulu mabed ilk olarak 7. yy’da  (Hicri 80) Ukbe bin Nafi tarafından inşa edilmiş. 8. yy’da Aglebi hanedanı döneminde hemen hemen bugünkü şeklini almış.

Camilere Türkiye’den geldiğimi söyleyerek girdim

Camiye ikindi vaktinden sonra ulaştık ve içeri girdiğimizde bir grup hafızlık talebesi başlarında şeyhleri (hocaları) olan yaşlı bir zat eşliğinde talim yapmakta idiler. Tunus camilerinde genel olarak hanımlara geniş ve ferah yerler ayrılmış fakat erkekler bölümüne hanımların girmesi hoş karşılanmıyor ve engelleniyor. Kayrevan’a ülkedeki ikinci günümde gittiğim için henüz bu tutumlarını bilmiyordum. İlk girdiğimizde şeyh efendi yanımıza gelerek hanımlar bölümüne geçmemiz için bizi uyardı. Türkiye’den geldiğimizi öğrendiğinde ise tutumu değişti, gayet güzel ve misafirperver bir üslupla tüm camiyi dolaştırdı. Minberin Ukbe bin Nafi tarafından kullanılmış olan tarihi minber olduğunu söyledi. O bölgede ender rastlanan vitrayları gösterdi. Türkiye’ye muhabbetlerini ifade etti. Çok güzel bir anı oldu bizim için.

Sonraki günlerde ülkenin pek çok şehrinde, mesela Sfaks’ta, Bizerte’de, Tunis’te, Hamamet’de camilere Türkiye’den geldiğimi söyleyerek girdim ve bu yaşlı şeyh gibi gönüllü rehberlik yapan güzel insanlarla karşılaştım. Bol bol fotoğraf çektim. Bunun tek bir istisnası oldu; Tunis Zeytune Camii. İlk gün buraya girmem engellendi. Herhalde namaz saati yakın olduğu için böyle oldu diye düşünerek sonraki gidişlerimde tekrar denedim. Fakat Türkiye’den gittiğimi söylesem de, hiçbir şekilde erkekler bölümüne kabul edilmedim. Dolayısıyla mihrap, minber, kubbe altı gibi yerlerden fotoğraf çekemedim. Bildiğim kadarıyla dinimizde bu anlamda bir yasaklama yok. Oranın örfü müdür nedir bunun sebebini anlayamadım. Bir de Tunus’ta namaz saatleri ve civarı dışında camiler tamamen kapalı oluyor. Ezanlarsa düz bir şekilde okunuyor. Tunus’un bu yönleri insana Türkiye’yi özleten tarafı diyebilirim.  Gayrimüslimler ise hiçbir surette camilere giremiyor.

Her kesimden Tunus halkı tarafından hürmetle ziyaret edilen bir cami ve türbe

Kayrevan’daki ikinci önemli mekân Sidi Sahbi Camii ve türbesi. Sidi Sahbi, manevi fatih olarak Kayrevan’a gönüller fethine gelen bir sahabi efendimizmiş. Gelirken yanında Efendimiz (s.a.v)‘nin sakal-ı şerifini de getirmiş. Bu yüzden onu berber sanan Batılılar arasında Barber Camii adıyla meşhur olan bu mekân; cami, medrese ve türbeden müteşekkil. Günümüzdeki hali 17. yy’da inşa edilmiş ve Endülüs tarzı tezyinatı ile dikkat çeken, sanatsal değeri yüksek, çok etkileyici bir mekân. Her kesimden Tunus halkı tarafından hürmetle ziyaret ediliyor. Bu anlamda Hz. Eyüp Sultan’ı andırıyor. Sünnet çocuklarını getirme geleneği de Türkiye ile aynı. Türbe önünde bir görevli, girip çıkana gülabdanlar içinde gülsuyu benzeri hoş kokulu bir şey ikram ediyor. İnsanlar da genellikle bahşiş bırakıyor.

Kayrevan medinasi tipik beyaz yapılı, mavi kapı ve pencereli evleriyle keyifle ziyaret edilecek bir yer. Halen yerli halkın yaşamaya devam etmesi ve diğer Medinelerle kıyaslandığında bariz şekilde temiz olmasıyla dikkatimizi çekiyor. Medinede karşımıza çıkan üç kapılı cami de, cephesindeki kufi hatla dikkat çeken güzel bir mekân ama kapalı olduğu için içini göremiyoruz. Vakit iyice akşama yaklaştığı için yine medine içinde bir devenin gücüyle su çekilen ünlü Baruta kuyusu ve devasa Aglebid su havuzlarını göremeden şehirden ayrılıyoruz. Gönlümüzün bir parçasını bu kadim beldede bırakarak…

Ocak ayı sonlarında iki hafta geçirdiğim Tunus, sürprizlerle dolu mimari mirası, zengin katmanlı kültürü, güzel iklimi ve iyi kalpli insanlarıyla bana kış ortasında bahar yaşattı. Sokaklarını kaplayan egzotik kokular gibi güzel ve unutulmaz hatıralar bıraktı. Türkiye adını duyunca içten bir gülümseme ile çehreleri aydınlanan, “merhaba, kardeş, arkadaş” gibi Türkçe kelimeleri sıralayıveren güzel gönüllü dost halkı, dilerim, Arap baharının şirazesinden sapmadığı ender bir ülke olan yaseminler ülkesinde, barış, huzur ve özgürlük içinde yaşasın.

İlginizi Çekebilir

Avrupa’nın Travmaları – 5: Dünya Savaşları

Önceki Yazı: Sanayi Devrimi ve Komünizm Yaklaşık 1600 küçük şehir devletinden müteşekkil olan Avrupa, 3-4 …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Makaleler, Seçme Yazılar
Sahabe Uygulaması Olarak Sünnete Bağlılık (İ’tisam)

Doç. Dr. Aynur URALER Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Günümüzde yoğun şekilde yaşanan kültürlerarası mücadele ortamında, …

Kapat