Ana Sayfa / Yazarlar / Zulmedenlere meyletmeyin

Zulmedenlere meyletmeyin

Beğendiyseniz lütfen paylaşınız.

Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa ateş size de dokunur. Sizin Allah’tan başka dostunuz zaten yoktur; sonra kimseden yardım görmezsiniz.

Hûd Sûresi, 11:113

ADALET, varlık âleminin en esaslı bir kanunu ve bir mü’minin en başta gelen bir özelliğidir. Onun zıddı olan zulüm ise, imana zıt olarak düşünülebilecek şeylerin başında gelir. Onun için, olgun bir mü’min, tabiatı itibarıyla adalete meyilli, zulümden ise nefret eden bir yapıya sahiptir.

Bu hakikatin en parlak şahitleri, Peygamber Efendimizin Sahâbîleridir. Onlardan hangisine bakacak olsanız, adaleti bir ahlâk olarak benimsemiş, zulümden ise şiddetle kaçan bir insan bulursunuz.

Bu âyet-i kerimenin uyarısı ise, mü’minin sahip olması gereken bu özelliği iyice vurguluyor.

İnsanları, değil zulmetmek, değil zulme destek olmak, değil onu alkışlamak, kalben zulme bir eğilim duymaktan bile şiddetle sakındırıyor.

Bu âyet bize şöyle bir ilkeyi de ders veriyor:

Mü’minin âdil olması, kendi davranışları itibarıyla iyi insan olması yetmez.

O, bizzat iyi işler yapmakla yükümlü olduğu kadar, kötülüğe arka çıkmamakla da yükümlüdür.

Hattâ kötülüğe arka çıkmamak da yetmez;kalbinin gizliliklerinde dahi ona bir eğilim taşımamalıdır.

Özellikle zulüm söz konusu olduğunda, ona en küçük bir eğilim bile duymamak çok daha fazla önem taşır. Çünkü insan topluluklarında zulmün yaygınlaşmasına sebep, bundan başka birşey değildir.

Tarihin hemen hemen hiçbir döneminde zalimler, bir ülkede çoğunluğa sahip olmuş değillerdir. Ya belirli şahıslar veya belirli bir zümre zulmetmiş, halkın geri kalanı da ya onları alkışlamış veya onlara boyun eğmiştir. Fakat onlara taraftar olanlar, onları hoş görenler, onlara kalben eğilim duyanlar, o zalimler hesabına bir manevî çoğunluk teşkil etmişlerdir. Bediüzzaman, Kastamonu Lâhikasında yer alan mektuplarından birinde, bu duruma şöyle bir muhakeme ile ibret nazarlarımızı çevirir:

Bu asrın acip bir hassasıdır. (Yani, elması elmas bildiği halde, camı ona tercih eder.) Bu asırdaki ehl-i İslâmın fevkalâde safderunluğu ve dehşetli cânileri de âlicenâbâne affetmesi; ve bir tek haseneyi, binler seyyiatı işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibâdı mahveden adamdan görse, ona bir nevi taraftar çıkmasıdır. Bu suretle, ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğyan, safdil taraftarla ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına terettüp eden musibet-i âmmenin devamına ve idamesine, belki teşdidine kader-i İlâhiyeye fetva verirler; “Biz buna müstehakız” derler.[1]

Özetle:

– Bir topluluğa gelen musibetler, İlâhî cezalar, çoğunluğun hatâsı yüzünden gelir.

– İnsanları saptıran ve onlara zulmedenler ise, toplum içinde çoğunluk değil, hattâ azınlık bile değil, ancak azınlığın azınlığıdır.

– Fakat safdil çoğunluk onların içyüzünü anlamakta sağduyulu davranmaz. Onları hoşgörür, zulüm ve cinayetlerini mühimsemez. Veya onların küçük bir iyiliğini gördüğü anda, o küçücük iyilikle binlerle cinayeti örter; sayısız mazlumların hukukunun çiğnenmiş olmasına aldırmadan onlara taraftar olur.

– Zulmedenler, bu suretle, çoğunluğun taraftarlığını arkalarına alarak, manevî bir çoğunluk elde ederler.

– Böylece, çoğunluğun hatâsı yüzünden gelen İlâhî cezalara ve musibetlere zemin hazırlanmış olur. O safdil taraftarlar, bu hareketleriyle “Biz böyle cezalara müstehakız” derler; başlarına gelen felâketlerin devamına, hattâ daha da şiddetlenmesine sebebiyet verirler.

Nitekim bir âyet-i kerime çok açık bir şekilde bu tesbiti doğruluyor ve insanları böyle bir âkıbetten sakındırıyor:

Öyle bir fitneden sakının ki, içinizden sadece zulmedenlere isabet etmekle kalmaz. Şunu da bilin ki, Allah’ın cezası pek çetindir.[2]

İşte, Kur’ân, sonunda bütün bir toplumu kuşatma istidadı taşıyan felâketlerin sebeplerini, kaynağında önlüyor ve “Kalbinizde zulme asla yer vermeyin” buyuruyor. Zira zulme duyulan meyil bir kere kalpten çıkıp da davranışlara yansıdı mı, zaten iş en vahim noktasına varmış demektir. Bir mü’min, velev kendi uğradığı zulmü hoşgörecek ve bağışlayacak bile olsa, başkalarının haksızlığa uğraması karşısında nasıl sessiz kalabilir; öyle zulümlere nasıl taraftar olabilir?

İman, teorik bir bilgiden ibaret değildir; o bir ahlâktır, bir yaşayıştır, bir hayat tarzıdır. Bu ahlâk ise tümüyle adalet temeli üzerine kurulmuştur. Onun için, zulmü çağrıştıran herşeyi bir mü’minin bünyesi fıtrî bir refleksle reddeder ve ona, en küçük bir eğilim halinde bile olsa yer vermez.

Şurası da bir gerçek ki, insanlar eğer Kur’ân’ın onlara öğütlediği gibi adalet ve huzur içinde bir hayat yaşayacaklarsa, böyle toplumları meydana getirecek olanlar da, adaleti ahlâk edinmiş olan bireylerdir.


[1] Kastamonu Lâhikası, 19. Mektup.

[2] Enfal Sûresi, 8:25.

yazarumit.com

 

Beğendiyseniz lütfen paylaşınız.

İlginizi Çekebilir

Cin Sûresi Meal Tefsiri

72 / CİN SÛRESİ Cin sûresi Mekkîdir, yirmi sekiz âyettir. Ağırlıklı olarak cinlerden bahsettiği için …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Yazarlar
Kulu Rabbine yaklaştıran nâfile namazlar

Allah'a (cc) Yaklaştıran Nafile Namazlar Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve selem-'in hayâtı Allâh'a ibâdetin ve en güzel …

Kapat